Bal Altın Ayı’ya nasıl ulaştı…
23.02.2010 Salı 04:53
Bir sanatçı için müthiş bir gurur anıdır yaptığı işin prestijli bir ödül alması. Ama aldığınız ödül bir "ayı“ ise iş trajikomik bir hal alır. Bir yönetmenin "ayı“ ödülü alması bizde mizah konusu olacak cinsten. Ama Semih Kaplanoğlu allahtan filmine "Bal" ismini koydu da "Ayı-Bal“ kelime oyunları ağır bastınca kendi aradan sıyrıldı.
Ayı bizde pek sevilen bir hayvan değildir. Kabadır, iridir, ağzından salyalar akarken koştuğu anı düşünün mesela, hiç estetik değildir.
Peki bu Almanlar hayvanlar aleminde başka hayvan bulamamış mı? Neden ödül için ayıyı seçmiş? diye düşünebilirsiniz.
Berlin’in adının ayılardan geldiği bir şehir efsanesi gibi dolaşır. „Bär“ Almanca ayı demek, Bärlin (Berlin) adı buradan gelir diyenler var. Ne derece doğrudur bilinmez ama bildiğimiz şehrin simgesi ayı.
Durum böyle olunca 60 yıl önce başlayan Berlinale’de de ödül olarak ayı seçilmiş. 20 cm boyundaki bu altın ve gümüş ayılar zamanla öyle ünlenmiş ki tüm dünya sinemacıları peşinden koşar hale gelmiş.
Allahtan İspanya hatrı sayılır bir film festivali düzenlemiyor, yoksa „altın öküz“ ödülü verilmesi işten bile değildi.
Gelelim ödüle…
Her yıl 70 -80 film yapılan bir sektör haline gelen Türk sinemasının başarısının bir ispatı olan Altın Ayı’ya nasıl ulaştığımız 10 günlük bir başarı öyküsü….
Aslında Bal Berlinale’ye son anda yetişti. Montajdan çıkıp taze taze yansıdı beyaz perdeye. Öyle ki filmin Traileri bile yoktu.
Filmde iki unsur öne çıkıyor. Birincisi Karadenizin muhteşem doğası, ikincisi minik oyuncu Bora Altaş. Yönetmen Semih Kaplanoğlu günlerce casting yapmış; Annesinin “oğlum üstün yetenek” diye elinden tutup getirdiği çocukları bir bir seyretmiş, hiç birini beğenmemiş.
Birgün Bora’yı bisiklete binerken bulmuş. Babası buzdolabı tamircisi olan bu çocuğun bakışları “işte bu” dedirtmiş Kaplanoğlu’na.
Eğer Altın ayıyı aldıysak bunda en büyük pay Bora’nındır ki; Semih Kaplanoğlu da kendisiyle yaptığımız röportajda bunu üstüne basa basa söyledi.
Film çok mu harika?
Bal alışageldiğimiz, gişe rekoru kırmak için yapılmış bir film değil. Ne erotizm ne de bel altı espirileri var. Bilgisayar efektleri, hareketli kameralar, muhteşem müzikler ya da edebi metinler aramayın boşuna bu filmde. Eğer sadece bunlardan hoşlanıyorsanız film beklentilerinizi karşılamayacaktır.
Çünkü Bal zamanın durduğu, sözlerden çok bakışların hakim olduğu, insan yapımı ensrümanların değil doğanın kendi müziğinin tercih edildiği bir film.
Işık tamamen ortam ışığı, hatta öyle ki bazı sahneleri görmek için zorlanıyorsunuz.
O yüzden sinemada izlerken belki sizin zevkinize uymadığını düşünebilirsiniz, sıkılabilir hatta uykunuz bile gelebilir. İşte o dakikalarda düşünün; dünya sineması bu filmleri alkışlarken, bizler gişe rekorlarını küfür dolu filmlere kırdırıyoruz.
Şiirsel bir anlatım benimseyen Bal’ı Semih Kaplanoğlu’da zaten gişe rekorları kırmak için yapmadı. Ancak başka bir rekor kırdı, dünya sinemasının örneklerini bir bir geride bırakarak, 46 yıl sonra Türkiye adına Berlinale’nin en prestijli ödülüne uzandı. Bu sefer ayı bala değil bal ayıya ulaştı.