Dört muhalif gazete, bin süngüden daha tehlikelidir
01.03.2010 Pazartesi 07:37
Başbakan Erdoğan'a göre borsanın düşmesinin sebebi köşe yazarları. Oysa Türkiye'de her şey güllük gülistanlık.
Fakat köşe yazarları muhtemeldir ki bu ülkeyi sevmedikleri için -meseleleri öylesine deforme ediyor öylesine korkutucu senaryolardan bahsediyorlar ki- yatırımcı büyük bir endişe içinde elinde avucunda ne varsa satıp bu dehşet ortamından kurtulmaya çalışıyor.
Aşağıda okuyacaklarınızın, halkımızın önemli bir kesimi tarafından, evrensel iktisat literatürüne "teğet ve sürttürme" teorilerini armağan eden bir başbakanın sözleri kadar muteber karşılanmayacağından eminim. Ama yine de bu tehlikeyi göze alacak ve gerçeklerin başbakanın ifade ettiği gibi olmadığını söyleme cüretini göstereceğim.
19 Şubat Cuma günü İMKB 100 Endeksi neredeyse 54 bin puan seviyesinden kapanmıştı. 26 Şubat Cuma günü ise 48 bin 739 puana indi.
Borsanın sadece cuma günkü değer kaybı 920 puan. Bu da endeksin sadece cuma günü yüzde 1,85 oranında değer yitirdiği anlamına geliyor. Buna karşılık, endeksin hafta başından bu yana değer kaybı ise 4000 puana yakın. Bu da neredeyse haftalık bazda yüzde 8 oranında bir düşüşe denk geliyor.
Sadece bu kadarla kalsa iyi. Seans içi hareketlere bakıldığında ise endeksin oynaklığının da had safhaya çıktığını görüyoruz. Yani gün içinde görülen en düşük seviye ile en yüksek seviye arasındaki fark da çok açık. Mesela cuma günü endeksin toplam düşüşü 920 puan ama gördüğü en düşük seviye ile en yüksek seviye arasındaki fark neredeyse 1700 puan. Yani gün içinde 1700 puanlık bir aralık içinde dalgalanan bir piyasa var karşımızda.
Piyasada dengeler bozuldu
Hele de çarşamba gününe bakarsak, bu dalgalanma aralığının 2500 puana ulaştığı dikkate alınırsa piyasadaki dengenin ne kadar bozulduğu ortaya çıkıyor.
Buna paralel olarak dolar kurunun 1.56 seviyelerine çıktığı, bono piyasasında uzunca bir süredir yüzde 8.5 civarında kalan faiz oranlarının da yüzde 9 seviyesine ulaştığını hatırlatmamız lazım.
Oktay Ekşi, başbakanın sözlerini değerlendirdiği CNN Türk yayınında "Eğer köşe yazarlarının yazdıkları borsayı yüzde 6 düşürüyor, hükümetin söyledikleri ise çıkarmaya yetmiyorsa hükümetin güvenilirliği ortaya çıkmıştır" mealindeki sözleri, aslında durumu açıklamaya yetiyor. Haydi diyelim Sayın Ekşi müzmin bir AKP muhalifi, o nedenle başbakanın sevdiği tanımlamayla -meseleye ideolojik yaklaşıyor. Peki ya aynı yayında farklı cümlelerle aynı noktaya parmak basan Zaman gazetesi yazarı Sayın Hüseyin Gülerce ve Bugün gazetesi yazarı Sayın Ahmet Taşgetiren'in sözlerini nasıl değerlendireceğiz. Bu iki gazeteci de mi "ideolojik" konuşuyor.
Peki ya geçen hafta, JP Morgan, Fitch Ratings, Citigroup, Unicredit, Danske Bank ve Goldmann Sachs'ın raporlarını nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? Bütün işi gücü para kazanmak olan bu kurumların Türkiye'de siyasi riskin yükseldiğini ifade etmelerini ve bu nedenle Türkiye'ye ilişkin yatırım tavsiyelerini düşürmüş olmalarını da "ideolojik yaklaşımlar bunlar" sözüyle tanımlamak mümkün mü?
Piyasalar siyasetle ilgilenmez. Daha doğru bir deyimle siyaset yapmaz, siyasette taraf olmaz. Piyasaların ilgilendiği tek bir şey vardır: Yatırım yapılabilir bir ortam. Bunun gerekleri de en başta siyasi istikrardır. Siyasi istikrar var olduğu sürece bu istikrarın nasıl sağlandığıyla ilgilenmezler. Ülkenin rejimi de önemli değildir. Diktatörlükle de yönetilebilir ülke, burjuva demokrasisi ile de. Yeter ki yatırım ortamı ve yatırımcı hakları kanunlarla net bir şekilde belirlensin. Gelir dağılımı adaleti, işsizlik oranı, eğitim seviyesi gibi sosyal göstergeler sadece yatırım yapılabilir alanlara olumlu ya da olumsuz etkileri çerçevesinde önemlidir. Sosyal birer mesele olarak yatırımcının ajandasında yer almaz.
Bonaparte'ın sözleri
Darbe tartışmalarına verilen tepkiler de aynı motivasyonlara bağlıdır. Darbeden sadece darbe sırasında oryaya çıkacak karışıklık sonucu yatırımlarına zarar gelebileceği düşüncesiyle korkar. Ama darbe sonrası işleri aynı biçimde işleyecekse zararını bir süreliğine sineye çekebilir. Hele de darbe sonrası daha iyi bir ortamla karşılaşacağını düşünüyorsa, bu sineye çekme hali gönüllü bir hale bile dönüşebilir.
İşte geçen hafta yaşanılanlar bu çerçevede değerlendirilirse gerçek ortaya çıkabilir ancak. Peki bu gerçekleri başbakan görmüyor mu sizce. Muhakkak görüyor. Peki o halde nedir basınla alıp veremediği? Bu sorunun yanıtını askeri bir deha olmanın yanı sıra bir siyaset virtüözü olan Napolyon Bonaparte'ın sarf ettiği bir sözle verelim. Napolyon'un Avrupa'da yenmediği ordu, ele geçirmediği yer kalmamıştır. İçeride ise "İmparator" unvanıyla mutlak hâkimidir ülkenin. "Benim Fransa'ya ihtiyacımdan çok, Fransa'nın bana ihtiyacı var" diyecek kadar iktidarına güvenir ama buna rağmen şöyle der ünlü bir konuşmasında:
"Dört muhalif gazete, bin süngüden daha tehlikelidir."