CNN Türk

Yazarlar

FERHAT BORATAV

Ferhat Boratavferhatb@cnnturk.com.tr

CNN TÜRK Haber Genel Yayın Yönetmeni

Siyah, beyaz ve arada kalan 134 renk…

Siyah, beyaz ve arada kalan 134 renk…

20.12.2010 Pazartesi 11:50

BDP’nin “İki dilli yaşam” çıkışı, bizi bir kez daha kimlik sorunlarımızla yüzleşmeye zorluyor. Biz kimliğin dil, din ya da etnik kökenle ifade edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Ya derinizin rengi kimliğiniz olsaydı? Nasıl başa çıkardınız böyle bir dünyanın sorunlarıyla? Cevabını Brezilya’da arayalım, bulalım.

Geçtiğimiz yıl, yani ekonomik krizin zirvesinde, Brezilya Devlet Başkanı Lula şöyle diyordu: “Bu krizi çıkartan ve derinleştiren, mavi gözlü, beyaz bankerlerdir..”

Futbolun genç ilahlarından Ronaldinho ise, 2005’te verdiği bir röportajda, stadyumlardaki ırkçılıktan bahsederken öyle bir laf etti ki, ülkesi Brazilya hop oturup-hop kalktı: “Bütün siyahlar ırkçılığın acısını çekerler,” diyordu Ronaldinho, “ve bir beyaz olarak, ben de, bu cahilliğin acısını çekiyorum.”

“Mavi gözlü” bankerler, “beyaz” Ronaldinho???

Brezilya’nın en büyük kenti Sao Paulo’da bir haftalık bir “incelemeci gazetecilik” turundan sonra aklımdaki soru işaretleri kısmen azaldı, ve tabii yenileri belirdi.

Brezilya usulü kuru fasulye-pilav ya da “ırklar potası”

Brezilya büyük bir ülke. 8,5 milyon kilometre kare yüzölçümü ve 190 milyondan fazla nüfusuyla dünyanın en büyük 5., ekonomisiyle dünyanın –hesabınıza göre- 8. Veya 9. büyük ülkesi.  Ve Brezilya çok renkli bir ülke.

Ama bunu derken samba, karnaval ve capoeira’yı kastetmiyorum. Brezilya’da kimliğiniz, temelde, teninizin rengiyle tanımlanıyor. Tabii biraz da saçınızın kıvırcıklığı, burnuzun ve dudaklarınızın büyüklüğü, duruşunuzun dikliğiyle…

Bizde sıkı egzersiz olarak ünlenen, Brezilya’da turistlere “dans” olarak sunulan “Capoeira,” aslında siyah kölelerin Afrika’dan getirdikleri bir döğüş yöntemi ve eğitimi. Çiftlik sahiplerini ürkütmemek için müzik eklemişler, işi gösteriye dönüştürmüşler ve iki yüzyıl boyunca bu “döğüş sanatı”nı canlı tutmayı başarmışlar.

Ve ülke ABD’den de büyük bir “melting pot” olmakla övünüyor.

1930’ların “iyi kalpli, fakir babası” diktatörü Getulia Vargas, bugün pek çok restoranda “tipik” Brezilya yemeği olarak sunulan “feijoada”nın, Brezilya’yı, bu büyük “ırklar potası”nı, anlamanın en iyi yolu olduğunu anlatırmış: “Pirinç beyazları, siyah fasulye Afrikalıları, kırmızı biber yerli halkı, manyok kökünün sarısı, ülkeye 20. Yüzyılın başında gelen Japon ve Çinlileri, sebzelerin yeşili de bu ülkenin ormanlarını temsil eder.” 

Brezilya’da nüfus sayımı yapılırken, insanlar hala, beş aşağı-beş yukarı, Vargas’ın “feijoada” tarifine göre sayılıyor.  Son sayıma göre, ülke nüfusunun yüzde 48’i beyaz, yaklaşık yüzde 7’si siyah, ve yüzde 44’ü de “pardo.” Bu sonuncu kategori, “pardo,” bir hafta boyunca beni ve birlikte olduğumun çok-uluslu gazeteciler grubunu uğraştırıyor. Brezilyalılar, “pardo ne renk” diye sorduğunuzda, bir iç geçirip, “anlatması zor” diyorlar. Sonuçta anlıyoruz ki, pardo”yu bazen “renksiz” anlamında kullanıyorlar, bazen “karışık,” bazen de “buğday tenli.” Bu ülkenin simgelediği ilginç kimlik sorunlarının anahtarı da bu “pardo” renginde saklı zaten.

Brezilya, bir “ırklar demokrasisi” olmakla övünüyor. Önce yerliler, sonra dalga dalga gelen göçmenler büyük bir renkler yelpazesi yaratmış. İsteyen kendini istediği renkle tanımlayabiliyor, ama çoğunluk “beyaz” olmaya özeniyor.

Brezilya bir göç ülkesi. Tabii her göç ülkesi gibi, öncesinde yerliler var. Bunların çoğu Portekizlilerin 16. yüzyılda ülkeyi kolonileştirmesiyle başlayan süreçte yok oluyor. Sonra Afrika’dan siyahlar geliyor. Hem de çok büyük sayılarla. Biz “Tom Amcanın Kulübesi”ni ve Kuzey Amerika’daki ırk sorununu biliyoruz. Oysa Kuzey’e gidenin neredeyse on katı (5 ila 8 milyon arasında değişiyor sayılar) siyah Afrikalı, Brezilya’ya köle olarak getiriliyor.  Kölelik 1888’de kaldırılıyor. Özgürlük siyahları, hala içinden çıkamadıkları bir işsizlik, yoksunluk ve yoksulluk sarmalına atıyor. Ucuz işgücü açığını, İtalyan, Alman, Leh, İskoç göçmenler dolduruyor. 19. Yüzyılın başında bütün Güney Amerika’da “Türk” diye bilinen Araplar geliyor. Sonra da Çinliler ve Japonlar. Bugün Sao Paulo, Japonya’dan sonra dünyanın en büyük Japon toplumuna evsahipliği yapmakla övünüyor. Brezilya ise, dünyanın en büyük “ırklar demokrasisi” olmakla.

Ama dikkatle bakınca, bu “ırklar potası”da kaynayan karışımda ilginç iki durum görüyorsunuz: Birincisi, siyahlar giderek azalıyor. (Oysa siyah nüfusun doğurganlığında bir düşüş yok.) İkincisi, o ilginç ve bilmeceli “pardo” grubu giderek artıyor. Neden?

Brezilya’nın kaybolan Siyahları

Beyaz

Siyah

Pardo

Toplam

1872

38

20

42

9.930.478

1940

63

15

21

41.236.315

1980

54

6

39

119.011.052

2000

54

6

38

169.872.856

    2008

     48   

      7   

      44   

     196.342.592

Üç temel “renk” grubunun Brezilya nüfusuna oranları (%) (IBGE-PNAD)

Ronaldinho nasıl “beyaz” oldu?

Bu sorunun cevabını, Brezilya’da ırkların ve ırkçılığın tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan, sosyal antropoloji profesörü Lilia Moritz Schwarcz veriyor: “Brezilya’da, kendinizi nasıl tanımlarsanız öyle kabul edilirsiniz. Resmi olarak, beş farklı renk grubu var: Siyah, beyaz, sarı, yerliler ve pardo. Ama araştırmalar gösteriyor ki, 130’dan fazla renkle tanımlıyor insanlar kendilerini. Brezilyalılar, bu renk yelpazesini “gökkuşağı” diye anlatırlar.”

Sonra bitmek-tükenmek bilmeyen merakımızı daha da kışkırtmak için, ülke çapında yapılan iki ankette, “hangi renksiniz” sorusuna verilen cevapları sıralamaya başlıyor: “Beyaz, çok beyaz, kar beyazı, biraz kararmış beyaz, pembe, kestane, tarçın, kahverengi, sütlü kahve, kara kahve, karamela, zenci,  koyu kara..” Ve tabii bu ayrımlarla dalga geçenler: “Yeşil, kırmızı, mor, renksiz..”

Bir ankette 136, diğerinde 143 farklı renk ve renk bileşimi çıkmış ortaya. Ve bence bütün bu tercihlerin en ilginci: “Güneş yanığı.”

Lilia Schwarcz da “güneş yanığı” tercihini çok seviyor. “Değişken” bir renk bu sonuçta, ve Brezilyalıların “renk ayrımında” vardıkları ilginç noktaya işaret ediyor. “Brezilyalılar için renk, insanları kategorilere ayırmanın ‘esnek’ yöntemi.”

Prof. Lilia Moritz Schwarcz: “Brezilya’da bir taraftan kimlik esnektir, ama öte yandan da, herkes nihai olarak beyaz olmaya özenir.”

Ve Schwarcz örnekler vererek, Brezilyalıların nasıl renk değiştirebildiklerini anlatıyor: “Yıllardır, Sao Paulo’nun Heliopolis gecekondu mahallesinde yapılan futbol turnuvasını izliyorum. Turnuvanın adı ‘Pretos X Brancos’ yani ‘Beyazlara Karşı Siyahlar.’ Teorik olarak, onbir siyah oyuncuyla onbir beyaz oyuncunun karşı karşıya gelmesi lazım. Ama, her yıl, katılanların gömlek değiştirir gibi renklerini de değiştirdiklerini gözlemliyorum.  Bir oyuncu, bir yıl beyazlar takımında, bakıyorum sonraki yıl, siyahlar takımında. ‘Neden, nasıl’ diye sorduğumda ‘Bu sefer daha siyah hissettim kendimi’ deyiveriyor. Ya da tam tersi.”

Ama unutmamak lazım, Brezilya’da siyahken beyaz olmak, toplumun büyük çoğunluğu için “tek yönlü” bir dönüşüm. Ve zenginleşmeyle, iktidar basamaklarını tırmanmakla birlikte gidiyor. “İnsanlar zenginleştikçe beyazlaşıyor,” diyor Schwartz, “Siyah bir diş doktoruyla konuşuyordum. Yaşlandıkça, saçları beyazlamış, yıllardır doktorluk yaptığı kasabada iyice tanınmış. Puro içmeye başlamış, kasabanın Rotary kulübüne üye olmuş. Bana dedi ki: ‘Siyahken hayatım gerçekten çok zordu.’

Böyle bakınca, siyah baba ve melez anneden doğma Ronaldinho’nun 25 yaşında “beyaz” olduğunu keşfetmesini de anlıyorsunuz, Başkan Lula’nın neden bankerleri “mavi gözlü” diye tanımladığını da, “negro de alma branca” (“beyaz ruhlu zenci”) deyiminin kimleri anlattığını da…

Brezilya merceğinden bizim memleket…

Bütün bunları benimle birlikte dinleyen, aralarında siyahların da olduğu ABD’li meslektaşların biraz dehşete düştüğünü söylemek mümkün. Köleliği Brezilya’dan çok önce kaldırmış ve son yarım yüzyılı ırk ayrımcılığı ile mücadele ederek geçirmiş olmasına rağmen, Kuzey Amerikalılar için insanın derisinin rengini “keyfine göre” değiştirebileceğini kabul etmek hala çok zor.

Bense Brezilya’da ırk ve renk tartışması her açıldığında, “Beyaz Türkler-siyah Türkler meselesini ortaya atıp, işi daha da karıştırsam mı acaba?” diye düşündüm. Kendi ülkemde geldiğimiz noktaya, Brezilya merceğinden  bakmaya çalıştım…

Evet, artık Türkiye’de tek bir millet, tek bir din, tek bir dil olmadığını, -neredeyse- kabul etme noktasına geldik. Ama bırakın bu kimlikleri özgürce ifade etmeyi, hala birine “sen Alevi misin” diye sormaktan, “Türküm” demekten çekiniyoruz. Dahası kimlikler farklılaşırken, kendi duvarlarını da örüyorlar. Türkiye’de kaç Kürt, kaç Alevi olduğu, ya da kaç kişinin Zazaca, kaçının Lazca konuştuğu, aşılması zor tartışmalara neden oluyor. Ara kategoriler, gri bölgeler soruna dönüşebiliyor: Radikal sayfalarında Osman Baydemir, “Ben çocuğumla Kürtçe konuşuyorum, o bana Türkçe cevap veriyor,” diye yakınıyor.

Brezilya’dan şu soruyla döndüm: Acaba zaman gelecek, biz de Türkiye’de, “Bugün kendimi o kadar da Türk hissetmiyorum” ya da “Bu akşam tam da Ermeniliğim üstünde” diyebilecek miyiz?