İndex

Uygarlığın kalbinin fotoğrafını çekmek...

Uygarlığın kalbinin fotoğrafını çekmek...

Haber

Yazı boyutu Azalt Arttır
MİHA muhabirleri objektiflerini bu sefer Ege’ye çevirdiler. Kadrajda antik kentler Aphrodisias, Laodikea ve Hierapolis’ten görüntüler var.

Semra Dursun / MİHA -   Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı olarak, Türkiye’yi gezen, gören, aktaran birer muhabir olma hedefiyle yine Anadolu yollarındayız.  

Bu seferki rotamız, Ege; uygarlığın kalbi…

Ege, imbatın estiği coğrafya. Tanrılar mekânı,  güzel havası,  harika zeytinyağı ve efsaneler diyarı. Batı uygarlığını yaratan bilim ve kültürün doğduğu yer… Dünyayı aydınlatan bu büyük mirasın sahibi ve emanetçisi olmanın bilinciyle düştük yollara.

Hedefimiz bilimin, felsefenin, estetiğin, güzelliğin doğduğu bu toprakları tanımak ve tanımayanlara tanıtmak.

Bu nedenledir ki, soğuk bir şubat sabahı, hocamız Kayıhan Güven ve on beş MİHA'lı genç muhabir küçük bir minibüsle kendimizi Anadolu yollarında bulduk. Hedefimiz, aşk tanrısı Aphrodite’e adanmış kent, Aphrodisias’ı görmek. Önümüzde uzun bir yol… Kimi zaman şiddetle yağan yağmur, kimi zaman usul usul yağan kar eşlik ediyor bize.  Bizimkisi biraz çılgınlık, biraz da ezber bozmak!..  Kış aylarında genelde gidilmez dediğimiz yerlere gitmek.

Işıl ışıl karşıladı bizi Denizli

İlk durağımız Denizli. Yorucu bir yolculuğun ardından ulaştık Denizli’ye. Denizi olmayan bir kente neden “denizli” adı verilmiş diye düşünüp dururken, yanıtı Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bulduk; çok sulak olduğu için kente ‘Denizli’ adı verilmiş. Akşam saatlerinde girdiğimiz kentte dikkatimizi çeken en önemli detay, şehrin modern görüntüsüydü. Lüks apartmanlar, geniş caddeler, köprüler, alışveriş merkezleri… Kısacası ışıl ışıl karşıladı bizi Denizli…

Denizli yolculuğumuzdaki asıl amaç, Roma’nın ünlü heykel okulu Aphrodisias’ı görmekti. Sabahın erken saatlerinde Denizli’den Aphrodisias’a doğru hareket ettik. Gökyüzü jilet gibi keskin ve berrak. Minibüs ile, geçit vermez gibi görünen dağlara doğru tırmanıyoruz. Kazıkbeli Geçidi’ne vardığımızda tabelalar 1200 metreyi gösteriyor. Çok geçmeden bembeyaz bir örtünün ortasında buluyoruz kendimizi. Kar arabanın camlarını ince ince çiziyor.  Müthiş bir soğuk etrafımızı kaplıyor. Birbirimize belli etmemeye çalışsak da içimizi bir ürperti sarıyor. “Bu kadar yol, bu kadar emek boşa mı şimdi?” diye geçiriyoruz içimizden. Ama şoförümüz pek usta, hiç renk vermiyor. Ağır ağır kullanıyor minibüsü. 

“Az kaldı hocam, buradan sonra bu kadar kar yoktur”


Fotoğraf: Eray Aksoy

Neyse ki ilerleyen saatler şoförümüz Nihat Önemci’yi haklı çıkarıyor. Aphrodisias’a yaklaşırken az önceki tipiden eser kalmıyor. Pırıl pırıl bir kış güneşi sarıyor gökyüzünü. Yol kenarında bir çağla ağacının çiçek açmış olduğunu görünce Kayıhan Hoca bağırıyor:

“Hay aptal! Gördünüz mü nasıl da kanmış!”  

Kızlar bembeyaz çiçeklerle donanmış ağacı görür de rahat dururlar mı hiç. Hemen kısa bir mola verip kış güneşine aldanmış zavallı ağaçla fotoğraf çektiriyoruz. Yol boyunca Ön Asya’nın tüm cezbedici güzellikleri gözlerimizin önüne seriliyor. Aziz zeytin ağaçları, yol boyunca gelene gidene selam duran dağlar, bizi Aphrodisias’a götürüyor…  

Aphrodisias yazılır da Ara Güler anılmadan olur mu, hiç? Gerçi ünlü fotoğrafçının Aphrodisias’ı nasıl keşfettiğini bilmeyen yoktur, bir efsane gibi dilden dile dolaşır.  
 
Yıl 1958. Hayat dergisi, Menderes ve icraatlarını izlemekle görevli muhabiri, Ara’yı, apar topar Aydın’a yollar. Şoförün gece iş dönüşü yolu kaybetmesiyle Ara Güler kendini Aphrodisias’ın kalıntıları üzerine kurulmuş olan Geyre köyünde bulur. Böylelikle Aphrodisias tarih sahnesinde ikinci kez yerini alır.

Aphrodite’e adanmış kentlerin en ünlüsü: Aphrodisias

Bu antik kent Küçük Asya’nın göz bebeği. Tanrıça Aphrodite’e adanmış kentlerin en ünlüsü… En az Aphrodite kadar güzel, Aphrodite’in tanrıçalığı kadar kutsal ve bir o kadar büyüleyici bir kent.  Homeros’a göre Aphrodite Zeus ile Okeanos kızı Dione’den doğmadır. İlyada’da yiğit Diomedes ile çarpışıp yaralanan Aphrodite’i anası Dione kollarına alır, sever okşar ve yarasını iyileştirir. Zeus ise kızını şöyle avutur:
 
“Cenk işleri sana göre değil yavrum, sen evliliğin gönül açan işlerine ver kendini.”  

O günden itibaren aşk ve güzellik tanrıçası olarak anılır, Aphrodite. Güzelliği ve çekiciliği ile yalnızca tanrıları değil, insanları da etkiler sevgiyi simgeleyen bu tanrıça. Adına tapınaklar inşa edilir, kentler kurulur Aphrodisias gibi. 

Aphrodisias’a ulaşmamızla tarifi imkânsız bir telaş sarıyor hepimizi. Fotoğraf makinelerimizi göğsümüzün üstüne basıp başlıyoruz gruplar halinde gezmeye. Aphrodisias, müthiş bir açık hava müzesi. Önce heykeller, anıtsal mezarlar derken, Tetrapylon çıkıyor karşımıza. Helence “tetra” dört, “pylon” ise kapı anlamına geliyor.

Tapınağın hemen doğusunda ve kuzey-güney caddesi üzerinde yer alan bu anıtsal kapı, dört tarafındaki dörder sütundan oluşan ihtişamlı yapısıyla ağırlar ziyaretçilerini. Tetrapylon'un bugünkü halini alması hiç de kolay olmamış. Yaklaşık yüzde 80'inin toprak altından çıkarılarak yapının onarımı gerçekleştirilmiş.Tetrapylon'un onarımı şimdiye dek Anadolu'da yapılmış en önemli restorasyonlardan.Yapının onarımında Avusturyalı mimarlar, Türk arkeolog ve ustalar görev almış. Tetrapylon'un restorasyonu için çok büyük çaba harcayan Prof. Dr. Kenan Erim, yapının biten onarımından  çok kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuş.


Fotoğraf: İrem Ahmetoğlu

Bir sonraki durak Aphrodite Tapınağı. Buranın etrafı mermer sütunlarla kaplı.Yemyeşil doğanın içine gizlenmiş. Tapınakta her geçirdiğimiz dakika geçmiş ve bugün arasındaki sınırı ortadan kaldırıyor. Kimi düşler canlanıyor hafızalarımızda. Birden ıslak bir rüzgâr, Aphrodite ve Ares’in fısıltılarını taşıyor kulaklarımıza. Kesin buralarda bir yerlerdeler. Biraz oturup kulak vermek istiyoruz onlara. Arada bir seslerini duyamayınca içimizi bir korku kaplıyor. Acaba Aphrodite 'nin kocası topal tanrı Hephaistos’a mı yakalandılar yine?  Güneş tanrısı bizim telaşımızı anlayıp kısık kısık gülüyor. Eminim yine ispiyonlamıştır onları. Ama biz kimseye bir şey söylemedik. Hem biz güneş tanrısı mıyız ki, topal tanrı Hephaistos’a onların burada olduğunu söyleyelim!   

Japon turistlerin gürültülü sesleri uyandırıyor bizi uykumuzdan. Heyecan dolu hareketleri ve etraflarına olan ilgileri kıskandırıyor doğrusu. Rehberin konuşmasının ardından kalabalık grup, meraklı gözlerle yuvalarından dağılan karınca ordusu gibi dağılıyor etrafa. Ellerinde hiç dinlendirmedikleri fotoğraf makineleri ile birbiri ardınca onlarca fotoğraf çekiyorlar. Bu ufak tefek insanların uzaklaşmasıyla geçmişten bize uzanan o el tekrar ortaya çıkıyor.

Kaba, yağmur gebesi bir rüzgâr eşliğinde bembeyaz mermer yapılar arasında ilerliyor, bir yandan da geçmişe ait her ayrıntıyı fotoğraf karelerine sığdırmaya çalışıyoruz. Kentin tarihi ise aklımızda.   

Roma’nın heykel okulu

Afrodisias M.Ö. 5’inci yüzyılda kurulmuş ve Roma imparatorluğu döneminde gelişmiş. Başta heykelcilik olmak üzere birçok alanda önemli bir sanat merkezi haline gelmiş. Zengin ve kaliteli mermer yataklarına olan yakınlığı nedeniyle uzun süre heykelcilikte Anadolu’nun tek adresi olan kent, 18’inci yüzyıla dek  gözlerden uzak öylece kalıvermiş toprağın altında. Sonrasında Batılı seyyahların  akınına uğramış. Afrodisias’a ilk kez gelip plan alan, rölyeflerini çizip, yazıtlarının kopyalarını alanlar, 1835’te bölgeye gelen ünlü gezgin Charles Texier ve İngiltere - Dilettanti Derneği üyeleri. Bizden ise ilk kez 1892 yılında Osman Hamdi Bey arkeolojik bir kazı için girişimde bulunmuş, ama başarılı olamamış. Daha sonraları ise, 1904 yılında Fransız mühendis Paul Gaudin, birkaç noktada kazı çalışmalarına başlamış. Yapılan çalışmalar sonucunda çok sayıda mermer eser gün ışığına çıkarılmış. 1937 yılında da G. Jacopi’nin yönettiği bir İtalyan heyeti, yarıda kalmış olan kazılara yeniden başlamış. Ancak, II. Dünya Savaşı sıkıntıları sebebiyle çalışmalar yeniden yarıda kalmış.

Aphrodisias parlak çağını Roma döneminde yaşamış. Kısacası bu döneme Aphrodisias'ın altın çağı demek pek de yalnış olmaz. Kente özel bir ilgi göstermişler, Romalılar... Hatta Roma İmparatoru Augustus kenti kişisel koruması altına almış ve Aphrodisias için şu sözleri kazıtmış, tiyatronun arşiv duvarına: 

“Asya’daki tüm kentler içinde Aphrodisias’ı kentim seçtim.”

Aphrodisias bugün Anadolu’nun ayakta duran nadir antik kentlerinden. Modern bir müzesi de var. Antik kente bir müze kurma fikri ilk kez  1947 yılında Afrodisias Ören yerinden çıkan buluntuların korunması için ortaya çıkmış. Ancak bu düşünce hayata geçirilememiş. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce ören yeri için Geyre Köyü’ndeki Deveci Hanı müze deposu haline getirilmiş. Bugünkü mevcut müze binasının yapımına 1972 yılında başlanmış. 1977 yılından itibaren teşhir tanzim çalışmalarına başlanan Aphrodisias müzesi, 21 Temmuz 1979 tarihinde ziyarete açılmış.


Fotoğraf: Behlül Çetinkaya

Aphrodisias deyince Prof. Dr. Kenan Erim’i anmadan olmaz. İsmi Aphorodisias kentiyle özdeşleşmiş olan arkeoloğumuz, ömrünün önemli bir bölümünü bu kente adar. Ara Güler 'in tesadüf eseri yolunun unutulan bu kente düşmesi ve Prof. Dr. Erim’in yıllarca süren çabalarıyla Aphrodisias bugünkü halini alır.
Aphrodisias müzesinin hemen girişinde Prof. Dr. Kenan Erim’i ve antik kent için yaptıklarını anlatan uzun bir yazı karşılar ziyaretçileri. Yazıyı okumaya doğru yönelen ziyaretçiler için müzenin güvenlik görevlileri de kısa bir  özet geçiyorlar...

“Kenan hoca! Buraya çok emeği geçmiş. Ben görmedim ama anlatılanlardan biliyorum. Burası onun büyük aşkıydı, diyorlar. Şimdi de aşkının kollarında yatıyor zaten.”  

Kış mevsimi nedeniyle buradaki kazılar durdurulmuş. Fakat görülen o ki, kent için yapılacak daha çok iş var. Mayıs ayında başlanılacak kazılar New York Üniversitesi’nce sürdürülecek. Kazıya Amerikan üniversitesinden Prof. Dr. Roland Smith başkanlık edecek.

Aphrodisias, Aydın iline bağlı Karacasu ilçesinin eski Geyre Köyü’nün bulunduğu yerdedir. Köy arkeolojik kazılar başladıktan sonra taşınmış. Aphrodisias'ın bugün içinde bulunduğu durumu Ara Güler antik kenti anlattığı bir söyleşisinde şu cümlelerle noktalar;
“Geceleri görünmez Romalılar’ın, Helenler’in, Bizanslılar’ın hayalleri dolaşıyordur artık oralarda…”

Suriye caddesinin açıldığı Laodikea
 
Ege’de tarih biter mi?.. Buradaki tüm tabelalar ayrı bir ören yerini işaret ediyor. Laodikea antik kenti de bunlardan biri. Şimdilerde pek fazla söz edilip, gündeme gelmese de Laodikea  ileride adından çok söz ettireceğe benziyor. Tabii biz ona layık olan değeri ve özeni gösterirsek. Laodikea Denizli’ye 6 km uzaklıkta. Bir rivayete göre Denizli’nin temelleri ilk kez orada atılmış.

Üzerinde hiç bitmiyormuş gibi duran bir bahar havası var, antik kente vardığımızda. Denizli ilinin doğusunda, Eskihisar, Goncalı, Bozburun köyleri sınırları içinde kalan, Lykos (Çürüksu) Vadisi'nin en önemli ve büyük antik kenti Laodikeia, Seleukoslar (Suriye) Kralı, II. Antiokhos tarafından eşi Kraliçe Laodikea  adına M.Ö. 3. yüzyılın ortalarında kurulmuş. Bugün büyük bir kısmı toprak altında olan kentin en etkileyici bölgesi, sağlı sollu sütunlarla süslenmiş, zemini taşlarla kaplı Suriye Caddesi. Bunun dışında iki dev tiyatrosu, stadyumu, hamamı, tapınağı var, ama maalesef bunların birçoğu toprak altında.  

Kısa bir süre önce, kazılarda bir İsis Rahibesi heykelinin bulunması, burada bir İsis tapınağının varlığına işaret ediyor. Bu durum Laodikea ’nın her geçen gün biraz daha önem kazanmasına neden oluyor. Mısır kökenli olan İsis; toprağın, doğanın ve tabiatın canlanmasını, denizler ve yeraltını sembolize eden bir tanrıçadır. Mısır kökenli bir tanrıça heykelinin bulunması, antik kentin kurucularının Suriye kökenli olabileceği ihtimalini doğuruyor.  

Laodikea antik kentinde kazı çalışmaları kış aylarında da sürüyor. Kazıdan sorumlu arkeoglardan olan Mehmet Aksu Laodikea’yı anlatıyor,
“Laodikea, zamanının tekstil merkezi. Bugün Denizli’de olduğu gibi. Önemli ticaret yolları üzerinde olması nedeniyle Laodikea halkının dillere destan bir zenginliği olduğu söylenir. Zenginliğin en büyük nedeni, siyah yumuşak yünüyle ünlü bir koyun cinsinin burada besleniyor olması. Bu durum kenti zamanla bir tekstil merkezi haline getirmiş.” 


Fotoğraf: Semra Dursun

Laodikea kentinde sütunlar arasındaki Suriye caddesinden yürürken içimizi büsbütün bir ürperti kaplıyor. Bugün maalesef yerinde olamayan devasa yapıları hayalimizde inşa ederek antik dünyanın ihtişamını seyre dalıyoruz. Acaba üzerinde yürüdüğümüz bu yolda kimler yürüdü?.. Yine hayallere dalıp gidiyoruz uzaklara.  

Bugün ele geçirilen son bulgular gösteriyor ki Laodikea, Batı Anadolu’nun en büyük antik kentlerinden; 5 km lik bir alanı kaplıyor. Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Amerika’da görülen şehir planlamasının ilk örneğinin burada mevcut olduğu da söylenceler arasında. Laodikea antik kenti kazı başkanı Prof. Dr. Celal Şimşek’e Laodikea’daki kazıların son durumunu ve bu kentin önemini soruyoruz:

Konuşmasına, “buradaki kazılar bence altı yüz yıl sürer,” diyerek başlıyor Prof. Dr. Şimşek. Nedenini de yavaşlığımıza ve mali kaynak bulma konusunda uzun uğraşlar vermemize bağlıyor.

“Laodikea’da kazılar hala sürüyor. Burası çok önemli bir yer. Özellikle Hıristiyanlık için. Çünkü hacı olmak isteyen bir Hıristiyan burayı ziyaret etmek zorunda.”

Laodikea, Hıristiyanlık için büyük bir öneme sahip. M.S. 53–56 yılları arasında Efes’te yaşayan Aziz Paulus’un, Hıristiyanlığı yaymak adına kurduğu yedi kiliseden biri de Laodikeia’da bulunuyor. Bu nedenle Hıristiyan turistler tarafından da sıklıkla ziyaret edilen Laodikeia, içinde barındırdığı büyük kilisenin kalıntıları nedeniyle ilgi odağı haline gelmiş.

Laodikea için ilerleyen günler ne gösterir bilinmez ama bugün Laodikea ’da görünen çok fazla yapılacak iş olduğu.   

Bergama Krallığı’nın dünya tarihine mirası, Hierapolis
   
Laodikea’dan sonraki durağımız Pamukkale’ye vardığımızda muhteşem bir doğa karşılıyor bizi. Tabiatın ve tarihin uyum içinde iç içe girdiği mekân Pamukkale, Denizli’ye 20 km uzaklıkta. Bembeyaz travertenleri, yeraltından gelen sımsıcak sularıyla  görenleri büyülüyor. Aylardan şubat olmasına karşın Pamukkale tıklım tıklım. Deyim yerindeyse, “iğne atsanız yere düşmeyecek”. Yerli ve yabancı turistin ilgisi büyük.    

Söylenene göre 14 bin yıldır akan suyun sıcaklığı en az 35 derece. Zaman zaman sıcaklığın 100 dereceye çıktığı da görülmüş. Travertenler üzerinde her zamanki gibi çocuklar en çok eğlenen gibi görünse de, büyüklerin de onlardan kalır yanı yok. Ama haklarını yememek gerekir, en renkli görüntüyü yine Japonlar oluşturuyor!

Pamukkale yalnız doğa harikası travertenleriyle değil, antik kenti Hierapolis ile de dünyaya adını duyuruyor. Yunanca “kutsal şehir” anlamına gelen Hyerapolis’in tarihi M.Ö 190’lara dayanır. Helenistik dönem sonunda kurulan Bergama Krallığı’nın dünya tarihine miras bıraktığı kentlerinden biridir Hierapolis. Hıristiyanlık için değeri büyük olan kent, İsa’nın havarilerinden Aziz Philip’in burada öldürülmesi sonrasında daha da büyük bir önem kazanır.

Kentin bugün en görkemli eseri, yaklaşık yüz bin kişilik tiyatrosu. Bugün hemen hemen tüm ihtişamı ile ayakta duran tiyatro yerli, yabancı birçok ziyaretçinin en büyük ilgi odağı. Biz de tiyatroya doğru yola koyuluyoruz. Dik bir yamaca inşa edilen tiyatroya ulaşmak hiç de kolay olmuyor. Her attığımız adımda biraz daha kendimizi antik dünyanın kucağında buluyoruz. Zamanın estetiği ve büyüleyiciliği karşısında kendimizi kaybediyoruz.

Tiyatroya vardığımızda tragedya izledikten sonra ruhlarını temizleyen antik dönem insanlarının alkışlarını duyar gibi oluyoruz. Farkında olmadan biz de onlara eşlik ediyoruz. M.Ö. 100’lerde olmalıyız. Bulutlar yavaş yavaş güneşi eritiyor. Yolun aydınlatılması için sütunların üzerine yerleştirilmiş meşaleler çoktan yakılmış. Büyük bir kükreme sesi ile irkiliyoruz. Çevresine güzel kokular bırakan büyük bir kalabalığın arasında kendimizi tiyatro amfisinde, Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş filozoflar, sanatçılar ve sporcular ile diz dize oturur buluyoruz. Gösteri başlamak üzere!  
 
Rüyadan uyandığımızda gök tanrısı Uranos’un, gökyüzünü siyaha boyamaya başladığını fark ediyoruz. Kıpkızıl bir akşam güneşi ile veda ediyoruz Hierapolis antik kentine. Ayrılırken bu toprağın şairlerinden Alkaios’un mısraları dolanıyor dilimize;

“Anlamıyorum rüzgârları durumunu
  Bir buradan yuvarlanıyor zira dalga
  Bir oradan, biz de arada.
  Kara gemiyle sallanıyoruz.
  Güç bela ayaktayız azgın fırtınada
  Gömülmüş direğin ayağı sulara,
  Yırtılmış iyice artık yelken
  Büyük parçalar sallanmada.”        



İlgili Konular » Arkeolojidiğer konular »
Servisler » iPhoneMobilHaber SMSGörüntülü HaberFacebookTwitterSitene Ekle

Diğer Haberler

ADnet

Diğer Haberler

Reklam

Reklam

Test

TEST

Sevgililer Günü'nü nasıl geçirmelisiniz?
Canınız bir şeylere sıkkın. Kendinizi toplamak için bunlardan hangisini yaparsınız?





Devam