Her söylenene, her yapılana, "ucu nereye gidiyor" diye bakıp ona göre tavır alanları kastediyorum.
Son yıllarda Türk halkının adeta baltayla ortadan kesilmiş karpuz gibi ikiye ayrılması sinirimi bozduğu için böyle diyorum.
"Duvarda Beşiktaş Müftülüğü'nün ilanını gördüm, şaşırdım" diyorum karpuz Türkler devrede. Benim bir din düşmanı olmadığımla, Beşiktaş Müftülüğü'nün laiklik düşmanı olmadığı kaldı.
* Emin Çapa'nın "Kat kat sevaplar" yazısı için tıklayınKimse ilke tartışması yapmıyor. Olayın özüne dair bir yorumda bulunmuyor.
"İşsizlik tehlikeli" yazıyorum, Karpuz Türkler hemen sahada. Ben hükümet düşmanıyım, cahilim, ülkedeki güzellikleri görmüyorum.
"Büyüme çok iyi çıktı" diyorum, Karpuz Türkler'in öbür yarısı hücumda. Patronumun vergi borcu iddiaları yüzünden hükümeti savunuyorum, Doğan Grubu zaten satılmış falan filan. Bu durum hem bir vatandaş hem de bir haberci olarak beni sinirlendiriyor. Çünkü mantıklı bir şekilde tartışma yapma, ortak çözümler arama, ülkenin geleceği için uzlaşma olanağımızı ortadan kaldırıyor. Tabii ki herkesin her tartışmadan yüzde yüz uzlaşmayla ayrılması mümkün değil. Herkesin bazı konularda kırmızı çizgileri, dünya görüşü var. Ayrıca bazı tartışılmaz gerçekler var. Adamın birisi benim karşıma geçip yerçekimini tartışmaya açarsa ve bu fikrinde ısrar ederse, herhalde kendisiyle uzlaşmaya varmamız mümkün değil.
Ama Türkiye'deki tartışmaların büyük kısmı böyle değil. Ben artık herkesin "ben yüzde yüz haklıyım, sen yüzde yüz haksızsın" diye tartışmaya girmesinden bıktım.
Bir durun yahu, bir dinleyin, bir karşınızdakinin haklı olup olamayacağı konusunda şüpheye düşün. Herkes her konuda, her şeyin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu biliyor. Herkesin karşısındaki kendisiyle aynı fikirde değilse "yüzde yüz haksız". Çok sevdiğim bir söz, "en kötü filmde bile güzel bir kaç kare vardır" der. En tuhaf fikirde bile bir kaç doğru olabilir. Bir dursak, dinlesek belki de farkına varırız.
Şimdi Karpuz Türkler yazının bundan sonrasını okumayacağına göre ben asıl konuya geleyim.
Biliyorsunuz memleketin son zamanlarda Allianoi diye bir tartışması var. Antik bir sağlık merkezini sular altında bırakacak bir barajın yapımı sözkonusu.
Bazıları bu barajın yapılmasını istiyor, bazıları da yapılmamasını.
Ben memlekette akan her suyun önüne baraj yapılmasına karşı çıkanlardanım. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey yok. Ama enerji ihtiyacımız ve bunun hangi kaynaklardan karşılanacağı ayrı bir konu.
Buradaki konu Sayın Çevre ve Orman Bakanı Eroğlu'nun baraj konusunda görüş açıklayanlara yönelik tavrı.
Sayın Bakan diyor ki; "Allianoi diye bir yerleşim yok". Sayın Bakan siz bizi salak ve kara cahil mi sanıyorsunuz? Antik tarih konusunda biraz bir şeyler bilen herkes, her arkeolojik sit alanının kent olması gerekmediğini bilir.
Örneğin Letoon diye bir kent yok. Ama Letoon Türkiye'nin en önemli arkeolojik alanlarından bir tanesi. Tanrı Apollon ve tanrıça Artemis'in annesi Letoon'a adanmış bu kutsal alanda üç tane tapınak ve bir tiyatro ile bir çeşme var. O zaman orayı da yok edelim, Letoon diye bir kent yok.
İkincisi Sayın Bakan diyor ki, "Tarkan bu tür teknik işleri bize bırakırsa memnun oluruz." Bir ülkenin kültürel ve tarihsel değerleri "teknik bir iş" değildir. Harran da teknik bir iş değildir, Allianoi de teknik bir iş değildir. Bunlar bizim ve insanlığın kültürel mirasının parçalarıdır. Dolayısıyla bu konuyla ilgili hepimizin konuşma hakkı vardır. Hem de konuşmak için sanatçı olmaya da gerek yoktur. Hatta vatandaş olmaya bile gerek yoktur. İnsan olmak yeterlidir. Örneğin Irak Savaşı sırasında Bağdat Müzesi yağmalandığında hepimiz isyan ettik. İsyan etmek için de Irak vatandaşı olmamız gerekmiyordu. İnsan olmamız yeterliydi.
Üçüncü olarak da Sayın Eroğlu, "Ben de baraj yapmayı bırakıp şarkı söylemeye kalkarsam işler çok değişir" diyor. Bunu tam anlayamadım. Ya Sayın Bakan kendisine çok güveniyor ve, "Ben bir şarkı söylersem halk Tarkan'ı unutur, benim cd'lerim milyonlar satar, Tarkan konuştuğuna pişman olur" diyerek Tarkan'ı ve diğer ses sanatçılarını tehdit ediyor. Ya da "Sesim o kadar çirkin ki, ben bir şarkı söylersem, aman yeterki sussun da değil Allianoi, Efes'i sular altında bıraksın" dersiniz diyerek tüm Türk halkını tehdit ediyor. Ama ben Sayın Bakan'ın kendine güveniyorsa bir cd çıkarmasını çok isterim. Belki de seçmenleri bunu bekliyordur.
Son olarak da Sayın Bakan, Sayın Başbakan'ın "bitaraf olan bertaraf olur" sözünü hatırlasın. "Rabbena hep bana" numarasını bırakalım lütfen. Hepimizin çok sevdiği Sezen Aksu referanduma evet dediği için konuşabiliyor, kimse ona "sen sanatçısın git şarkını söyle" demiyor. Ama nedense herkes Fazıl Say'a "git piyanonu çal" diyor. Bu nasıl bir zihniyet anlayamadım. Bu ülkede ister sanatçı olsun, ister işadamı olsun, ister işçi olsun, ister memur olsun herkes her konuda fikrini söyleyebilir. Bir kere bu vatandaşlıktan doğan hakkımız.
Elbette çıkıp cahil cahil, başı sonu olmayan şeyler söyleyelim, saçmalama hakkımız olsun demiyorum. Ama birbirimize de "sen haddini bil git şarkını" söyle de demeyelim.
Biliyorum, Karpuz Türkler gene devreye girecek. Gene bir sürü içeriksiz sığ yorumlar yapılacak.
Ama hiç değişse bu sığlıkların ortasında sizler Allianoi diye bir yer olduğunu, bunun sular altında kalma tehlikesi yaşadığını, mahkeme kararlarına rağmen inşaatta ısrar edildiğini bir kaç kişi daha duyacak.
Bu arada bu ülkenin vatandaşları, kendilerine, "teknik işleri bize bırakın" diyerek, kültürel değerleri sular altında bırakan bir bakanları olduğunu da öğrenmiş olacak.