AB Zirve Toplantısı'nda alınan kararların Yunanistan için "yaşamsal bir soluk" olduğunu, ancak mücadelenin yeni başladığını ifade eden Papandreu, "Alınan kararlar AB için önemli kararlardır. Ancak, mücadele henüz başladı. Bugün AB'nin güvenilirliği denenmektedir. Yunanistan, bu mücadeleyi tek başına verebilecek ne siyasi ne de ekonomik süper bir güçtür" dedi.
Yunanistan Başbakanı Papandreu'dan gelen bu açıklamalar, aslında uluslararası sermayeye karşı bir imdat çığlığı. Ulus devletin, uluslararası sermayeye karşı yenilmekte olduğunu deklare eden bir imdat çığlığı. Papandreu'nun bu imdat çığlığında, aslında neler demek istediğini anlamak ufak bir metin çözümlemesine ya da moda deyimle şifre çözümlemesine ihtiyacımız var.
İlk kez görülen fenomen
Papandreu'nun ilk kez görüldüğünü belirttiği fenomen tahmin edeceğiniz üzere -1929 Büyük Bunalımı'ndan bu yana yaşanan en ağır kriz olarak tanımlanan- küresel kriz. Daha önce yaşanılanlara benzeyen bir kriz değil bu. Temelde baktığınızda, kapitalizmin yapısı itibariyle yaşamaya mecbur olduğu krizlerden biri. Buna karşın biçimi, kaynaklandığı alanlar, etki hızı ve süreçleri açısından ise yepyeni. Bu acı gerçeği ilk kez yüksek sesle Pepsi Co.'nun CEO'su Indra Nooyi, 2008 yılı Davos, Dünya Ekonomik Forumu toplantısında dile getirmişti. "Bu" demişti Nooyi, "küreselleşmenin ilk sınavı. Ve küreselleşmenin ne kadar başarılı olduğunu ancak kriz sona erdikten sonra anlayabileceğiz."
Uluslararası pazarlar
Uluslararası pazarlar sözünden ne anlamamız gerektiği konusunda ise önce "Görünmeyen Kıta" kitabının yazarı Kenichi Ohmae'ye kulak verelim:
"Günümüzde keşfedecek yeni kıtalar kalmamış gibi görünüyor. Dünyayı karış karış biliyoruz; yerleşecek yerler tükendi. Gene de son 15 yıl içinde uygarlık, gezegensel ölçekte hiçbir zaman olmadığı kadar hızlı ve sürekli bir değişim geçirmekte. Sanki bir tür yeni kıta, keşfedilmiş durumda, topraksız bir kıta."
Ohmae'ye göre bu "Görünmeyen Kıta"nın dört boyutu vardır. Bunlardan birincisi, halihazırda etkinliğini sürdüren ama giderek etki alanlarını yeni kıta lehine terk etmek zorunda kalan eski dünyanın kurallarıdır. Mesela değer saptamaya yönelik kimi kuralar ya da jeopolitik gibi unsurlar. Bu, işin "görünen boyutu"dur. İkincisi ise pazarlar arasındaki koruma duvarlarını ve sınırları kaldıran "sınırsızlık boyutu"dur. Bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin pazarın hizmetine girmesi ve bu sayede topraksızlaştığı "siber boyut" ise üçüncüsü. Son boyut ise "yüksek çoğaltanlar boyutu"... Yani özellikle 2000 başından sonra baş döndüren bir hızla büyüyen türev piyasa işlemleri. Bire-on, yüz hatta bin kata varan borçlanma ve yatırımlar.
Tek başına gücümüz yok
"Yunanistan, bu mücadeleyi tek başına verebilecek ne siyasi ne de ekonomik süper bir güçtür" sözü ise ulus-devletin "Görünmeyen Kıta" yani uluslararası pazarlar karşısında yenilmekte olduğunun itirafı.
Şöyle ki; Ohmae'nin tarif ettiği yeni ekonomik yapının ortaya çıkması sonucu, eski siyasi yapılar da er ya da geç ya değişecek ya da ortadan kalkacaktır. Böylesine uluslarüstü bir yapının kurulması için yeni kurumlar ve kanunlara da ihtiyaç duyulacaktır. Ohmae'ye göre bu yeni yapı içinde yer alan devletlerin bazıları, diğerlerine kıyasla belki daha etkin olabilecekler ama sonuçta hiçbiri tek başına hâkim olamayacaktır. Sermayenin ve üretim güçlerinin biçim değiştirmesi sonucu yeni kurallar ve kurumlar ortaya çıkarken, eski kurallar ve siyasi yapılar da yavaş yavaş sahneyi terk edeceklerdir. Bu kez tarihe gömülecek olansa ulus devlet olacaktır ona göre. Ohmae, yeni kıtayı ve onun işleyiş biçimlerini anlattığı "Görünmeyen Kıta" kitabını 2000 yılında yayımlamıştı. "Görünmeyen Kıta" ortaya çıkarken eski kuralların ortadan nasıl kalkacağını ise bundan 5 yıl önce, "Ulus-Devletin Sonu" kitabıyla ilan etmişti.
İmparatorluk
Görünmeyen, herhangi bir toprağa ya da devlete bağlı olmayan, ulus devletlerin içinde ancak üst bir hukuki erki kabul edenlerin yer alabildikleri, kabul etmeyenlerin ise ezildiği bu yeni kıtanın adını ise Michael Hardt ve Antonio Negri koyuyor: İmparatorluk...
Hardt ve Negri, İmparatorluk kavramını şekillendiren üç temel özelliği şöyle sıralarlar: "İmparatorluğun bir Roma'sı yoktur." Bu, İmparatorluk'un iktidar merkezinin olmadığını betimler. Ohmae'nin dediği gibi, toprağa bağlı değildir. İkincisi, ulus-üstü, ulusal ve yerel olarak formüle edilebilecek karma bir kuruluş yapısının olduğudur. Üçüncü özelliği ise İmparatorluk'ta bir dışarısının olmamasıdır. Negri, İmparatorluk derken neyi kastettiğini ise 16 Kasım 2008'de Le Monde Diplomatiqe'e yazdığı bir makalede anlatıyor.
"Artık ulus-devlet de yok: Ulus-devlet, egemenliğinin üç temel özelliği olan askeri, siyasal ve kültürel egemenliği İmparatorluk'un merkezi güçlerine ya devrediyor ya da bu özellikler İmparatorluk tarafından soğuruluyor. Eski sömürge ülkelerin emperyalist ulus devletlere tabi oluşu da kıtalar ve uluslararası emperyalist hiyerarşi içinde ortadan kalkıyor ya da yok oluyor: Bunların tümü İmparatorluk'un birleştirici ufku içinde yeniden örgütleniyor. Kolektif bir sermaye imparatorluğu!
Peki ya Türkiye
James Petras ise ABD'nin tek süper güç olduğu, en büyük beş yüz çokuluslu şirketin neredeyse yarısının Birleşik Devletler şirketi olduğu, merkezlerinin ABD'de bulunduğu ve Washington'un işgal ve yayılma politikasının dünyanın birçok ülkesinde halen devam ettiği bir sırada yukarıdaki gibi bir imparatorluk kavramından bahsetmenin doğru olmadığını söyler. Ona göre emperyal devletler ve yeni emperyalizm vardır. Emperyal devletlerin halen en güçlüsü ve büyüğü ise ABD'dir.
Türkiye ise bu sistemde şu noktada durmaktadır:
"Türk hükümeti, Afganistan ve Irak'a karşı ABD hava saldırıları için bir yandan lojistik destek ve askeri üs, diğer yandan ise emperyalist fetihleri savunmak için asker sağlayarak, ABD emperyalizminin yayılmacı emellerine hizmet etme konusunda ne kadar istekli olduğunu gösterdi. Türk hükümeti ayrıca ABD destekli IMF kredileri karşılığında İsrail'le ittifaka girerek İsrail'in Filistin halkını kanla boğmasına destek oldu. ABD'li ve Batı Avrupalı bankalar ve çokuluslu sermayenin temsilcileri, Kemal Derviş aracılığıyla Tük makro sosyo-ekonomik politikalarının belirlenmesini, Türkiye'nin emperyalist askeri güce tabi oluşunu izliyor."