Küresel ekonomik krizin Avrupa’da ağır bir şekilde devam ettiği ve Wikileaks sızıntıları dolayısıyla diplomasinin yara aldığı 2010 yılında, krizi gerçekten şimdilik ‘teğet’ geçiren Türkiye’nin dış politikası, ‘Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği ve G-20’nin parçası olmanın verdiği hızla canlı bir manzara sunuyor. Türkiye; Afrika, Güney Amerika ve Asya açılımları ile hem ihracatını arttırmış hem de ciddiye alınan bir devlet olmuştur. Fransa eski Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in Afrika’da rekabet etmek için Türkiye ile işbirliğinin gerektiğini söylemesi, Türk açılımının önemini gösterir. Makro açıdan bakıldığında durum böyle görünüyor. Ancak, insani gelişme endeksinde gerilerde yer almamız, kadın-erkek eşitliğinde feci durumda bulunmamız ve demokrasimizin ciddi şekilde aksadığı gerçekleri karşısında, henüz çağdaş ve ileri bir ülke olma konumuna gelmiş değiliz.
Meseleye bir de mikro açıdan bakmakta yarar var.
Komşularla sıfır problem politikası henüz gerçekleşme aşamasına ulaşmadı. Ermenistan’la ve Kıbrıs’la normalleşme olmadı. Yunanistan ile eskisine nazaran iklim çok daha müsait. Irak konusunda Türkiye, kendisinin ortaya koyduğu ve gerçekçi olmayan kırmızı çizgilerinden vazgeçince ilişkiler iyileşti. Rusya ile bahar havası yaşanıyor.
Ortadoğu konusunda Türkiye daha sesli bir politika izliyor. Ancak, Davos’taki ‘one minute’ olayının arkasından, Mavi Marmara dolayısıyla ilişkiler tepe taklak oldu. Yangın diplomasisi belki ilişkileri bir nebze düzeltecektir. Ancak, eskisi gibi olma ihtimali yakın gelecekte görünmüyor. Türkiye’nin Hamas, Gazze ve Filistin konularında, birçoğuna göre kraldan fazla kralcı tutumu İsrail ile eskisi gibi ilişkiler sürdürmeye izin vermiyor. İç politika getirisi olan bu tutumlarımız, Arap sokaklarında Başbakan Erdoğan’ı kahraman yapsa da, Wikileaks belgelerinden de anlaşılacağı üzere, Arap dünyası liderlerince kuşku ile karşılanacaktır. Mazlumdan yana tutum takınıldığı iddiası ise, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanma istemi bulunan Sudan lideri konusunda takındığımız tavır çerçevesinde, pek geçerli görünmüyor. Mağdurun yanında yer alma arzusu, 300 bin kişinin öldüğü Sudan için gösterilmiyor; zira iç politika getirisi yoktur.
AB ÖNCELİĞİ YOK
Türkiye-AB müzakereleri adeta durma safhasına gelmiştir. Bunda Fransa ve Almanya’nın olumsuz tutumlarının etkisi olmakla beraber, sözlü ifadelerine rağmen, hükümetin fazla şikâyetçi olmadığı anlaşılmaktadır ve dış politika açılımlarında elinin daha serbest olmasına yol açmıştır. Wikileaks belgelerinin birinde, Aralık 2004’te Başbakan, Brüksel’de AB ile tarih alma konusunda pazarlık halinde iken, Putin’in kendisine telefon ettiği ve müzakereleri terk tavsiyesinde bulunduğu iddia edilmektedir. Doğru ise çok ciddi bir durum vardır. Geriye bakıldığında, AB ile ilişkiler konusunda hükümetin sonuçtan çok süreç ile ilgili olduğunu ve süreci iç politika için kullandığını söylemek mümkündür.
AB karşıtı olan ve bir kısmı Ergenekon davasında sanık olan generallerin, Türkiye’nin AB’den vazgeçip Rusya ve İran’la sıkı ilişkiler kurması tavsiyesi ile hükümetin bu alanda izlediği politikaların örtüşmesi doğrusu ilginçtir. Avrupa Birliği ile ilişkiler zayıflamıştır ve AB, hükümetin önceliğinde görünmüyor.
ABD ile ilişkiler ise 1 Mart 2003 Meclis kararını takiben gerginleşmiş; sonra düzelir gibi görünmüş ise de son zamanlarda İsrail’le yaşanan krizler, Hamas konusundaki tutumumuz ve İran konusunda takındığımız tavır, bu ilişkileri yeniden kuşkulu hale getirmiştir. Gerek ABD gerekse Avrupa nezdinde Türkiye’nin İran tutumu anlaşılamamaktadır. Aynı husus Arap liderleri için de geçerlidir. Türkiye’nin İran tutumu, İran’a nükleer santrali sağlayan Rusya’nın tutumundan dahi daha İrancıdır.
Bu tablo, birçok çevrede iki türlü yoruma yol açmıştır. Birincisi yeni Osmanlıcılıktır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, böyle bir ifade kullanmasa dahi “Osmanlılar Balkanlar’ı, Kafkaslar’ı ve Ortadoğu’yu kontrol altında tutmuş ve etkilemiştir. Osmanlıdan sonra hep bölünme ve savaş çıkmıştır. Türkiye’nin politikası şimdi hazırdır. Osmanlı Balkanları’nı biz yeniden kuracağız” sözlerini ciddiye almak gerekir. Son olarak Sayın Davutoğlu tarafından Osmanlı Milletler Topluluğu fikrinin ortaya atıldığı görülüyor.
İkinci iddia, eksen kayması iddiasıdır. Hükümetlerin mallarına yeni pazarlar bulmaya çalışması eksen kayması değildir. Bunun ötesi farklıdır. Eksen kayması konusunda belki de ilk ciddi yazı Fransız stratejist Dominique Moisi’nin “Türkiye’yi kim kaybetti?” yazısıdır. Dış politikada eksen kayması olması için ilk önce iç politikada eksen kayması olup olmadığına bakmak gerekir. Bugün, Türk toplumu 10 yıl öncesine nazaran çok daha muhafazakârdır. Dini referanslar, artık hemen her gün kullanılmakta ve politikalara dini şemsiye geçirilmektedir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve hükümetin dini referansları, 2002 yılına göre çok artmıştır. Türkiye iç politikasında eksen kayması vardır. Bunun da dış politikaya yansıması kaçınılmazdır. Nitekim Başbakan Erdoğan da, dış politikanın, halkın hassasiyetini yansıtması gereğini belirtti. İsrail’e yangın uçakları gönderilirken dahi Başbakan, bunun sadece insani değil, İslami gerek olduğunun altını çizerek, kimi kesimlerin olası ‘İslami’ tepkilerini karşılamak istemiştir. Dini motiflerin ve düşüncelerin politikalara bu kadar hâkim olması, ister istemez, açıkça ifade edilmese dahi, Batı aleyhtarlığını körüklemiştir. Zaman zaman Başbakanın beyanlarında Ortadoğu’yu ‘bu hale getirenlerin’ tarih önünde sorumlu oldukları ifadesi, ABD’yi hedef almaktadır.
Türkiye’nin, NATO’nun Lizbon zirve toplantısı öncesinde, füze kalkanı ve strateji belgesi konusunda isteksiz ve mesafeli tutumundan son anda vazgeçmesi, özellikle ABD ile yeni bir gerginliğin ortaya çıkmasını şimdilik önlemiş görünüyor.
BAĞIMSIZLIK NE?
Türk dış politikasına uzaktan bakıldığında, bunun bağımsız dış politika olduğu düşünülebilir. Bağımsızlığın ne olduğu konusunda herkes farklı düşünebilir. Soğuk harbin bitişinden sonra, Türkiye çapındaki ülkeler, daha geniş manevra alanı buldu. Bugün, eskisine nazaran ABD’den daha bağımsız bir politika izlendiği de doğrudur. Ancak, Başbakan’ın 2008 Rus-Gürcü harbi sırasında söylediği, Rusya’yı dikkate alma gereği bağımsızlığın öyle kolay olmadığı, belki bağ sahibinin değiştiğini göstermektedir. Körfez sıcak parasının devamlı gelmesi, enerji bağımlılığının artması bazı yeni bağların ortaya çıktığını, küreselleşen dünyada tam bağımsızlığın imkânsız olduğunu göstermektedir. Önemli olan kime, nasıl ve ne ölçüde bağlandığınız ve kimlerin, ne ölçüde size bağlı olduğunu hassasiyetle saptamaktır.
Eksenin kaydığı kesin; din eksenli büyük ölçüde. Bu bir süreçtir. Cumhurbaşkanı Gül de, şimdi eksenin tamamlanmakta olduğunu söylemekle, eksen kaymasını adeta teyit etmektedir. Dış politikada olası hataları düzeltmek zordur. Zira işin içine başka devletlerin iradesi de girer. Çok alçakta uçarsanız bir yerlere çarpabilirsiniz; çok yüksekten uçarsanız nefes darlığı sıkıntısı ortaya çıkar.
İleride Türk dış politikasını inceleyip yazanlar, belki de 2010 yılını kırılma yılı olarak göreceklerdir. “Türkiye’yi kim kaybetti?” demek, aslında Türklerin belirli bir yerde, kendisine rağmen tutulmaya çalışıldığını göstermez mi?
Bu yazı, Tempo ve The Economist dergilerinin işbirliği ile çıkan 2011’de Dünya adlı dergide yayımlanmıştır.