Kuvvetler ayrılığı masalı…
05.02.2010 Cuma 07:05
Hatırlarım da ilkokuldan itibaren Türkiye’deki yönetim sistemini anlatan hocalarım kafama kazımışlar kuvvetler ayrılığı ilkesini. Yasama, yürütme ve yargı. Birbirinden ayrı ve bağımsız kuvvetlerdir. Son dönemlerde bizim de içinde bulunduğumuz medya dördüncü kuvvet olarak adlandırılıyor ama o kitapta yok. Kitapta üç kuvvetten bahsediliyor o kadar. Ama gelin görün ki bu da sadece kitapta yazıyor. Aslında Türkiye’de kuvvetler ayrılığı bir masaldır, bir şehir efsanesidir.
Meclis seçilmiş milletvekillerinden oluşur. Ama o milletvekillerini liderler belirler, halk oy verir… Liderlerin belirlediği, halkın oy verdiği o milletvekillerinden birisini yine o lider meclis başkanlığı için önerir. Milletvekillerinin görüşleri sorulur ancak nihayetinde karar liderindir. O karar verildikten sonra hiçbir milletvekili yarışa katılmak istemez, buna cesaret edemez. Eğer ilerde bakan olma hayali, parti yönetiminde görev alma hedefi varsa.
Üç kuvvetten biri olan meclisin yönetiminde mecliste temsil edilen parti gruplarından yöneticiler de yer alır. Onlar Meclis Başkan Vekilleridir. Meclis Başkan Vekillerini de, formaliteleri bir yere bırakırsak, pratikte liderler seçer. Yani liderin seçtiği Meclis Başkanı yine diğer liderlerin seçtiği yardımcılarıyla meclisi yönetir.
Hal böyle olunca Başbakan konuşurken kürsüde oturan, oturumu yöneten Meclis Başkanı’na kızabilir, milletvekillerinin önünde “sen mi müdahale edersin ben mi” diye sorabilir. Ya da odasına gidip “Bu nasıl iş kardeşim? Bu pankartları açmalarına nasıl izin verirsin. Attırsana o pankartları” diyebilir. Hatta şu bile olabilir. Meclis Başkanı’na çıkışan Başbakan’ın kabinesinden bir isim bir gün oturumu yöneten bir başka partiden Meclis Başkan Vekili’ne, odasına kadar giderek “ partinizin militanı gibi oturum yönetiyorsunuz” diyebilir. O Başkan Vekili de, aslında inanmasa bile, başkanlık kürsüsünden kuvvetler ayrılığı ilkesine sığınarak kendisini savunur…
Özellikle tek parti hükümetleri döneminde kuvvetler ayrılığından bahsetmek, yasama ile yürütmeyi birbirinden ayırmak zordur. Çünkü meclisin gündemini hükümet belirler. Hangi yasalara öncelik verirse onlar görüşülür. İsterse araştırma komisyonu kurdurtur, istemezse kurdurtmaz. İsterse çalışma sürelerini uzatır, isterse tatili. Çünkü milletvekilleri partiden ayrı hareket edemez.
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanmasının ise tek yolu vardır o da siyasi partilerin demokratikleşmesi. Hazır Türkiye’de demokratikleşme modayken, hazır her alanda daha fazla demokrasi sesleri yükselirken, üstelik bu seslerin büyük bölümü iktidar partisinden çıkarken fırsat değerlendirilmeli. Siyasi partiler de demokratikleşmeli. Milletvekillerini lider değil teşkilat seçmeli, tıpkı mevzuatımızı uydurmaya çalıştığımız Avrupa demokrasilerinde olduğu gibi. Ancak bu olursa Türkiye’de demokrasinin vazgeçilmezi olan kuvvetler ayrılığı şehir efsanesi olmaktan çıkar ve böylece Montesquieu’nun da kemikleri sızlamaz.