Kaçakçı şahan 40 yıldır yatıyor köy meydanında, sahipsiz
04.01.2012 Çarşamba 08:22
"Çalışma fermanları hükümetten mühürlü kaçakçıların kulakları çınlasın."
Bu sözlerle başlar Bekir Yıldız "Kaçakçı Şahan"ın hikayesini anlatmaya...
Gönlüme çöken kesif bir karanlığın altından yazıyorum bu satırları...
Herkesin meşrebince konuşup fıtratını ayan ettiği bu günlerde daha da bir zorlaşıyor meramını dillendirebilmek... "Gerçeğin önünde sonunda ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu olduğunu" biliyorum. Ama o vakti beklemekten daha iyisini yapabileceğine inanıyorum insanoğlunun. Mesela ölümlere dur demek gibi... Mazlumdan kimlik sormamak gibi ya da...
Uludere katliamının ardından bir çok insan gibi benim de ilk aklıma gelen Ahmed Arif'in "33 Kurşun" şiiri olmuştu...
Elbette ki Uludere Katliamı ile 33 Kurşun vakası arasında birebir paralellik kurmak, "devlet o zaman kurşuna diziyordu, bugünse uçaklarla bombalıyor" demek kolay. öldürene değil de öldürülene baktığımızda bile gerçeğin ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz yavaş yavaş...
Ne zaman, nerede olmuştu 33 Kurşun vakası? 30 temmuz 1943'te; Van'ın Özalp ilçesi'nde...
2011 yılında Yapı Kredi yayınlarından çıkan Yaşar Kemal'in röportajlarında da benzer bir hikayenin izlerini sürebilirsiniz. Kaçakçılarla haftalarını geçirir Yaşar Kemal. Onlarla "kaçağa" gider. Hatta sınır geçişinde arkasından yağan Türk sınır devriyesinin kurşunlarından zor kurtarır kendini. Sene mi? 1950... Yer bu kez Mardin, Urfa...
Bekir Yıldız ise 1971 yılında Sait Faik hikaye ödülünü alır... Kaçakçı Şahan isimli kitabıyla... Şahan Türkiye-Suriye sınırında kaçakçılık yapan binlerce Kürt-Arap köylüsünden biridir. Türkiye'den aldığı malı Halep'e götürür. Orada satar ve iki parça altın alır karşılığında. Ama dönüş yolunda mayına yenik düşer. Mayın tarlasının ortasında yatarken son bir çabayla şalvarındaki iki altını ağzına atıverir. Çünkü gitmeden tembihlemiştir ailesini. Kendisine bir şey olursa iki altını ta midesine kadar da olsa arayıp bulacaklardır...
Unutmadan, bir de Fakir Baykurt var, "Dikenli Tel" ve "Sınırdaki Ölü" isimli kitapları... Bir çok veçhesiyle anlatır Baykurt kaçağı, kaçakçılığı, Jandarmayı... Sene 1970... Yer yine aynı...
Peki kimse kalkıp da neden sormaz, Nedir bu insanları kaçağa, kaçakçılığa iten? Neden nesillerdir kaçakçılık yapmak zorunda kalır insanlar, Neden hayatları bazen bir mayının pimine, bazen de "şifre buyuran bir paşanın" iki dudağının arasında kalır. "Kaçakçının iki cihanda da yeri yoktur" çünkü... Şahan'ın hikaysine kulak verelim:
"Biricik amacı, az ötedeki huduttan geçip köyüne girivermekti. Çömeldi. Bi cıgara sarıp ateşi, avuçları arasında körleterek yaktı. Yoğun birkaç nefes çekti. Aklı bir solukta ocağına sıçradı. Karısı, çocukları uyuyordu şimdi. Nedense küçük oğluna gönlü aktı. Onu çok seviyordu. Kıvırcık saçlarını mı, kara gözlerini mi, yoksa çükünü sallıya sallıya koşuşunu mu ötekilerden ayırdığını pek bilmiyordu Şahan. Ama sevginin sıcağı, bolu onundu işte.
Şahan başını öne düşürdü. "Bu eniği kaçakçı etmeyecağam. Onu bu korkulara bulaştırmayacağam," diye geçirdi içinden."
Sonra hep sahipsizdir insan o coğrafyada. Hele Kürtse daha da sahipsiz...
"Sonra Şahan'ın yanına geldiler. İhtiyar adamın, eti çekilmiş elleri titriyordu. Günlerden beri traşlanmamış yüzündeki ak kıllar dikelmiş, çukura kaçan gözleri daha ufalmıştı. Fakat bu eskimiş yüzde diriliğini ve heybetini kaybetmemiş biricik canlılık parmak kalınlığına ulaşan kaşlarıydı.
İhtiyar adam çömeldi. Şahan'ı daha yakından görmek istiyordu. Bu arzu Şahan'ı ele vermek için değildi. Ancekent köyünde, belki herkes onun kim olduğunu söyleyebilirdi ama, bu ihtiyar adam, Şahan'ın Şahan olduğunu söylemiyecek biricik insandı. Çünkü o, Şahan'ın özbeöz babasıydı.
Teğmen omuzunu dürttü:
"Hadi herif, yeter çömeldiğin," dedi. "Tanıdınsa söyle."
İhtiyar adam, yavaş yavaş ayağa kalktı. Şahan'ın az öteye kopan bacağına uzandı. İki eliyle kavrayıp oğlunun eksikliğini tamamladı. Uzaklaşırken ihtiyar sesi zar-zor duyulabildi:
"Tanımıyam. Heç görmemişem."
O gün Ancekent köyünde az konuşuldu, az yenilip, az içildi."