CNN TÜRK (CNN Turkish Edition)
 
Search
CNNTURK.com    



Sizden gelenler
cnnturk.com'a üye olun, dilediğiniz yazıyı ve imajı, bu bölümde yayınlayın.

Yazılarınızı yayınlamak için tıklayın


04.05.2008 19:03:00 - 1 MAYIS EMEKÇİNİN DAYAK BAYRAMI - Gön: ismetergin
Tarım ve hayvancılıkla ilgili makaleme ara vermek zorunda kaldığım için özür dilerim. Gündem deki 1 Mayısı es geçemedim konuyla ilgili düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim.

Bu vahşetin siyasi bedelinin ne olacağını hep birlikte zaman içinde göreceğiz değerli arkadaşlarım. Seni köşeye sıkıştırdıklarında ’demokrasi diye avaz avaz bağıracaksın sonra gidip işçilerle polisi karşı karşıya getirteceksin, onların demokratik haklarını engelleyeceksin. Bütün bunları yaptıktan sonra da döneceksiniz ’Ama benden niye kuşkulanıyorsunuz?’ diye soracaksınız.

Sizden niye kuşku duyulmasın ki? Sayın Başbakan Böylesine çifte standart sahibi bir siyasetçiye bir parti liderine nasıl güveneceksiniz. Kendinize taraftar toplamak yerine kendinizi yalnızlaştırmak için elinizden ne geliyorsa yapıyor ya da sahip olduğum taraftar bana yeter diyorsunuz. Geçenlerde medya da çarşaf çarşaf grev sözcüsü olarak resimleri yayınlanan sayın başbakan demek ki eline yetki geçince her şeyi unutuyor gücün esiri oluyor.

Erdoğan, Başbakan olduğu için de, Devlet’in yürütme erkinin başında. Aynı Devlet onu yasaklamış, bir şiir yüzünden de hapse atmıştı. Ama şimdi o ” Devlet adına “ işçilerin 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamalarının engellenmesi için polise verilen müdahale emrinin de baş sorumlusu değilmi değerli arkadaşlarım.

İşte bir mayısı bu yılda yine utanç dolu olaylarla birlikte yaşadık. Bütün dünya da bir şölen havasında kutlarken, işçi bayramı bizim ülkemizde savaş ortamında kutlandı. Böyle olacağı sendika başkanların demecinden ve İstanbul valisi nin açıklamalarından belli olmuştu ama yinede içimde bir umut vardı.

Belki Sayın Hükümet üyelerinin canhıraş bir şekilde türbana özgürlük isterlerken belki emeğe saygı gösterip 1 Mayısı bayram kabul edip işçilerle taksimde halay çekerek kutlarlar diye düşünmüştüm. Ama nerde sanki bu ülkenin ve üretimin lokomotifi olan emek sahibi işçiler bu ülkenin düşmanları; Panzerler, biber gazı ile durdurmaya çalışmak yerine elinde karanfillerle Taksimde karşılanamazmıydı.

Polis sanki karşısında düşman var mantığıyla hareket ediyor. Hastanelere bile biber gazı atabilecek kadar gözü kararabiliyor. Vali ve iç işleri bakanının derhal istifa etmeleri gerekir diye düşünüyorum. Çünkü medeni ve demokrasisi gelişmiş ülkelerde öyle oluyor bizdeki gibi ısmarlama demokrasilerde kendilerini haklı çıkaracak mutlaka bir mazeret bulunmuyor.

Maalesef ülkemizde kişiye göre demokrasi anlayışı var böyle bir anlayış olurmu? Demokrasi herkes için eşit herkes için aynı olmalıdır. Tıpkı gelişmiş batı ülkelerinde olduğu gibi. Bir gün gelir herkes ihtiyaç duyar. Geçmişte sizin duyduğunuz gibi öyle değilmi? Sayın başbakan…

www.itpttv.com

21.04.2008 23:18:00 - TÜRKİYE’DE VE DÜNYA’DA TARIM VE HAYVANCILIK - Gön: ismetergin
Daha önce yapmış olduğum Bu çalışmanın amacı; Tarım ve hayvancılık konusunda Emperyalizmin entrikalarını gözler önüne sermek ve insanlarımızı aydınlatmaktır.

Küresel ısınma ile tekrar gündeme gelen Tarım ve hayvancılığın, ülkemizde nasıl yok edildiğini gerekçeleri ile birlikte açıklamak için derlenip tarafımdan kaleme alınmıştır. Yazı dizisini sizlere 6 bölümde sunmayı planlıyorum. Herkesin okuması ve okunmasının da teşvik edilmesi gereken bir yazı olduğunu düşünüyorum. Çok değişik kaynaklardan yararlanılmıştır. Umarım faydalı olur. Bu çalışmada temel olarak kullanılan veri Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) ve TZOB verileri olup, 1980-2006 (26 yıl) dönemine aittir.

Türkiye, 1980’lere kadar kendi kendini besleyebilen 7 ülkeden biri idi. Kendi kendini besleyebilme ile anlatılmak istenen, bir ülkenin temel besin (tahıl ve hayvan) ürünlerini dışarıdan almasına gerek kalmadan, nüfusunu kendi imkânları yani ürettikleri ile doyurabilmesidir. Birçoğumuzun bildiği Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre insanoğlunun en temel ihtiyacı fiziksel ihtiyaçlarıdır. İNSANOĞLU ÖNCELİKLE KARNINI DOYURMALIDIR. Bu kapsamda; karnını doyurma ihtiyacı göz önüne alındığında, Cumhurbaşkanı ile asgarî ücretli sıradan bir vatandaş arasında hiçbir farkın olmadığını söyleyebiliriz. Öyle değilmi? Böyle felsefik bir girişten sonra Bilgisayar, otomobil, cep telefonu vb. ürünler olmadan hayat devam edebilir. Amaaaa havasız, susuz ve gıdasız hayat devam etmez. Ederse de en fazla 1 hafta devam eder. Bir dönem Amerika birleşik devletleri dış işleri bakanlığını yapan küresel sermayenin temsilcisi ve yöneticisi Henry Kissinger bakın ne diyor, ABD’nin yiyecek silâhı Arap petrol kartellerinin elindeki ‘Petrol silâhı’ ile boy ölçüşecek durumdadır.” Dünya tahıl ticaretinin 80’ini elinde bulunduran ABD, bugün dünyanın büyük kısmının yediği ekmeği sağlayan ülke durumundadır.

Şimdi Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri tarımda bağımlı hale nasıl getirirler? Birlikte göz atalım.

ABD ve AB ülkeleri tarafından önce ‘ihracata dayalı kalkınma’ modeli önerilir. Dünya Bankası tarafından Kalkınmanın tek çıkar yolunun dış pazarlara açılmak olduğu, Kalkınmanın ancak ihracat ile mümkün olduğu söylenir.

İhraç edilecek malların üretimi için başlangıçta duyulan gerekli kredi Dünya Bankası tarafından verilir. Dünya Bankası ve IMF tarafından, Devlet destekleme alımlarının Gübre sübvansiyonlarının Düşük faizli kredi uygulamalarının KALDIRILMASI ŞARTI DİKTE EDİLİR. VE TARIM KENDİ KADERİNE TERK EDİLİR.

Alınan krediler genelde amacına uygun (üretime yönelik olarak) kullanılmaz yada kullandırılmaz. Üretime yönelik kullanım olmayınca sanayileşme olmaz, Sanayileşme olmayınca Millî tarım üretimi de kısa sürede gerilemeye başlar.
Millî tarım üretimi de kısa sürede gerilemeye başlayınca, İhracat yaparak zengin olma hayalleri kuran devlet, HEM SANAYİLEŞEMEZ, HEM DE KENDİ NÜFUSUNU BESLEYEMEZ HALE GELİR.

Eskiden dışarı tahıl satarken, dışarıdan tahıl almaya başlayan ülkeler dışarıya önemli miktarda kaynak aktarmaya başlarlar.
Son adımda da, devlet BORÇ TAKSİTLERİNİ ÖDEMEK İÇİN BORÇ ARAR HÂLE GELİR.

SONUÇ; Türkiye’de de yaşanan şey aynen budur.
DİMYAT’A PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN OLMAK DİYE İŞTE BUNA DENİR.

www.itpttv.com

11.04.2008 23:11:00 - GENÇLİĞİ YETİŞTİRMEK TOPLUMSAL BİR MESELEDİR - Gön: okutukoglu
GENÇLİĞİ YETİŞTİRMEK TOPLUMSAL BİR MESELEDİR

Gençlik, insan hayatının 12–24 yaşları arasındaki dönemidir. Bu dönem “fırtına-gerginlik” dönemi olarak da bilinir. İnsan hayatı belli dönemlerden geçmektedir. Fakat her dönem birbirinden bağımsız değerlendirilemez. Gençlik dönemi üzerinde de dururken kişinin bebeklik, çocukluk yaşantısı birlikte mütalaa edilmelidir.

Çocuğun aileden gördüğü sevgi, şefkat, tutum ve davranışlar, ailenin sosyo ekonomik durumu ve çocuğun eğitimine verdiği önem, ev ortamındaki huzur ve anlaşma durumu, evin bulunduğu sosyokültürel çevre, medyadaki programlar, öğretmenin öğrettikleri davranışları v.s. durumlar gencin hayatına yön veren hususlardır.


Gençliğin problemlerine değinecek olursak; üniversiteye girememe, işsizlik, meslek sahibi olamama, cinsel problemler, arkadaşsızlık, kararsızlık, kimlik bunalımı ve kendini tanımama, çabuk tepki gösterme, savurganlık, intihar, uyuşturucu kullanma, alkolizm, zararlı yayınlar, ailenin parçalanması ve güvensizlik, gelecek kaygısı gibi durumlar, günümüz gençliğinin psikolojik ve sosyolojik problemleridir.


Gençlik toplum ağacının meyvesi olduğu gibi aynı zamanda da çekirdeğidir. Dolayısıyla gençliğin problemleri bunalımları toplum kaynaklıdır ve bu problemler toplumun bütününü ilgilendiren ve çöküşüne sebep olabilecek hayati konulardır.

Eğitim öğrenciye kişilik kazandırma meselesidir. Dolayısıyla bu toplumun meselesidir. Herhangi bir kuruma tevdi edilen bir durum değildir. Eğitim fenomeni toplum tarafından bestelenen bir senfoniye benzer. Toplumda birlik ve uyum varsa, eğitim senfonisi de başarıya ulaşır. Aile, okul medya vs. kurumlar gençliğin eğitilmesi ile ilgili aynı çizgide hareket ettiği zaman müspet ve sağlam neticeler alınabilir.

Nasıl ki bir fabrikadaki çarklardan biri devre dışı kaldığında istenen sonuç elde edilemiyorsa; aile, okul medya vs. kurumlar, kendilerine ait alanda sorumluluklarının bilincinde aynı çizgide ortak hareket etmeyip kendilerinden bekleneni ifa edemezlerse; olumlu neticeler elde etmek, gençliğin problemlerine bunalımlarına çözüm bulmak, buza yazı yazmak kadar zorlaşır.


Yapılması gereken;
Anne-Baba, çocuğu, karşılıklı anlayış, sevgi, şefkat ve hoşgörünün hakim olduğu bir aile ortamında terbiye etmekle birlikte çocuğunun gelişim özellikleri hakkında bilgi sahibi olmalı, okul çağı geldiğinde okuldaki eğitimi evde destekleyecek tutum ve davranışlar içerisinde bulunmalı, davranışlarıyla örnek olmalı, arkadaş ortamını ve arkadaşlarının ailelerini tanımaya çalışmalı ve fazilete götüren yolları göstermelidir.

Okul, mükemmel bir şekilde işleyerek tomurcuk halinde teslim edilen çocukları; Millî Eğitimin amaç ve ilkeleri doğrultusunda, “Atatürk ilke ve inkılaplarını benimseyen, millî ve evrensel kültür değerlerini tanıyan, benimseyen geliştiren bu değerlere saygı duyan, ailelerine, topluma ve çevreye olumlu katkılar yapan, ailesine ve topluma karşı sorumluluk duyabilen, kendisi, ailesi ve çevresi ile barışık, başkalarının haklarına ve bireysel farklılıklara saygı duyan, farklı görüş,inanç, anlayış ve kültürel değerleri hoşgörü ile karşılayabilen, dürüst erdemli vs. bireyler olarak yetiştirmeli,”gerekli eğitimi layıkıyla yerine getirmelidir.


Yayınlar, tüm kollarıyla “TV, video, sinema, gazete ve dergiler, oyunlar vs.” ahlaki değerleri yıpratan, toplumun kendine ait özelliklerinin yok olmasına yol açan, şiddeti, cinselliği, alkol kullanımını özendiren yayınlardan uzaklaşıp evrensel kültür değerlerini tanıtan, milli ahlak, terbiye ve değer çizgisinde kendine düşen kılavuzluk vazifesini yerine getirerek eğitici, aydınlatıcı yol gösterici olmalıdır.

Sonuçta tüm kurumlar birlik ve uyum içinde sorumluluklarının bilincinde hareket ettiğinde gençlik, tarihimizde olduğu gibi toplum ağacının bahar filizi olarak yeniden dirilecek, çağ aşıp kapatacak kadar yücelecektir.

09.04.2008 11:33:00 - KARTALIN YENİDEN DOĞUŞU - Gön: ismetergin
Bu günde konuya bir hikayeyle başlamak istiyorum. Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşlarındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır.

Kartalın yaşı 40’a dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır.

Dolayısıyla kartalın burada iki seçimden birisini yapması gerekir. Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir. Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvasında kalır.

Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır.

Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.

Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalabiliriz. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.

Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak yararlanabiliriz. işte bizler yani bu ülkede yaşayan tüm vatandaşlar olarak, hikayede anlatıldığı gibi Kartalın yapmış olduğu yaşam uçuşunu yapmak zorundayız. Eğer ülkemiz yeniden yaşam uçuşunu gerçekleştirecek ekonomik, siyasal ve kültürel değişimleri yaparsa işte o zaman müreffeh bir dünya ya kanat çırparız.

www.itpttv.com

01.04.2008 15:53:00 - John McCain - Gön: cenenehakimol
Turkiye ve Ayaginin Tozu

Anadolu'daki azizlerden biri ugradiginiz bir sehirde istenmiyorsaniz, ayaginizin tozunu silkip de cikin demis. isgal, toz haline getirmek demek ayrica. Amerika Irak'tan cikarsa, Turkiye isgal edecektir demekle, Irak'ta islerini bitirmesi ve bir daha girmemesi icin, bu farkindaligi ve adimi Turkiye'ye birakmis olarak dikkatleri cekiyor.
01.04.2008 15:27:00 - Fatima Meryem - Gön: cenenehakimol
Port of Jesus in Port of Gal

Genislemeden Sorumlu Olli Rehn, hukumet ile ilgili konularin Mahkeme koridorlarinda konusulmamasini istedi. Anadolu, Hitit medeniyeti ile bir mahkeme olarak kabul ediliyor. Manuel BArrosso, Avrupa Birliginde anlasma temeli ile biliniyor. Cumhurbaskani ve Basbakanin yaninda Ingiltere ve Vatikan'in devrede olmasini goz onunde bulundurdugumuzda, Ikinci Vatikan denilen ve Ingilizlerle iliskileri olan Portekiz ile bir anlasma saglanmasi bekleniyor.
31.03.2008 11:38:00 - GÜN GÜN DEMOKRAT PARTİ TARİHİ - Gön: koral
7 Ocak 1946 : Demokrat Parti; Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan tarafından kuruldu.

21 Temmuz 1946 : Yapılan ilk çok partili seçimde CHP 396, ancak 16 ilde seçime girebilen DP 62, bağımsızlar ise 7 milletvekili çıkardı.

18 Temmuz 1948 : Demokrat Parti’den ayrılan, Kurtuluş Savaşı komutanlarından Mareşal Fevzi Çakmak ve Osman Bölükbaşı Millet Partisi'ni kurdu.

14 Mayıs 1950 : Genel seçimlerde halk, CHP’nin 27 yıllık tek parti iktidarına son verdi. Seçimlerin sonucunda; Demokrat Parti 53.3 oy oranı ile TBMM’ye 408 milletvekili soktu. CHP 39.9 oranında oy almasına rağmen 69, MP ise 1 milletvekili ile temsil edildi.

22 Mayıs 1950 : Celal Bayar Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı oldu. Adnan Menderes başkanlığındaki ilk Demokrat Parti hükümeti kuruldu. Refik Koraltan da Meclis Başkanı olarak göreve başladı.

29 Mayıs 1950 : Başbakan Menderes “sadece millete malolmuş inkilâpları saklı tutacağız” dedi. (İrticaya ilk yeşil ışık yakılmış oldu).

6 Haziran 1950 : DP hükümeti; Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve diğer bazı generalleri görevlerinden aldı.

16 Haziran 1950 : Demokrat Parti hükümetinin ikinci önemli icraatı, Arapça ezan okunma yasağını kaldırması oldu. (Türkçe ezan yasaklanmamıştır, yalnızca ezanın Arapça da okunabileceği belirtilmiştir. Ne var ki, bu karar 1932’den beri Türkçe okunan ezanın sonu olmuştur).

5 Temmuz 1950 : Radyodan dini program yayın yasağı kaldırıldı

7 Temmuz 1950 : Dünya Bankası Türkiye'ye 16 milyon 400 bin dolar kredi açtı.

Temmuz 1950 : Kuzey-Güney Kore Savaşı’nda Birleşmiş Milletler bütün ulusları, komünist Kuzey Kore’ye karşı ABD’nin geniş katılımıyla oluşturulacak askeri güce katılmaya çağırdı.

28 Temmuz 1950 : Türk Barışseverler Cemiyeti'nin Türkiye'nin Kore'ye asker göndermesini protesto amacıyla bildiri dağıtmasına izin verilmedi, Cemiyet başkanı Behice Boran ve genel sekreter Adnan Cemgil tutuklandı.

1 Ağustos 1950 : Türkiye Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı'na (NATO) başvurdu.

16 Eylül 1950 : Türkiye'nin, NATO’ya girme başvurusu reddedildi.

28 Ağustos 1950 : Bir yazarın okul tarih kitaplarından İnönü'nün adını çıkartması tartışmalara yol açtı.

3 Eylül 1950 : Belediye seçimlerinde 600'ü aşkın CHP’li belediyeden 560'ı Demokrat Parti’nin eline geçti.

25 Eylül 1950 : General Tahsin Yazıcı komutasındaki 4500 kişilik bir tabur, tüm masraflar bize ait olmak üzere ve TBMM kararı olmaksızın Kore Savaşı’na gönderildi. (Bu, başta ABD olmak üzere Batı’nın gözünde makbul olabilmek için onlar tarafından en geçerli ihraç malımız kabul edilen Mehmetçik’in uluslar arası düzeyde ilk pazarlanışıdır).

3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 gün ve 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırıldı ve böylece kuran kurslarına yeşil ışık yakıldı.

12 Aralık 1950 : Hükümet, CHP Genel Merkez Binası’na el koyarak Hazine’ye
maletti.

20 Şubat 1951 : Rus yazarların kitaplarının okul kütüphanelerinden çıkarılmasına karar verildi.

24 Şubat 1951 : Kırşehir'de Atatürk büstü saldırıya uğradı.

12 Mart 1951 : Demokrat Parti Konya İl Kongresi'nde fes, çarşaf ve Arap harflerinin serbest bırakılması istendi.

13 Mart 1951 : Demokrat Parti İzmir Belediye Başkanı Rauf Onursal, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün Halife Abdülmecit gibi sınır dışı edilmesini istedi.

25 Mart 1951 : Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, solcu öğretmenlerin tasfiyesinin sürdüğünü açıkladı.

3 Mayıs 1951 : Demokrat Parti Meclis Grubu'nda din eğitiminin genişletilmesi istendi.

4 Mayıs 1951 : Menderes Meclis'te yaptığı konuşmada "Halkevleri, Halkodaları faşist anlayış ve düşüncelerin ürünüdür. Bunlar sosyal yapımız içindeki tümüyle gereksiz, boş, geri ve yabancı unsurlardır" dedi. ( Halkevlerinin topluma katkılarının özeti EK-2’dedir).

28 Mayıs 1951 : Menderes Hükümeti, işçi sendikalarının faşist ve komünist sistemlerin bir öğesi olarak kurulduklarını ileri sürdü. Yeni bir sendika yasası hazırlama kararı aldı.

22 Haziran 1950 : İstanbul İnönü Stadı'nın adı Mithatpaşa Stadı olarak değiştirildi.

1 Temmuz 1951 : Atatürk'ün heykel ve büstlerine karşı ülke düzeyinde yaygınlaşmış olan saldırıları kınamak için, yurdun çeşitli yerlerinde protesto mitingleri yapıldı.

25 Temmuz 1951 : Atatürk Kanunu 25 Temmuz 1951'de Meclis'te kabul edildi. Amaç, Atatürk devrimlerini korumak, Atatürk heykel ve anıtlarına saldırıların önüne geçmekti.

1 Ağustos 1951 : Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu çıktı.

8 Ağustos 1951 : Hükümet, Halkevleri’ne el koydu.

19 Eylül 1951 : Kuzey Atlantik Paktı Konseyi, Türkiye ve Yunanistan'a NATO'ya katılma çağrısı yaptı.

20 Eylül 1951 : Türkiye’nin NATO’ya katılması kabul edildi.

9 Ekim 1951 : Devlet iç borçları 2 milyar 565 milyon liraya yükseldi.

26 Ekim 1951: İllegal Türkiye Komünist Parti’sine yönelik büyük çapta tutuklamalar yapıldı. Tutuklananlar arasında Zeki Baştımar, Mihri Belli, Sevim Tarı gibi tanınmış isimler vardı.

4 Kasım 1951 : İlkokulların ders programlarına din derdi konuldu.

12 Ocak 1952 : ABD yönetimi, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye'ye 58 milyon dolarlık askeri yardım yapılmasını onayladı.

15 Ocak 1952 : Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'nin Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı'na (NATO) girişini onayladı.

21 Ocak 1952 : Milli Savunma Bakanlığı, Kore'de 34 subay, 46 astsubay ve 1252 erin şehit olduğunu açıkladı.

18 Şubat 1952 : NATO’ya katılma protokolünü 1951 yılında Londra’da imzalayan Türkiye, 18 Şubat’ta örgüte resmen üye oldu. Bunun neticesi olarak topraklarımıza ABD askeri üsleri kurulmaya başlandı.

5 Haziran 1952 : Lozan Antlaşmasına göre Fener Rum Patrikhanesi’nin başındaki kişinin TC vatandaşı olması gerekir. Bu ilke ilk kez ABD’den uçakla gönderilen Athenagoras’ın Türkiye’ye sokulması ile ihlal edildi. Başbakan Menderes Athenagoras’ı ziyaret etti ve elini öptü.

18 Temmuz 1952 : Türkiye, Cemiyet-i Akvam'a (Birleşmiş Milletler) elli altıncı üye olarak kabul edildi.

8 EKİM 1952 : Balıkesir’e giden CHP lideri İnönü’yü Vali kent dışında karşılayarak, kente girmemesini, girerse olaylar çıkabileceğini ve kendisinin sorumluluk almayacağını belirtti. İnönü gezisinden vazgeçti.

24 Aralık 1952 : “Anayasayı Yaşayan Dile Çevirmek” şeklinde adlandırılan yasa önerisi ile 1945 yılında türkçeleştirilmiş olan anayasa metni, yürürlükten kaldırıldı. 24 Nisan 1924’te kabul edilmiş olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yeniden uygulamaya kondu, anayasadaki öztürkçe kelimeler ayıklandı. ( Örneğin; “bakanlıklar”, “vekalet” oldu, Genelkurmay Başkanlığı’nın adı “Erkan-ı Harbiye-yi Umumi Reisliği” şeklinde değiştirildi ).

21 Ocak 1953 : Petrollerimizin işletilmesiyle ilgili ilk anlaşma bir ABD şirketiyle yapıldı.

9 Nisan 1953 : Maliye Bakanı Hasan Polatkan, döviz açığının 553 milyon dolar olduğunu açıkladı.

14 Nisan 1953 : Döviz alım-satımı serbest bırakıldı.

17 Nisan 1953 : Ev kiralarına yüzde 100, dükkan kiralarına yüzde 150 zam yapıldı.

30 Mayıs 1953 : Sovyetler Birliği hükümeti Türkiye'ye bir nota verdi. Türkiye'den toprak talebi olmadığını, dostluk ilişkisi kurmak istediklerini bildirdi.

8 Temmuz 1953 : Millet Partisi irticai faaliyet gerekçesiyle kapatıldı, mallarına el kondu.

21 Temmuz 1953 : Profesörlerin politika ile uğraşmalarını yasaklayan kanun kabul edildi.

27 Temmuz 1953 : 2 milyondan fazla insanın öldüğü Kore Savaşı sona erdi.

9 Eylül 1953 : Millet gazetesi başyazarı Nurettin Ardıçoğlu 3 sene 2 ay, yazı işleri müdürü Hüsnü Söylemezoğlu 2 sene 1 ay hapse mahkum oldu.

14 Aralık 1953 : Hükümet, CHP’nin menkul ve gayrı menkullerinin Hazineye devredilmesine yönelik yasayı çıkardı.

Aralık 1953 : CHP’nin Ulus Gazetesi’ne el konuldu.

18 Ocak 1954 : Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu kabul edildi.

27 Ocak 1954 : Millet Partisi yöneticileri birer gün hapis cezasına çarptırıldı.

27 Ocak 1954 : 6234 sayılı yasayla Köy Enstitüleri kapatıldı. (Köy Enstitülerinin yurdumuza katkısına ilişkin özet bilgi EK-3’te sunulmuştur).

24 Şubat 1954 : İstanbul'da sıcaklık -6 dereceye düştü. Tuna Nehri'nden koparak Karadeniz'e ulaşan ve daha sonra İstanbul Boğazı'na inen buzlar Boğazı ve limanı kapladı. Deniz trafiği durdu.

7 Mart 1954 : Petrol işletmeciliğini yabancı sermayeye açan ve Max Ball adlı bir yabancının hazırladığı Petrol Yasası Meclis'te kabul edildi.

8 Mart 1954 : Basını sıkı kontrol altına alan ve basın suçlarına yönelik cezaları yükselten Basın Kanunu kabul edildi. Hakaretle suçuyla yargılananlara iddialarını mahkemede ispat hakkı tanınması isteği reddedildi.

14 Mart 1954 : Demokrat Parti’den istifa ederek CHP’ye geçen Adnan Menderes’in yeğeni Özdemir Evliyazade, Cumhurbaşkanı Calal Bayar'a hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı.

18 Nisan 1954 : Mersin'de seçim konuşması yapan ana muhalefet lideri İnönü DP'lilerin saldırısı ile engellendi, İnönü alandan zorlukla kaçırılıp kurtarılabildi.

2 Mayıs 1954 : Genel seçimler yapıldı. Oyların 57,6’sını alan Demokrat Parti 503 sandalye kazanırken, 35,4 oy alan CHP sadece 31 milletvekili çıkarabildi.

14 Mayıs 1954 : TBMM ilk toplantısını yaptı.Celal Bayar yeniden cumhurbaşkanı seçildi. Adnan Menderes, kabineyi kurmakla görevlendirildi. Seçimlerden hemen sonra Celal Bayar “İnce demokrasiye paydos” söylemiyle, antidemokratik yasalarla tedbirlerin sürdürüleceğinin altını çiziyordu.

30 Mayıs 1954 : Muhalefet lideri Osman Bölükbaşı’yı seçen Kırşehir, ceza olarak il olmaktan çıkarılıp ilçe yapıldı. Bununla da yetinilmedi ve bölünerek eski ilçelerinden bir kısmı ile Nevşehir ili kuruldu.

14 Haziran 1954 : Seçimlerde CHP’ye oy veren Malatya ceza amacıyla bölünerek Adıyaman ili kuruldu.

21 Haziran 1954 : Demokrat Parti kendi kadrolarını kurmak için devlette tasfiyeye yöneldi.Yeni çıkarılan bir yasayla hükumete, 60 yaşını ya da 25 hizmet yılını doldurmuş yargıç ve profesörleri emekliye ayırma yetkisi verildi.

5 Temmuz 1954 : Memur Tasfiye Yasası, çıktı. Artık; memurlara bir süre için işten el çektirebilecek ya da emekli edilebilecek.

7 Ağustos 1954 : Millet gazetesi sahibi Fuat Arna, bir yazısında Başbakan Adnan Menderes'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı.

18 Ağustos 1954 : Millet gazetesi yazarı Nurettin Ardıçoğlu ile yazı işleri müdürü Hüsnü Söylemezoğlu gazetede çıkan bir yazıdan dolayı 7'şer ay hapis cezasına çarptırıldılar.

21 Ağustos 1954 : Liseler 11 sınıfa indirildi.

28 Ağustos 1954 : Emekli General Sadık Aldoğan tutuklandı. Gerekçe; Millet Gazetesine yazdığı bir yazıda adliyenin manevi kişiliğine hakaret etmek.

23 Eylül 1954 : Yeni Ulus gazetesindeki yazıları nedeniyle Hüseyin Cahit Yalçın, Cemal Sağlam, İbrahim Cüceoğlu hapis, Nihat Erim para cezasına çarptırıldı.

1 Aralık 1954 : Demokrat Parti’ye muhalif Yeni Ulus Gazetesi’nin yazarlarından Hüseyin Cahit Yalçın, “Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği” gerekçesiyle 26 ay hapse mahkum edildi ve 79 yaşında hapse girdi.

1 Nisan 1955 : Kıbrıs’da EOKA terör örgütü faaliyetlerine başladı.

8 Nisan 1955 : İstanbul'da hane başına 100 gram kahve dağıtımına başlandı. Kahve alanlar, muhtarların hazırladığı listeleri imzaladı.

14 Mayıs 1955 : Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkeler yeni bir askeri ittifak içeren Varşova Paktı'nı imzaladılar.

20 Mayıs 1955 : Akis dergisi yazı işleri müdürü Cüneyt Arcayürek tutuklandı.

9 Haziran 1955 : Türk bayrağını yırtmaktan sanık 4 Amerikalı beraat etti.

10 Haziran 1955 : İstanbul Hilton Oteli açıldı. 2,5 yılda biten otelde 300 oda, 500 yatak bulunuyor.

23 Haziran 1955 : Hükümete muhalif Akis Dergisi’nin yazı işleri müdürü Cüneyt Arcayürek “Hükümetin nüfuzunu kıracak neşriyat yapması ve bu suçu işlemekte devam etmesi ihtimalinin bulunması” gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

20 Temmuz 1955 : Polis CHP İsparta İl Kongresini dağıttı. Genel Sekreter Kasım Gülek kürsüden indirildi.

Ağustos 1955 : Karadeniz gezisine çıkmış olan CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Sinop'ta tutuklanarak İstanbul'a getirildi ve bir gün hapiste kaldı. (Ertesi yıl benzer bir geziye kalkışması ve Rize'de dükkân sahiplerinin elini sıkması, gösteri yürüyüşü sayılarak 6 ay hapse mahkûm olacaktır).

5 Eylül 1955 : (Daha sonraki yıllarda Demokrat Parti’nin bir tertibi olduğu ortaya çıkacak olduğu üzere) İstanbul Ekspress Gazetesi’nde Atatürk’ün Selanik’deki evine bomba atıldığı haberi yayınlandı.

6 Eylül 1955 : Atatürk’ün evine bomba atıldığı haberi üzerine, “Kıbrıs Türktür” cemiyetinin İstanbul Taksim Meydanı’nda düzenlediği açık hava toplantısı, 6-7 Eylül olaylarını başlattı. Çok önceden planlanan gösteriler, kısa zamanda Rum vatandaşların işyeri ve evlerine yönelik yağmaya dönüştü. İstanbul, Ankara, İzmir’de sıkıyönetim ilan edildi.

7 Eylül 1955 : Olaylar diğer kentlere de sıçradı TBMM olağanüstü toplandı.
Hükümet kendi tertibi olan olayları muhaliflerinin üzerine yıkmak, bir taşta iki kuş vurarak onlardan da kurtulmak amacıyla yeni bir planı uygulamaya koydu. Emniyet Amirlikleri’nce komünist olarak bilinen 48 kişi, tahrik ve tahrip suçlamasıyla tutuklanıp Harbiye’ye getirildi. İdam talebiyle yargılanması öngörülen bu kişiler arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Dr. Can Boratav, Asım Besirci, Hasan İzzettin Dinamo da bulunuyordu.

9 Eylül 1955 : İstanbul’da 3, Ankara ve İzmir’de birer askeri mahkeme kuruldu.

10 Eylül 1955 : İçişleri Bakanı Namık Gedik ile İstanbul Emniyet Müdürü Alaaddin Eriş görevlerinden istifa etti.

12 Eylül 1955 : TBMM sıkıyönetimi 6 ay uzattı.

16 Eylül 1955 : İzmir'de Sabah Postası gazetesi kapatıldı, gazete sorumlu yazı işleri müdürü ve başyazarı Orhan Rahmi Gökçe tutuklandı.

19 Eylül 1955 : Muhalif yayınlarından dolayı Ankara’da Ulus Gazetesi süresiz, İstanbul’da ise Hergün, Hürriyet ve Tercüman gazeteleri 15 gün süreyle kapatıldı.

15 Ekim 1955 : Demokrat Parti’de muhalefet yaptığı gerekçesiyle 9 milletvekili partiden ihrac edildi. Onları destekleyen 10 milletvekili de kendi isteği ile partiden ayrıldı. “Onbirler Hareketi” diye anılan bu milletvekilleri, bakanlar hakkındaki iddialarda, “ispat hakkını yasaklayan kanunun” kaldırılmasını sağlayacak bir fıkranın anayasaya eklenmesini istiyorlardı. ( Gençler mantıkları almayacağı için konuyu anlamakta zorlanabilirler. Siyasiler hakkında bir iddia ileri sürenler hakaret suçuyla yargılanıp mahkum olmaktaydılar. Yargılanan kişiye iddiasını ispat hakkı tanınmamaktaydı. Reddedilen, bu hakkın tanınması isteğiydi).

24 Ekim 1955 : (Nazlı Ilıcak ile Ömer Çavuşoğlu’nun babası olan) Bayındırlık Bakanı Muammer Çavuşoğlu, 6/7 Eylül olaylarında uğradıkları kayıplar dolayısıyla, İzmir'deki Yunan Konsolosluğu'na, (suçluluk psikozu içerisindeki hükümet adına resmi özür yerine geçmek üzere) Yunan Bayrağı çekti ve uluslarası düzeyde özel bir yalakalık örneği verdi..

17 Aralık 1955 : Ankara ve İzmir’de sıkıyönetim kaldırıldı.

20 Aralık 1955 : Demokrat Parti’den ayrılan 19 milletvekili, Hürriyet Partisi’ni kurdular.
5 Şubat 1956 : Meriç ve Tunca nehirleri dondu; Yeşilköy ve Mecidiyeköy'e kurtlar indi ve İstanbul halkı ekmeksiz kaldı.
8 Şubat 1956 : Ekonomik sıkıntılar nedeniyle gazetelerin sayfaları 6'ya indirildi.
2 Mart 1956 : Cumhurbaşkanına hakaretten sanık Ulus gazetesi yazarı Şinasi Nahit Berker 1 yıl hapse mahkum oldu
8 Nisan 1956 : Başbakan Adnan Menderes , muhalefeti, "Siyasi sapıklık, sahte ihtilalcilik, inkarcılık, adi ve alçak iftiracılık, sahte hürriyetçilik ve tedhişçilik"le suçladı.
29 Nisan 1956 : Ankara'da gazeteciler Oktay Ekşi, Hikmet Tanılkan, Altan Öymen, Aydın Köker ve Seyfettin Turhan götürüldükleri Çankaya Karakolunda hakarete uğradılar.
1 Mayıs 1956 : 6-7 Eylül olaylarında zarar gören kiliselere 10 milyon lira avans verildi.
31 Mayıs 1956 : CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, "Adım adım mutlakıyete gidiyoruz " dedi.
7 Haziran 1956 : Demokrat Parti hükümetinin hazırladığı yeni Basın Kanunu Mecliste kabul edildi. Hürriyet Partisi adına konuşan Turan Güneş, "Bu kanunla, değil basın özgürlüğü, basın bile kalmayacak" dedi.
9 Haziran 1956 : Basına baskılar sürüyor; Halk gazetesi toplatıldı.
14 Haziran 1956 : CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, TBMM'nin manevi şahsına hakaret ettiği gerekçesiyle 1 yıl hapse ve 4 ay Bursa'da ikamete mahkum oldu.
15 Haziran 1956 : En etkili muhalif yayınlardan haftalık Akis dergisi toplatıldı.
27 Haziran 1956 : Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu görüşmelerinde, İnönü: "Aramızdaki farkı bilelim. Biz mutlakiyetten bugüne geldik, siz bugünden mutlakiyete gidiyorsunuz." dedi. Muhalefet topluca salonu terk etti. Tasarı DP'lilerin oylarıyla yasalaştı.
22 Temmuz 1956 : Akis dergisinin yine toplatıldı.
30 Temmuz 1956 : Ordu, Giresun ve Trabzon'da Cumhuriyet Halk Partililerin siyasi toplantı yapmalarına izin verilmedi.
4 Ağustos 1956 : Ulus gazetesi toplatıldı.
13 Ağustos 1956 : Bakanlar Kurulunca ortaokullarda din dersi okutulmasına karar verildi.
14 Eylül 1956 : Akis dergisi toplatıldı.
28 Eylül 1956 : Maliye, İstanbul'da hazineye ait 10 bin arsa ve 500 binayı satışa çıkardı.
11 Şubat 1957 : CHP Genel Başkanı İnönü’nün damadı ve Akis Dergisi başyazarı Metin Toker tutuklanarak cezaevine girdi.

14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara'da Kocatepe camii'nin yapımı için cami yaptırma derneği'ne 100.000 TL bağış yaptı.

11 Nisan 1957 : Halk gazetesi sahibi Ratip Tahir Burak, bir karikatürü nedeniyle tutuklandı.

17 Nisan 1957 : Atatürk Orman Çiftliğinden arazi satılabilmesine olanak tanıyan kanun kabul edildi. (Atatürk’ün elleriyle oluşturduğu ve Türk halkına armağan olarak bıraktığı bu çiftliğin bugün yarıyarıya yağmalanmış olmasına yol açan süreç de böylece başlamış oldu).
6 Mayis 1957 : Istanbul, Ankara, Eskisehir, Adana ve Bursa'da işçi sendikalari kapatildi.
11 Mayıs 1957 : Zaman Gazetesi'nden Nusret Safa Coşkun ve Rıfat Ekinci birer yıl hapse mahkum oldular.
19 Mayıs 1957: Kayseri'de halka yaptığı açıklamada Menderes, DP'nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını belirterek öğündü.
27 Mayıs 1957 : Demokrat İzmir gazetesi 1 ay süreyle kapatıldı.
31 Mayıs 1957 : Bakırköy Derbi Lastik Fabrikası hammadde yokluğundan kapandı, 720 işçi işsiz kaldı.
1 Temmuz 1957 : 30 Haziran 1954 tarihinde ilçe yapılan Kırşehir yeniden İl yapıldı.
2 Temmuz 1957 : CMP Genel Başkanı ve Kırşehir milletvekili Osman Bölükbaşı tutuklandı.
6 Temmuz 1957 : Hükümet, İstanbul Gazeteciler Sendikası'nı bir süre için kapattı.
20 Ekim 1957 : DP’nin din istismarı hızlanıyor. Menderes Adana’da yaptığı seçim konuşmasında “ İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camiini de ikinci bir kâbe yapacağız” dedi.
27 Ekim 1957 : Genel Seçimler yapıldı. Oyların 47,9’unu alan DP 419, 41,1’ini alan CHP: 173, 7,1’ini alan CMP (Cumhuriyetçi Millet Partisi) 4, 3,8’ini alan HP (Hürriyet Partisi) 2 ve bağımsızlar 2 milletvekili çıkardı.
27 Ekim 1957 : ’57 seçimleri 1946 seçimleri ile birlikte tarihimizin en şaibeli seçimleridir. İktidarın tertip, baskı ve sandık hileleri tepkilere, kan akmasına neden olmuştur. En vahim olaylar Gaziantep’te yaşanmış, seçimi ilkönce CHP’nin kazandığı ilan edilmiş, sonra bu karar değiştirilmiştir. Bu olayın yarattığı tepkiler iki gün sonra CHP’lilerin Cumhuriyet Bayramı kutlama alanına sokulmaması nedeniyle doruğa çıkmış, ayaklanmaya dönüşmüştür. Olayları yatıştırmak amacıyla askerî uçaklara kent üzerinde alçak uçuş yaptırmak dahil her yöntemi kullanmak gerekmiştir. Aralarında Ali İhsan Göğüş ve Cemil Sait Barlas gibi önde gelenlerin de bulunduğu CHP’liler tutuklandılar ve 5,5 ay hapiste kaldılar.
29 Ekim 1957 : Gaziantep olayları ile seçim günü Mersin’de bir CHP’linin öldürülmesi olayına yayın yasağı konuldu.
1 Kasım 1957 : Yeni meclisin toplanacağı bugün halkın tepkisinden çekinen iktidar başta meclisin çevresini tanklarla çevirmek dahil kentin tüm önemli noktalarına askerî birlikler yerleştirdi.
1 Kasım 1957 : TBMM, 11. Dönem çalışmalarına başladı. İstanbul Milletvekili Celal Bayar 413 oyla, 3. defa Cumhurbaşkanlığına seçildi. Kabineyi kurmakla Adnan Menderes görevlendirildi.
28 Kasım 1957 : Hürriyet Partisi fesih kararı aldı. CHP ile güç birliğine karar verildi.
27 Aralık 1957 : Basının TBMM çalışmalarına ilişkin haberlerini kısıtlamak üzere Meclis iç tüzüğünde yapılan değişiklikleri eleştiren Anayasa Profesörü Hüseyin Nail Kubalı, hükümet tarafından İstanbul Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırıldı.
28 Ocak 1958 : Kıbrıs'ta Türklere yönelik şiddet olayları meydana geldi. İngiliz askeri Türklere karşı ilk defa silah kullandı.
Mart 1958 : Demokrat Parti örgütlerinin ramazan ayı boyunca camilerde düzenlediği mevlitlerin propaganda amacıyla devlet radyosundan naklen yayını uygulaması başlatıldı.
9 Nisan 1958 : CHP'nin yayın organı olan Ulus Gazetesi üçüncü kez bir ay süreyle kapatıldı. Kapatmaya, Ankara Milletvekili Bülent Ecevit'in bir yazısı yol açtı. Gazetenin sorumlu müdürü Ülkü Arman 1 yıl, karikatürcü Halim Büyükbulut da 14 ay hapis cezası aldı.
30 Nisan 1958 : Et sıkıntısını gidermek için Yeni Zelanda'dan koyun eti dışalımı yapıldı.
6 Mayıs 1958 : Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Nihat Subaşı 8 aylık hapis cezasını yatmak üzere cezaevine girdi.
7 Mayıs 1958 : Ulus gazetesi yazarı Şinasi Nahit Berker 8 ay yatmak üzere cezaevine girdi
8 Mayıs 1958 : Yeni Gün gazetesi yazı işleri müdürü Erdoğan Tokatlı 34 gün yatmak üzere cezaevine girdi.

8 Mayıs 1958 : Sıkıyönetim kararlarına uymadığı iddiasıyla Milliyet gazetesi 15 gün süreyle kapatıldı.
9 Mayıs 1958 : Yeni Gün gazetesi ve Akis dergisi birer ay kapatıldı. Yazı işleri müdürleri Altan Öymen 10 ay, Tarık Holulu 16 ay hapis cezasına çarptırıldı.
14 Mayıs 1958 : Akis Dergisi sorumlu müdürü Ziya Ademhan 1 yıl hapse mahkum oldu.
28 Mayıs 1958 : Eskişehir'de Hür Bilek gazetesinin sahibi Abdülkadir Gürol ile yazarı İsmail Aras 1'er yıl hapis cezasına çarptırıldı; gazete 1 ay süreyle kapatıldı..
28 Mayıs 1958 : Akis dergisi yazı işleri müdürü Yusuf Ziya Ademhan 3 yıl, başyazarı Metin Toker 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı; dergi de 3 ay kapatıldı.
28 Mayıs 1958 : Basın suçlularının affı tasarısı, DP'lilerin oyu ile reddedildi.
2 Haziran 1958 : İnönü'nün, İstanbul CHP Merkezi'nde yaptığı basın toplantısındaki demecine yayın yasağı konuldu.
5 Haziran 1958 : Lüleburgaz'da yayımlanmakta olan Özdilek gazetesinin sahibi ve başyazarı Gültekin Arda 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.
6 Haziran 1958 : Basına baskılar sürüyor; Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Ülkü Arman ile aynı gazetenin yazarı Oktay Verel 1'er yıl, cezaevinde bulunan Şinasi Nahit Berker'le Nihat Subaşı da 4'er ay hapis cezasına çarptırıldı.
25 Haziran 1958 : CHP Ankara Milletvekili Bülent Ecevit'in bir yazısı nedeniyle, Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Ülkü Arman 1 yıl hapse mahkum oldu; gazete 1 ay kapatıldı.
12 Temmuz 1958 : Temmuz 1958'de Kıbrıs'ta olaylar tırmanıyor. Beş Kıbrıslı Türk pusuya düşürülerek öldürüldü.
14 Temmuz 1958 : Irak'ta darbe gerçekleşti, Kral Faysal ve Başbakan Nuri Sait Paşa öldürüldüler. (DP yöneticileri bu olaydan çok etkilenmiş, benzer bir olayın Türkiye’de de olabileceği konundaki derin endişeleri ile dengeleri iyice bozulmuştur).
16 Temmuz 1958 : Ortadoğu'daki muhtemel karışıklıklara müdahale etmek amacıyla 11 bin ABD askerinin İncirlik üssüne indirilmesine başlandı.
19 Temmuz 1958 : Nükleer silah taşıyan ABD uçakları İncirlik üssüne indi.
2 Agustos 1958: Uluslararası Para Fonu (IMF) baskısıyla, Cumhuriyet tarihinin en yuksek orandaki devaluasyonu yapilarak 1 dolar 2,80 TL’den 9 TL’ye çıkarıldı. Devalüasyon orani yüzde 221 oldu.
4 Ağustos 1958 : IMF Turkiye'ye 250 milyon dolar kredi verdi.
6 Eylül 1958 : Başbakan Adnan Menderes, "İdam sehpalarında can verenlerden ders alsalar ya…" diyerek muhalefeti tehdit etti.
7 Eylül 1958 : CHP Genel Başkanı İnönü, "Sehpalar kurulursa nasıl işleyeceğini kimse bilemez" diyerek başbakana cevap verdi.
9 Eylül 1958 : İzmir’in Kurtuluş Günü törenlerine siyasî parti temsilcilerinin katılması, iktidar aleyhine ve CHP lehine tezahürat yapılacağı endişesiyle yasaklandı.
21 Eylül 1958 : Başbakan Menderes, CHP'nin parti olmadığını, İsmet İnönü'nün siyaseti bırakması gerektiğini, basının istediğini yazamayacağını söyledi
22 Eylül 1958 : İnönü, "Demokrasiye paydos demeye Demokrat Parti genel başkanının gücü yetmeyecektir" şeklinde cevap verdi.
12 Ekim 1958 : Başbakan Adnan Menderes yurttaşlara muhalefetin kin ve
husumet cephesine karşı bir “ Vatan Cephesi “kurmaları çağrısında bulundu. DP iktidarı ülkede demokratikleşmeyi sağlamak iddiasıyla gelmiş, ancak uygulamasıyla ülkede cepheleşmeyi arttırmış, kendi dışındaki siyasi güçleri tasfiye etmeye çalışmıştı. Bu uygulamalardan birisi de, vatandaşları ancak CHP’ye karşı olmakla vatansever kabul eden bu uygulamadır. O tarihten sonra ülkenin her yanında Vatan Cephesi örgütleri kurulmaya başlandı. Üyeler aslında DP'ye üye oluyorlar, fakat katıldıkları örgüte “Vatan Cephesi” deniyordu. Vatan Cephesi kuranların ve katılanların adları her gün radyoda tek tek okunuyordu. Rakipsiz tek yayın organı olan devlet radyosunda (çoğu uydurma olduğu iddia edilen) bu listelerin her gün ve dakikalarca okunması, vatandaşta sıkıntı ve tepkinin yanı sıra siyasal gerilimi de büsbütün artıran bir kampanyaydı.
DP ve CHP’lilerin kahvehanelerini dahi ayırdıkları gözlenmeye başladı.
18 Ekim 1958 : Zile’yi ziyaret eden İnönü’nün karşılanmaması için ev ve işyerlerinden çıkmaları Kaymakam tarafından yasaklanmaya çalışılan halkla güvenlik güçleri arasında uzun süren çatışmalar yaşandı. Halka karşı tazyikli su, cop/dipçik, göz yaşartıcı bomba kullanıldı, havaya ateş açıldı.
19 Ekim 1958: Başbakan Menderes, Said-i Nursî’nin yaşadığı Emirdağ’da Nurcular tarafından hilafet ve saltanatı temsil eden iki tuğralı, yeşil bayrak açılarak karşılandı. Menderes’in Emirdağ’ı bu ziyaretini özel bir destek işareti olarak değerlendiren Said-i Nursî, bu olaydan sonra ülke içinde gezilere başladı. ( Menderes Risale-i Nurların ilk kez serbestçe basılması için 1956’da talimat vermiş ve kağıt tahsisi yapmıştı).
3 Kasım 1958 : CHP'nin yayın organı Ulus gazetesi 1 ay süre ile tekrar kapatıldı.
30 Kasım 1958 : İnönü'nün damadı Metin Toker, Akis Dergisi’ndeki bir yazıdan dolayı ikinci kez bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
( DP hükümeti Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, TBMM’de bir soru üzerine, Demokrat Partinin ilk sekiz yıllık hükümet dönemi içerisinde 811 gazeteciye toplam 57 yıl hapis cezası verilmiş olduğunu açıkladı).
21 Ocak 1959 : Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ulus Gazetesi’ndeki bir yazısı nedeniyle kendisi ve yazı işleri müdürü Ülkü Arman birer yıl hapse mahkum oldu; gazete bir ay süreyle kapatıldı.
22 Ocak 1959 : Demokrat İzmir Gazetesi yazı işleri müdürü Şeref Balçık'a 15 gün, gazetenin sahibi Adnan Düvenci'ye 1 yıl mahkûmiyet cezası verildi.
26 Ocak 1959 : 17 gün hapis cezasına çarptırılmış olan Ankara Telgraf gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü Fethi Giray cezaevi'ne girdi.
17 Şubat 1959 : Başbakan Menderes'i Londra'ya götüren uçak, Gatwick Kasabası yakınlarında düştü. 14 kişinin öldüğü kazada Başbakan Adnan Menderes kurtuldu. ( Olayın Türkiye'de duyulması üzerine, iktidar ile muhalefet arasındaki gerginlik bir anda yerini ılımlı bir ortama bıraktı. Ancak bu bahar havası fazla sürmedi).
20 Şubat 1920 : Yurda dönen Menderes boğa ve develerin dahi kesildiği görkemli törenlerle karşılandı. Uçak kazasından kurtulmuş olması nedeniyle taraftarları arasında adeta evliya mertebesinde kabul edilen Menderes Eyüp Sultan’a gitti, yanında büyük bir kalabalıkla türbede dua etti, dağıtılmak üzere resimler çektirdi.
2 Mart 1959: Menderes’in müsteşarı (mason) Ahmet Salih Korur, Eyüp Sultan Cami’sinin avlusunda büyük bir iftar yemeği verdi. Korur’un imzasıyla davetlilere gönderilen iftar çağrıları, 2 Mart 1959 değil, 2 Ramazan 1378 tarihini taşıyordu.
5 Mart 1959 : Türkiye ile ABD arasında ikili bir askeri bir antlaşma imzalandı. ABD'nin diğer Bağdat Paktı ülkeleriyle de imzaladığı bu ikili antlaşmaya göre, bu ülkelere doğrudan ya da dolaylı bir saldırı söz konusu olduğunda, ABD ülkenin isteği üzerine gerektiğinde silahlı kuvvetlere de başvurarak yardımda bulunacaktı. Bu maddede yer alan “dolaylı saldırı” kavramının, Irak’ta yaşanmış olan darbe benzeri bir tehditle karşılaşıldığında ABD’nin mevcut iktidarın yardımına koşacağı anlamına geldiği yorumu yapıldı. Çünkü NATO antlaşması çerçevesinde, ABD’nin bir “dış saldırı” konusunda zaten yardım taahhütü bulunmaktaydı.
11 Mart 1959 : Vatan gazetesinden alıntıladığı bir yazıdan dolayı, Ulus gazetesi Yazı işleri müdürü Ülkü Arman 1 yıl 4 ay hapse, 4 000 lira ağır para cezasına mahkum edildi. Ayrıca Ulus gazetesi1 ay süreyle kapatıldı.
12 Mart 1959 : Haber gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü Vedat Refiioğlu'na usulsüz tekzip yayımlamaktan 12 gün hapis cezası verildi
13 Mart 1959 : Amerikalı gazeteci Pulliam'ın Türkiye hakkında yazdığı bir yazıyı Ulus gazetesinde yayımladığı gerekçesiyle gazetenin yazı işleri müdürü Erman'a 16 ay hapis cezası verildi; Ulus bir ay kapatıldı.
20 Mart 1959 : Akis Dergisi yazı işleri müdürü Yusuf Ademhan 12 ay hapis cezasına mahkum edildi. Dergi bir ay süreyle kapatıldı.
23 Mart 1959 : Ankara'da yayınlanan Öncü gazetesi süresiz olarak kapatıldı.
26 Mart 1959 : Akhisar'da çıkan İbret gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü Mustafa Deral, yayım yoluyla hakaretten 10 ay hapis cezasına hüküm giydi.
15 Nisan 1959 : Başbakan Menderes bindiği Giresun ve refakatindeki Gelibolu muhripleri ile İspanya’ya gitti. Bu, bir örneği daha önce ve daha sonra hiç görülmemiş pahalı bir görgüsüzlük örneği olarak tarihe geçti.
25 Nisan 1959 : CHP'li Kemal Satır'ın yaptığı konuşmayı yayımladığı için Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Beyhan Cenkçi 10 ay hapis cezasına mahkum edildi. Ulus gazetesi bir ay süreyle kapatıldı.
29 Nisan 1959 : Tekzipleri usulüne uygun yayınlamadıkları için, Demokrat İzmir gazetesi yazı işleri müdürü Şeref Balçık 14 gün, İstanbul Havadis gazetesi yazı işleri müdürü Hamdi Tezkan 12 gün hapis cezası aldı.
30 Nisan 1959 : İsmet İnönü'nün Uşak gezisinde olaylar çıktı. İnönü’nün Kurtuluş Savaşı'nda karargâh olarak kullandığı evi ziyaret etmesi, Uşak Valisi tarafından önlenmek istendi. Valinin bu yasadışı buyruğunu kabul etmeyen Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı aynı gün görevden alındılar. Polis, halkı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullandı. Akşam Uşak iline civardan DP'li partizanlar getirildi.

1 Mayıs 1959 : Uşak’tan ayrılmak üzere tren istasyonuna gitmekte olan İnönü'nün arabası önü kesilerek durduruldu. İnönü arabadan inip, yaya olarak istasyona giderken arkasından başına taş atıldı, İnönü başından kan akarak trene ulaştı ve İzmir'e gitti. İzmir'de CHP'nin yapmak istediği toplantı engellendi. DP'li partizanlar, Demokrat İzmir Gazetesi'ni bastılar, matbaa makinelerini parçaladılar.

2 Mayıs 1959 : İzmir'de CHP Genel Başkanı ve ana muhalefet lideri İsmet İnönü'yü karşılamaya gelenleri jandarma dağıttı; 10 kişi yaralandı; olaya yayım yasağı kondu. (Gençlere bu yayın yasağının pratik yansımalarını aktaralım. Muhalif gazeteler yayını yasaklanmış haberlerin yerleri gazetelerde boş bırakırlar, bu nedenle belirli yerleri boş / bembeyaz gazeteler çıkardı).

4 Mayıs 1959 : CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün arabası İstanbul Topkapı'da Trafik Müdürü tarafından durduruldu. Çevrede organize olarak toplanmış ve içirilmiş zorbalar tarafından araba sarıldı. Bir binbaşının olaya müdahale edip askerlere emir vermesi sonucu İnönü son dakikada linç edilmekten kurtuldu. Olaya yayım yasağı kondu. Aynı gün Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleri protesto amacıyla Meclis oturumuna katılmadılar.

11 Mayıs 1959 : Bursa'da yayımlanan Yeni Ant gazetesinden Derviş Sami Taşman ve Fethi Taşman da 1 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldılar.

20 Mayıs 1959 : Vatan gazetesi yazarlarından Sadun Tanju, saldırıya uğradı

27 Mayıs 1959 : Ankara'da yayımlanan Zafer ve Yenigün gazeteleri ve Ulus gazetesi 1 ay süreyle kapatıldı. Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Ülkü Arman, Bülent Ecevit'in bir yazısı nedeniyle 10 ay hapis cezası aldı.

3 Haziran 1959 : Polis Zonguldak Maden İşçileri Kongresini dağıttı.

3 Haziran 1959 : İzmir Demokrat gazetesi 1 ay kapatıldı. Gazeteci Adnan Düvenci ve Şeref Bakşık 16’şar ay hapis cezasına çarptırıldılar.

24 Haziran 1959 : Doğan Avcıoğlu’nun İran Şahı Rıza Pehlevi’ye ilişkin yazısı nedeniyle Akis dergisi hakkında dava açıldı.

8 Temmuz 1959 : Ulus gazetesinden Oktay Verel ve yazı işleri müdürü Beyhan Cenkçi birer buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ulus gazetesi bir ay süreyle kapatıldı.

13 Temmuz 1959 : Trabzon'da bir Amerikan üssü kuruldu.
29 Temmuz 1959 : İstanbul'da 3, Nazilli'de 1 gazeteci hapse mahkum edildi.
31 Temmuz 1959 : Türkiye (sonradan AB’ye dönüşecek olan) Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) üyelik için resmen başvurdu.
19 Eylül 1959 : İncelemelerde bulunmak için Çanakkaleye gelen CHP milletvekilleri İbrahim Saffet Omay ve Daniş Yurdakul’u taşıyan geminin limana yanaşması DP’liler tarafından engellendi ve İmroz’da indirildiler. Gece bir motorla gizlice İmroz’dan Çanakkale’ye geçen iki milletvekilinin gerek Geyikli’ye gelişlerinde gerekse döndükleri zaman İstanbul rıhtımında karşılanışlarında DP’li grupların saldırıları çatışma yarattı..
7 Kasım 1959 : CMP lideri Osman Bölükbaşı 10 ay hapse mahkum oldu.
16 Aralık 1959 : Vatan Gazetesi 1 ay süre ile kapatıldı.

1960
(1960 yılının 23 Ekim günü yapılacak olan nüfus sayımı ile cumhuriyet dönemimizde okur-yazar oranının yalnızca Demokrat Parti iktidarının 1995-60 döneminde gerilediği, 1955’te 41 iken 1960’da 39,5 e düştüğü görülecektir).

1 Ocak 1960 : Lüks otomobiliyle bir süredir yurt gezilerini sürdürmekte olan Said-i Nursi İstanbul'a geldi.

5 Ocak 1960 : Mersin’e gitmekte olan Menderes’in önüne Tarsus’ta elinde kasap bıçağı olan Ali Bayat adlı bir şahıs çıktı ve bacaklarının arasına sıkıştırmış olduğu beş yaşındaki çocuğu göstererek “uçak kazasından kurtulduğunuz için oğlumu size kurban edeceğim” dedi, son anda engellendi.

5 Ocak 1960 : Kim dergisi sorumlu yazı işleri müdürü Şahap Balcıoğlu Amerikalı gazeteci Eugene Pulliam’ın Türkiye hakkında yazdığı yazıyı yayımlamak suçundan yediği16 aylık cezasını çekmek üzere cezaevine girdi.

Ocak 1960 : Said-i Nursî’nin doğu illeri valilerine yazdığı bir mektup CHP’liler tarafından ele geçirilince basında yer aldı. Said-i Kürdî mektupta şunları söylemekteydi : “ Şark bölgesinde komünistliği 60 bin Nursî sayesinde önlemekteyim. Bu 60 bin talebenin içinde bir iki ahlaksız da çıkabilir. Bunları kitlemize mal etmek doğru değildir. Bu yüzden bölgenizde risale-i Nurlar toplattırılmamalıdır. Nasıl ki Arapça ezan okutturduk ve bu sayede Müslümanları Demokrat Parti cephesinde topladığımız malumunuzdur. Şimdi de dağıttığımız bu Risale-i Nurlarla komünizmle ve masonlukla savaşacağız. Müslüman Demokratların göstereceği yardıma güveniyorum. Bundan ötürü birkaç defa Ankara’ya gittim,Müslüman vekillerle görüştüm.. Bilhassa başvekil sayın Adnan Bey ve (Milli Eğitim Vekili)Tevfik ileri ve sayın (İçişleri Vekili) Namık Gedik’ten bu neticeyi tayin ettim…. Saidi Nursî “
25 Şubat 1960 : (Mehmet Barlas’ın babası) CHP'li Cemil Sait Barlas, 10 ay hapse mahkum oldu.
26 Şubat 1960 : Hükümet, İnönü'nün diğer birkaç milletvekili ile birlikte siyasî faaliyetleri nedeniyle dokunulmazlığının kaldırılmasını istedi.
7 Mart 1960 : Gazeteci Ahmet Emin Yalman, 15 ay 16 günlük mahkumiyetini çekmek üzere cezaevine girdi.
2 Nisan 1960 : Partisinin il kongresine gitmekte olan CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün bulunduğu tren, Kayseri’ye 32 km kala valinin emriyle askerî birlikler tarafından önü kesilerek durduruldu. Saatlerce süren bir sinir mücadelesini kazanan İnönü, Kayseri'de büyük bir kalabalık tarafından karşılandı.
3 Nisan 1960 : Ankara’ya dönüş yolunda Yeşilhisar’a uğramak isteyen İnönü’nün otomobili İncesu köprüsü üzerinde askeri kamyonlar ve askerlerin oluşturduğu barikatlarla kesildi. Saatler süren tartışmalardan sonra İnönü barikatları yürüyerek yardı ve geçti.
5 Nisan 1960 : CHP Meclis Grubu, yayınladığı bildiriyle, son olaylar üzerinde durarak, yurdun selameti bakımından seçimlerin bir an önce yapılmasını istedi.
7 Nisan 1960 : Başbakan Menderes Parti Grubunda konuştu: "Memleket bugün kabili idare olmaktan çıkmıştır. İşler çoktan laçka olmuştur. Adliye işlemez hale gelmiş, idare aciz düşmüştür..."
7 Nisan 1960 : CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün Kayseri gezisinde karşılaştığı engellemeler ve bunlara alet edilmeleri nedeniyle bazı subaylar ordudan istifa etti. İstifa eden subaylar tutuklanarak cezaevine konuldular.
12 Nisan 1960 : DP Grubu yayımladığı bildiri ile CHP'yi "silahlı ve tertipli ayaklanmalar hazırlamakla", bir kısım basını da bunu yalan ve çarpıtılmış haberlerle desteklemekle suçladı ve üç ayda işini bitirecek bir Tahkikat (Soruşturma) Komisyonunun kurulması yönünde kararın alındığını açıklıyordu.
18 Nisan 1960 : DP Bursa Milletvekili Mazlum Kayalar ve Denizli Milletvekili Baha Akşit'in, 'CHP'nin yıkıcı, gayri meşru ve kanun dışı faaliyetlerinin memleket sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetlerinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit ve memleketin her tarafında yagın bir halde görülen kanun dışı siyasi faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meseleleriyle adli ve idari mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere Meclis tahkikatı açılmasını isteyen önergeleri' kabul edildi.
Önergenin görüşülmesi esnasında Mecliste sert tartışmalar yaşandı. İnönü: " Biz demokratik rejimi kurduk. Bu demokratik rejimi, istikametinden ayırıp baskı rejimi haline getirmek tehli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam..." dedi.
27 Nisan 1960 : Meclis bünyesinde kurulan 15 üyeli Tahkikat Komisyonuna ek yetkiler veren kanun, uzun ve çetin tartışmalardan sonra kabul edildi. 12 CHP Milletvekili 3-6 , İnönü ise 12 oturum Meclis’ten çıkarılma cezası aldı. İnönü’nün konuşmasının tutanaklardan silinmesi kararı alındı. Oturumdan çıkarılma cezası alan CHP milletvekilleri direnince genel kurul salonundan polis zoruyla çıkarıldılar. Komisyonun ilk icraatı, ülkedeki tüm siyasal etkinliklerin ve Meclis görüşmelerinin yayınlanmasını yasaklamak oldu.
Kurulan komisyon; sivil ve askerî savcılarla yargıçların tüm yetkilerine sahip olacak, istediği ev ve kuruluşu basabilecek, öngördüğü evrak, belge ve eşyalara el koyabilecek, gazeteleri toplatabilecek ve matbaalarıyla birlikte kapatabilecekti. Komisyon kararlarına karşı gelmenin veya savsaklamanın cezası üç yıla kadar hapis olacaktı.
DP’nin yargı yetkisini özel bir heyete veren bu kararı açık bir anayasa ihlaliydi ve iktidardan düşüp yargılandıklarında sorumlu tutuldukları en ağır suçu oluşturdu.
28 Nisan 1960 : TBMM görüşmelerini haber yapmaya kalkışan tüm gazeteler toplatıldı.
28 Nisan 1960 : İstanbul Üniversitesi öğrencileri, üniversite merkez binasında hükümet aleyhine gösteri yaptı. Güvenlik güçleri, gösterilere müdahale etti. Güvenlik güçlerinin üniversiteden ayrılmasını isteyen rektör Sıddık Sami Onar , tartaklanarak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Polis çaresiz kaldı, ordu birlikleri çağrıldı. Gösterilerde, Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz polis ateşi sonucu vurularak öldü, 40 kişi yaralandı. Üniversiteden çıkıp Sirkeci’ye kadar ilerleyen gençlerin karşı tarafa geçmemesi için köprüler açılarak geçiş kesildi. Ankara ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi.
29 Nisan 1960 : Ankara’da Siyasal Bilgiler ile Hukuk Fakültesi öğrencileri de eyleme geçtiler. İstanbulda’ki eylemler de sürdü. Ankara ve İstanbul üniversiteleri 1 ay süreyle kapatıldı.
30 Nisan 1960 : Gençlerin protesto eylemleri sırasında tank üzerinden düşen Nedim Özpulat adlı genç öldü. İstanbul'da bir gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ali Ulvi'nin karikatürü nedeniyle Cumhuriyet gazetesi 10 gün süreyle kapatıldı.
2 Mayıs 1960 : NATO Bakanlar Konseyi İstanbul'da toplandı. Protesto gösterileri yapıldı.
3 Mayıs 1960 : Emekli olmak üzere izne ayrılan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel, yazılı olarak hükümeti uyarmak istedi. Bu mektup ihtilalden sonra açıklanmıştır. ( Mektup EK – 4’te yer almaktadır).

4 Mayıs 1960 : Yeni Sabah gazetesi 10 gün süreyle kapatıldı. Demokrat İzmir gazetesinden 16 kişi mahkum oldu.
5 Mayıs 1950 : Demokrat Partililer hükümete destek için Ankara Kızılay'da bir gösteri düzenlemeye karar verdiler. İktidara karşı gençler de aynı gün, aynı saat, aynı yerde gösteri yaptılar. ( Gençlerin bu eylemi yapabilmek için “fısıltı gazetesi” denilen yöntemle haberleşmede kullandıkları 555 K, yani “beşinci ayın beşinde, saat beşte, Kızılay’da” parolası siyasî tarihe geçmiştir). Dolayısıyla DP’nin gösteri planı geri tepmiş oldu ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve başbakan Adnan Menderes alanda protestolarla karşılandı.
6 Mayıs 1950 : 555K gösterilerinin fotoğraflarını ve haberini yayımladığı gerekçesiyle Zafer gazetesi 1 hafta kapatıldı.
6 Mayıs 1950 : Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel görevinden izinli olarak ayrıldı.
9 Mayıs 1960 : Hür Adam gazetesi 10 hafta kapatıldı
16 Mayıs 1960 : Milli Eğitim Bakanlığı 19 Mayıs gösterilerini yasakladığını açıkladı.
18 Mayıs 1960 : Akşam gazetesi 20 gün süreyle kapatıldı.
21 Mayıs 1960 : Harp Okulu öğrencileri Ankara'da, hükümet aleyhinde sessiz bir yürüyüş yaptılar. Önlem olarak Harp Okulu öğrencileri tatile gönderildiler.
22 Mayıs 1960 : Haberleşmeye sansür koyan Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, beş kişinin bir araya gelerek dolaşmasını yasakladı.
25 Mayıs 1960 : Meclis, 20 Haziran 1960 tarihine kadar tatil edildi. Bugünkü birleşimdeki konuşmaların yayınlanması yasaklandı.
27 Mayıs 1960 : 27 MAYIS İHTİLALİ... Türk Silahlı Kuvvetleri idareyi ele aldı. Meclis feshedildi. Yeni anayasa ve demokratik müesseselerin kurulması hazırlığına başlanıldı.
28 Mayıs 1960 : Cumhurbaşkanı Celal Bayar istifa etti. Tarafsız kişilerden (3 asker, 14 sivilden) oluşan bir hükümet kurulduğu duyurldu.
29 Mayıs 1960 : DP İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik, tutuklu bulunduğu Harp Okulu'nda pencereden atlayarak intihar etti. Gözaltına alınmış olan 150 kişi Yassıada'ya getirildi.

EK – 1 : DP’NİN VE 27 MAYIS’IN ÖZET BİR DEĞERLENDİRMESİ

DP'nin belleklerde kalmış olan güçlü ve başarılı yönü ekonomik kalkınmada büyük bir canlılık ve heyecan yaratabilmesiydi. Bu yönden kusuru ise, kalkınmayı plansız yapması ve Maliye’yi iflasa sürüklemesi oldu. 27 Mayıs darbesine yol açan etkenlerden biri de herhalde budur. DP'nin öbür olumsuzluklarından bazılarını da şöyle belirtmek gerekir :
• Çoğulculuğu, yani azınlığın / muhalefetin haklarını kabul etmeyen, muhalefeti vatan hainliği ile eşdeğer gören, sonuçta da zulme varan baskılara dayalı ilkel bir demokrasi anlayışı,
• Anadolu aydınlanmasında büyük önemi olan Halkevleri ve Halkodaları ile Köy Enstitülerinin kapatılmasında göze çarpan bir kültür yıkıcılığı ve eğitim düşmanlığı;
• CHP’nin din konusunda vermeye başlamış olduğu ödünlerin ivme kazandırılarak çok ileriye götürülmesi, din istismarının önemli bir politik silah haline getirilmesi, günümüzde sıkıntısı çok çekilen sapık tarikat örgütlenmelerinin önünün açılıp güçlendirilmesi,
• Atatürkçü dış politikanın tümüyle terk edilmesi, özellikle ABD’nin telkin ve kotarması sonucu bazı paktlara girilmesi, ulusal kurtuluş savaşı veren Kuzey Afrika ülkeleri (Tunus, Fas, Cezayir) ne karşı sömürgeci devletlerin desteklenmesi, Süveyş Kanalı'nı millileştiren Nasır'a karşı İngiltere'nin yanında yer alınması, özetle Batı’nın dümen suyuna girilmesi.
• Yabancı Sermaye'nin özendirilmesi için, kapitülasyon koşullarına benzeyen, "Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu" ve "Petrol Kanunu" çıkarılması,
• (Cumhuriyetin ilk 27 yılının iki katından daha fazlasını on yıla sığdıracak şekilde) yoğun bir biçimde dış borç alınması, popülist politikalar sonucunda ekonominin sarsılması, 50’li yılların ortasından itibaren piyasada mal ve hammadde sıkıntısı çekilmesi, karaborsa yaşanması, sonuçta maliyenin iflası ve nihayet 1958 yılında dış borçlar ödenemez duruma geldiği için Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranlı devalüasyonunun yapılması,
• Anayasa dilini değiştirme girişiminde olduğu gibi dil devrimi düşmanlığı, “tevhid-i tedrisat” ilkesinden uzaklaşılması,
• İnönü'nün canına kastetmek, 6/7 Eylül olaylarını düzenlemek gibi olaylarda somutlaşan hukuk dışı bir anlayış;
• ABD ile yapılan çok sayıda -kimisi sözlü olan- ikili anlaşma ile ABD'ye çok geniş bir hareket alanı sağlanması, bağımsızlık konusunda hiç de titiz bir tavır sergilenmemesi.

27 Mayıs hareketi darbedir, ama aynı zamanda devrimdir. Türkiye'de Atatürk ve İnönü'nün kurmuş oldukları demokrasi temellerini genişletip pekiştirmiştir. Sosyal devlet anlayışını, toplu sözleşme ve grev hakkını, çoğulcu anlayışı, Anayasa Mahkemesi, Yüksek Hâkimler Kurulu, Devlet Planlama Teşkilatı, (özerk) Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Cumhuriyet Senatosu gibi kurumları getirdi. (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi, Millî Prodüktivite Merkezi de bu dönemin ürünü sayılabilir.) Anayasa Mahkemesi yasama organında, çoğunluğun keyfine göre uluorta yapılmış yasalara, yapılsa bile uygulanmasına büyük bir engel getirmiştir. Yüksek Hâkimler Kurulu yargının bağımsızlığını güvenceye bağlamıştır. Özerk TRT, radyo ve televizyonun iktidarın borazanı olarak kullanılmasına son vermiştir. Devlet Planlama Teşkilatı keyfî yatırımları önleyemese de (Özal dönemine kadar) frenleyebilecek bir kurumdu. Zaman içinde Cumhuriyet Senatosunun yasama işlevini çok yavaşlattığı, üçte bir Senato yenileme seçimlerinin ülkeyi sürekli seçim havasında tuttuğu için belki o denli iyi bir buluş olmadığı kanısı yayılmıştır. Anayasaya girmediyse de, belki de çoğulculuğun simgesi sayılabilecek nisbî temsil usulünü de 27 Mayıs getirmiştir ve o dönemden bugüne, hep yürürlükte kalmıştır. Karşı-
devrimci 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri, 27 Mayısın getirdiği kurum ve anlayışları kısıtlamışlar, sulandırmışlar, fakat (Cumhuriyet Senatosu dışında) ortadan kaldıramamışlardır. Yıkım, devam ettirilmektedir.

EK – 2 : HALKEVLERİ :
Kapatılana dek geçen yirmi yıl içinde, 478 Halkevi ve 4322 Halkodası açılmış; bu örgütlerle, Anadolu'nun en uzak yörelerine ve en küçük birimlerine ulaşılarak, büyük bir aydınlanma atılımı gerçekleştirilmişti. Halkevleri, daha Atatürk'ün ölümüne dek geçen ilk sekiz yıl içinde dahi 23 750 konferans, 12 350 temsil, 9 050 konser, 7 850 film gösterisi ve 970 sergi gerçekleştirmişti. Aynı dönem içinde 2.557.853 yurttaş Halkevleri kütüphanelerinden yararlanmış, 48 bin yurttaş çeşitli kurslara katılmış, 50 dergi yayımlanmıştı.

EK – 3 : KÖY ENSTİTÜLERİ :
Atatürk'ün başlattığı Anadolu aydınlanması, etkili olduğu kısa süre içinde, ulusal bilinçle donanmış aydın yetiştirmede yeterli olmasa da önemli kazanımlar elde etmişti. 1945 yılına gelindiğinde yalnızca 4 yıllık köy enstitüleri döneminde; 1726 ilkokul açılmış; 2757 öğretmen, 604 eğitmen, 163 gezici başöğretmen, 265 gezici sağlık memuru yetişmişti. Köy enstitüleri, kendi olanaklarıyla; 37 kamyon almış, 6 enstitüde elektrik üretmiş, köylerde 741 işlik, 993 öğretmen evi, 406 bölge okulu, 100 km yol ve 700 ayrı türde bina yapmıştı. Köy enstitüsünü bitiren öğretmenler, Atatürk'ün amaçladığı gibi, görevle gittikleri köylere aydınlığı ve uygarlığı götüren ulusçu aydınlar haline gelmişlerdi.
Köy Enstitülerini kapatma sürecini ilk başlatan CHP olmuştur. DP tarafından daha hızlı bir biçimde içleri boşaltılmış ve nihayet kapılarına kilit vurulmuştur.
Kapatıldıklarında, o güne kadar yetiştirmiş oldukları insan sayısı, 16 bin 400 öğretmen, 7 bin 300 sağlık memuru, 8 bin 756 eğitmendi.


EK – 4 : KARA KUVVETLİ KOMUTANI ORGENERAL CEMAL GÜRSEL’İN DP HÜKÜMETİNİ UYARMAK ÜZERE MİLLİ MÜDAFA VEKİLİNE YAZDIĞI MEKTUP
"Aziz Vekilim,
Dün geceki konuşmalarımızın ışığı altında, zatı alinizi memleketin huzur ve istikrarı için alınması lazım gelen tedbir ve kararlar hakkındaki görüşlerimi arzetmeyi milli ve vatani bir vazife bilirim.
Sayın Başbakanın açıklamalarını dinledim ve okudum. Bunlarda, benim düşüncelerimin kabulüne müsait bir zemin henüz mevcut olmadığı aşikar olarak belli ise de, yine de düşüncelerimin sizlere iblağının zaruretine inanıyorum.
Muhterem Vekilim,
Şu hakikati kabul etmek lazımdır ki, Kayseri hadiseleriyle başlayıp son karar ve feci olaylara kadar devam eden vak'alar vatandaş ruhunda derin teessür ve Hükümete karşı telafisi güç hoşnutsuzluklar yaratmıştır. Hele, Ordunun, talebelere karşı akılsızca kullanılması işin vahametini artırmış, Ordu mensuplarında huzursuzluk ve güvensizlik hisleri belirmiş, korkulan şey olmuş, Ordu politikaya karıştırılmıştır.
Sayın Vekilim,
Bu ahval küçümsenecek, cebir ve şiddetle geçiştirilecek şeylerden değildir. Memleket, Hükümet ve Partinizin düştüğü bu müşkül vaziyeti kurtarmak için sükunetli, fakat ciddi ve cezri tedbirler almak lazımdır. Bu tedbirler şunlar olmalıdır:
1-Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Çünkü bütün fenalıkların bu zattan geldiği hakkında memlekette umumi bir kanaat vardır.
2-Kabinede iyi kabul edilmeyen ve suihalleri bütün memlekette yayılmış bulunan zevat çıkartılmalı, yeni Kabine mutlak dürüst, makul, zorcu değil, adalet ve şefkat hissi taşıyan zevattan kurulmalıdır.
3-İstanbul, Ankara Valileri, Emniyet Müdürleri süratle değiştirilmelidir.
4-Ankara Örfi İdare Kumandanı derhal değiştirilmelidir.
5-Son çıkarılan ve tahkikat komisyonları ihdas eden kanun kaldırılmalıdır.
6-Mevkuf gazeteciler af kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.
7-Son hadiselerde tevkif edilen talebeler serbest bırakılmalı, ilim müesseseleri yeniden faaliyete geçmelidir.
8-Şimdiye kadar çıkarılan bütün antidemokratik kanunlan tedricen kaldırılmalıdır.
9-Vatandaşın hürriyet ve eşit muamele hakkına mutlak surette riayet edilmelidir.
10-Ordunun meseleleri süratle halledilmelidir.
11-Din istismarcılığından vazgeçilmelidir.
12-Suiistimaller oluyor mu, bilmiyorum, fakat olduğu hakkında umumi bir kanaat mevcuttur ve milletin hükümete itimatsızlığına sebep olmaktadır. Bu gibi kötülüklerin süratle bertaraf edilmesi lazım
31.03.2008 11:36:00 - Fethullah Örgütlenmesi - Gön: koral
ŞAKİRT ANLATIYOR Ben bir 'ortaokul şakirt'iyim yani en kıdemli Fethullah talebelerinden biriyim. Aşağıda anlattıklarımı bizzat yaşadım. Sizinle paylaşmak için yine kendim yazdım. 1990'lar ; Orta birinci sınıftaydım ve Cuma namazlarına düzenli olarak giderdim.

Beni aynı semtte bulunan okulumdan ve
gittiğim camiden takip ederek fişleyen ve bir gün okul
bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma gelen o kişi
ilk 'ağabeyim' idi. Daha sonra bana ve okuldan
seçtikleri fen, matematik ve türkçe derslerinin toplam
notu 21(10'luk sisteme göre) olan arkadaşıma cami
kütüphanesinde ders vermek bahanesiyle yakınlık
gösterdiler.

Yakınlık daha bir samimiyete dönüşünce
evlerine davet ettiler. Dersler evde devam etti. Bu
arada bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet
ediyorlardı. Baştan futbol içerikli bu sohbetler yavaş
yavaş dini mevzulara geldi. Allah'ı tanımak, namaz
kılmak derken 'Öğretmenin Not Defteri' gibi kitapları
okumamızı istiyorlardı. Buna 'Sızıntı' okumaları ve
adını henüz bilmediğimiz o hocanın banttaki ses kaydını
toplu olarak dinlemelerimiz eşlik etti. Bize yeterince
itimat kazandıklarında o sesin 'Hocaefendi' ye ait
olduğunu ve kendisinin çok 'mübarek' bir insan olduğunu
anlattılar.

Artık 'işi' biliyorduk ve bize adam lazımdı. Okuldaki
arkadaşlarımızı nasıl 'kafalayarak' ağabeylerin huzuruna
getireceğimizi öğrenmiştik. Yıllar orta üçüncü sınıfa
getirdiğinde bizi artık sınavlara hazırlanma vakti de
gelmişti. Bu tarihlerde Kuleli Askeri Lisesi'ne girmenin
ne kadar önemli ve saygın bir iş olduğu sürekli telkin
ediliyordu bize.

Derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız
orayı kazandı. Biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde
okuldan arkadaş 'kafalamak' en büyük hedefimiz haline
gelmişti. Okulumuzun hemen yanında bulunan 'nur evi' ne
ders çalışma bahanesiyle getirdiğimiz arkadaşlarımıza
yemekler veriyor onları mümkün olduğunca bu evlerde
tutmaya çalışıyorduk. Bu kişilerle okulda ve başka
yerlerde de 'ilgileniyor' yörüngemizden uzaklaştırmamaya
çalışıyorduk. Bunların durumlarını her hafta düzenlenen
'istişare' toplantılarında ağabeylerimize anlatıyorduk.
Onlar da bize ne yapmamız gerektiğini, hangi yolları
adım adım takip etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken
jestlere ve takınmamız gereken mimiklere kadar
anlatıyordu.

Yılsonlarında gelen 'Sızıntı koçanları' nı bitirmemiz ve
onlarca, hatta yüzlerce kişiyi Sızıntı'ya abone etmemiz
her birimizden bekleniyordu. Biz ise kimisinin parasını
kendi cebimizden vererek bu en kutsal yolda birbirimizle
kıyasıya yarışıyorduk. Zaman aboneliği de yine bu
şekilde cereyan ediyordu. Haftada okumamız gereken Kuran
miktarı, Risale-i Nur ve Hocaefendi Kitapları(Pırlanta
Serisi) miktarı belliydi. Bunlara ek olarak o zamanki
adı 'Tuna Kırtasiye' olan 'NT Mağazaları'nda kaçak
olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını kullanarak arka
bölümden aldığımız 'Hocaefendi Vaaz Kasetleri'nden de
ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz
isteniyordu. Bunların hepsinin ortak adı 'keyfiyet' idi.
Bunu bir çetele halinde ağabeyimize her haftaki
'istişare' de sunmamız isteniyordu.

Hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş
pantolon giyerdik. Kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda
yüzlerine bile bakmazdık. Sokakta hep yere bakarak ve
hızlı hızlı yürürdük. Ağabeyimizin dedikleri
ana-babamızdan önemliydi. Mehmet Kafkas'ın 'Geçmişi
Bilmek' ve 'Milli Mücadelede Öncüler' adlı kitaplarını
okuyorduk. Atatürk masondu, deccaldı. Atatürk Kemal'di,
Kemal Ağa idi. Atatürk baş eğlencemizdi. Okuldaki
hocaların bazısı 'duruma uyanmıştı', biz 'tedbir
dairesini' genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan
dolaşarak nur evine gidiyorduk, içeri birer ikişer
giriyorduk ve asla toplu çıkmıyorduk. Bize göre iki
çeşit adam vardı; 'müspet ve solcu'. Solcunun bir adı da
'kom' du. Kom, 'komünist'in kısaltılmışıydı. Ve okuldaki
bazı hocalar komdu. Özelikle de felsefeci.

Üniversite hazırlık dershanesi olan Fem'e lise ikinci
sınıfta da kayıt yaptırdık. Amaç hem iyi bir üniversite
hem de 'hizmet' para kazansın idi. Ortaokuldan beri
ailelerimizi alıştırdığımız 'ağabeylerle ders çalışma'
için onlarda kalmaya gitme faaliyetlerimize ayrı bir
önem vermeye başlamıştık. Bu kalma dönemlerine biz
'kamp' diyorduk. Kamplarda ders çalışılır ve uzun vadeli
projelerimizi ağabeylerimize anlatarak onların
direktifleri doğrultusunda yaşamımızı planlardık.
Ailelerimizle ağabeylerimizi ne zaman ve nasıl
tanıştıracağımızı ve her iki tarafın ne yapması
gerektiğine varıncaya kadar her şey planlanırdı. Öyle ki
tüm bu insanlara bir üstündeki 'not' verirdi.

Evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi.
İki ya da üç ev bir semte ve semt imamına bağlıydı.
Semtler bölgelere, bölgeler büyük bölgelere, büyük
bölgeler ilçelere, ilçeler şehirlere, şehirler ülkeye,
ülkeler kıtalara, kıtalar da en sonunda Hocaefendi'ye
bağlıydı. Hatta öyle ki O Muhterem Zat'a Dünya yetmez ve
evrende başkaları da varsa oraları da 'hizmet'e katmak
için ne gerekiyorsa yapılmalı idi. Bu insanların hepsi
birbirini denetler, not verir ve bir üstündekine durumu
iletirdi. Yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir sistem
vardı.

Lise sonda Fem'in yurdunda kalmaya başlamıştık.
Çekebildiğimiz kadar arkadaşı Fem'e kayıt ettirmiştik
nasıl olsa sonra 'ilgileniriz' diye. Yurtta, odadaki
durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz
kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza
çekmeyi başarıyorduk. Yani ağabeylerle danışıklı dövüş
şeklinde 'adam kafalama' tüm hızıyla devam ediyordu. Her
birimizin 'ilgilendiği' arkadaşlar da zamanla 'şakirt'
olma yolunda ilerliyordu. Ağabeylerimizin düzenlediği
maçlar, mangal partileri, çiğköfte partilerine artık not
ortalamasına falan da bakmaksızın İslami görüşe yakın
ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk. Kola serbest
oldu, kot pantolon giydik.

28 Şubat sürecinde Hocaefendi'nin video ve ses
kasetlerini, kitaplarını evlerden alarak kendi
evlerimizde sakladık ve evlere Atatürk ile ilgili
kitaplar doldurduk. Evlerin çoğu yer değiştirdi. Bazı
ağabeylerimiz 'tedbir' gereği takma isim kullanmaya
başladı. Cep telefonlarının pilini istişarelerde söktük.
Telefonda 'Hocaefendi, hizmet, sohbet' gibi kelimeleri
kullanmayı yasakladık. Bunların yerine 'maç yapmak, çay
içmek, çorba içmek' gibi önceden kodladığımız filleri
kullanmaya başladık. Aslında yapılan her şey 'istişare'
adı altında yukardan gelen emirlerin bize verildiği
toplantılarda kararlaştırılıyordu. Yani 'istişare'
yoktu, belki teferruatta vardı, ama her şey bir emir
zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.

2000'ler ;

Üniversiteye girince artık biz de 'ağabey' olmuştuk.
Evlerde kalmaya ve sistemi bizzat kendimiz daha büyük
sorumluluk üstlenerek yürütmeye başlamıştık.
Talebelerimiz vardı, onlarla ilgileniyorduk. Aksiyon
okuyorduk, artık bandrollü ve sakıncalı yerlerinden
temizlenmiş Hocaefendi kasetlerini koli koli alarak
herkese ama herkese dağıtıyorduk. Hocaefendi hakkında
yine 'hizmet'in başka yayın evlerinden çıkmış kitapları
'mütevelli olmuş esnaf ağabeylerimizin' katkılarıyla
kolilerce alıp dağıtıyorduk. Kitaplar binlerce
satıyordu. Ramazanda zekât, kurban bayramlarında deri
topluyorduk, kurbanlık parası topluyorduk. Amerika'dan,
Hocaefendi'nin yanından gelen ağabey gelmişti bir
seferinde. O anlatıyordu biz ağlıyorduk. Ardından adam
başına toplayacağı büyükbaş kurbanlıkların sözünü almaya
ve kayıt ettirmeye başlamıştı. Her birimizden 60-70
belki de 100-120 büyükbaş kurban parası getirmemizi
istiyor ve pazarlık bu rakamlardan açılıyordu.

Bazı tanıdıklarımızın yaptığı hiçbir iş yoktu. Evde de
kalmazdı. Sonradan bu kişilerin görevinin 'çok özel'
olduğunu öğrendik. Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri'ne
girmek üzere olan öğrencilerle askeri okuldayken
'ilgileniyorlar' idi. Hocaefendi'nin 'en önemli on
görevden biri' saydığı bu iş için seçilmiş insanlardı.
Hepimizin en nefret ettiği yer Ordu idi. Bir
toplantımızda bir ağabeyimizin Ordu, Danıştay ve diğer
'solcu' kurumlar için yaptığı tanımlama ilginçti.
Ağabeyimiz bu gibi kurumlar için 'artık fitne
kurumlaşarak üzerimize geliyor, biz de bir an önce
kurumlaşarak karşı koymalıyız' diyordu. Gazetemizi
sürekli okumamız gerektiği de bir diğer telkin idi.
Özkök Paşa'nın Genelkurmay Başkanı olacağı günleri ip
ile çekiyorduk.

Aksiyon Dergisi'nin bir sayısında 'Ergenekon' diye bir
grup kapak yapılmıştı. Bu sayıdan çok sayıda fotokopi
çekerek hepimizden okumamız istenmişti. Yazıda, devlet
içinde gizli bir birimin oluşturulduğu ve bu birimin
amacının Arjantin benzeri sosyal patlamaların önüne
geçmek, devlete zarar verebilecek oluşumlara müdahale
etmek olduğu yazılıydı. Ağabeylerimiz bunun bize de
müdahale edeceğini söylediler. Bu benim için bir dönüm
noktasıydı.

Biz bu devletin bekasına, milletin dertlerine derman
olmaya çalışmıyor muyduk? Bizi solcular engellemiyor
muydu? Bizim mücadelemiz iman kurtarmak değil miydi?
Bize ne toplumsal patlamaların önüne geçmek ve devleti
korumak için kurulmuş bir gizli teşkilattan? Devlet
hepimizin devleti değil miydi, neden korumasınlar ki?
Hem bize ne diye düşman olsunlar ki?

Uyanışım;

Artık her şey saçma geliyordu bana. Biz bir emir
kuluyduk ve ne denirse yapıyorduk. Çünkü toplu olarak
cennete girecektik. Sorgulama yoktu, körü körüne
bağlanma ve emri ne kadar çabuk yerine getirdiğine bağlı
olarak sahte bir samimiyet vardı. Ama bu sahtelik
genellikle bize emir verenler ve onların üstünden
başlıyordu. Tabanı samimi ve bir o kadar da cahil (beyni
etkisizleştirilmiş anlamında) insanlar oluşturuyordu. Bu
insanlar dürüst, çalışkan ve edepli insanlardı. Ama
uyuyorlardı. Üstelik biz uyutmuştuk yıllarca
çocuklarını, kendilerini, karılarını, tüm yakınlarını.

Sırf 'solcularla' inatlaşma uğruna yaptığımız birçok
saçma iş vardı. Bunlara en iyi örnek Yeni Yüzyıl
gazetesinde Hocaefendi'nin röportajının çıktığı zamandı.
Bu gazeteyi sırf solcular 'Hocalarının röportajına bile
sahip çıkmıyorlar' demesinler diye balya balya aldık ve
Zaman gazetesinin depolarında çürümeye bıraktık, sonra
da imha ettik. Bazı yerlerde Zaman gazetesinin içine
koyarak dağıtıldığını duyduk. Gazete hiçbir yerde
bulunmaz olmuştu. Üç günlük röportajı on beş güne
yayarak ve tirajını da ona katlayarak gazete büyük kar
etti sayemizde. Bir sefer de Süleyman Demirel'in Fatih
Üniversitesi'nin açılışında 'burayı doldurabilir
misiniz' demesi üzerine iş-güç, okul-sınav demeden
koştuk ve doldurduk orayı. Hocaefendi istiyor diye daha
yeni okuduğumuz kitapları bir kere daha okuduk.
Hocaefendi çağırıyor diye pılımızı, pırtımızı topladık
Amerika'da yaşamaya gittik bazılarımız. Buna da 'hicret'
deniyordu. Bir keresinde, bir arkadaşıma giden biri
hakkında ne zaman döneceğini sorunca bana güldü ve dedi
ki 'hicret bu, dönmek olur mu'. Benim bildiğim hicret
sayfası dinen kapanmıştır. Hele Türkiye gibi
ibadetlerinizi rahatça yapabildiğiniz bir ülkede.

Merakım şu: Türkiye'de halkın 99'u Müslüman. Amerika
ise kendi deyimiyle Müslümanlara karşı bir haçlı savaşı
başlatmış durumda. Nasıl oluyor da burada rahat
olunamıyor lakin orada istediğimizi yapmamıza izin
veriliyor? ABD her yere ajanlar sokarken, iki kişi bile
kendi karşısında ciddi bir şeyler yapmaya kalktığında
haberi olurken bu nasıl denli büyük bir oluşuma müsaade
ediyor? Üstelik bu oluşumun biricik görevi insanları
Müslüman yapmak iken. ABD'nin yoksa insanları Müslüman
yapmak gibi bir gizli amacı mı var? Yoksa Hocaefendi
ABD'nin de mi üzerinde büyük bir güce sahip ki bizimle
uğraşamıyor? Garip işler bunlar. Bizden ABD'ye hicret
etmemizi Fatih Koleji'ndeki bir barkovizyon gösterisi
sonrası Hocaefendi'nin yanından gelen bir ağabey
istemişti. Ben de düşünmüştüm; bu resmen bir beyin göçü
ve sermaye göçü... O zamanlar Hocaefendi için evden bile
dışarı çıkmıyor denmişti. Ağabeylerimiz diyormuş ki
'hocam zaten çok hastasın, bari bir çık bahçede dolaş'
ama Hocamız hiç çıkmıyormuş. Aynı yıllarda yeşil.org
adlı internet sitesinde Hocaefendi'nin boy boy dışarıda
çekilmiş resmi yayınlanıyormuş da haberimiz yokmuş. Biz
Hocamız'a üzülüp dua etmekle vaktimizi geçiriyorduk. Bir
de tabi gelen emirleri eksiksiz yapmakla.

Hocaefendi'nin Latif Erdoğan'a yazdırdığı 'Küçük Dünyam'
adlı kitabından en az bir kere yazılı sınav olmamış
şakirt tanımıyorum ben. Anlamadığım bir nokta da bu
işte. Yani sen ta Amerikalardan 'diğergamlık' üzerine,
'hizmette önde mükâfatta geri durma' üzerine
göğüslerimize salvolar savur, sonra da çıkıp kendini
anlatan kitaptan bizi belki beş belki on kere imtihan
et. 'İmtihan Dünyası' bu olmasa gerek. Halen 'hizmette'
aktif olan ve son derece de teslimiyetçi bir arkadaşım
bir seferinde şunları söylemişti, ben de yanlışı o zaman
fark etmiştim: 'ne bu Hocaefendi, Hocaefendi ya... Allah
var, Peygamber var ya'

Hocaefendi, Hocaefendi, Hocaefendi... 'Hocaefendi ne
diyor bu konuda, Hocaefendi'nin çok mühim tespitleri var
bu konuda, Hocaefendi bugün ne diyor, Hocaefendi'nin
dediklerini artık herkul.org sitesinden günü gününe
takip edebileceğiz arkadaşlar, Hocaefendi çok ciddi
uyarıyor, Hocaefendi çok mübarek, Hocaefendi bizzat
ilgilenmiş, Hocaefendi adını bizzat kendi koymuş,
Hocaefendi derhal yapılsın istemiş, Hocaefendi,
arkadaşlar dikkatli olsun demiş, Hocaefendi, arkadaşlar
artık evlensin demiş, Hocaefendi, çocuk yapın demiş,
Hocaefendi, İŞHAD'ı güçlendirin demiş, Hocaefendi,
gazete tirajının bu haliyle karşıma çıkmayın demiş,
Hocaefendi başı açık 'ablalar' la da evlenilsin istemiş,
Hocaefendi, bir dua etmiş maçın ikinci yarısı
Galatasaray iki gol atarak Real Madrid'i devirmiş,
Hocaefendi, Allah depremde İkitelli Medyası'nı
'çiftetelli' gibi sallardı ama içlerinde mübarek
gazeteler de var demiş, Hocaefendi üzülmüş, Hocaefendi
çok kederlenmiş, Hocaefendi hastalanmış, Hocaefendi,
Asya Finans Kredi Kartı alın demiş; Ulusal Televizyon
ihalesi yapılacağı gün Asya Finans'ın kasasında o kadar
para yokmuş, para lazımmış, Hocaefendi şunu demiş,
Hocaefendi bunu demiş...' Bu konuşma tarzına sıradan bir
'ışık evi'nde her gün rastlayabilirsiniz.

Nurettin Veren'e gelince; 'o ne pis bir adam öyle, tipi
kayık, pis bir çıkarcı o, yalancı herifin teki' gibi
yakıştırmalar yapıyorlar. Ve size şu kadarını
söyleyeyim, bu insanları asla şartlandırıldıkları
haricince bir şeye inandıramazsınız. Belki size abartı
gelir ama ben biliyorum ki Hocaefendi bugün atlayın ve
ölün dese sayıları binlere varabilecek kadarı bu emri de
hiç çekinmeden yerine getirir. Nurettin Bey bu konuda ne
söylese azdır. Hiçbir şey bu gerçek kadar sıra dışı
değildir, yine bu gerçeğin tasvirleri bile.

Sonuç ;

Aklı başında herkesin de anlayabileceği gibi bu bir
karşı devrim örgütlenmesidir. Devlet içinde koskoca bir
devlettir. ABD ve AB çıkarlarına koşulsuz hizmet
etmektedirler. Ayrıca birçok yerde yazıldığı gibi
dergileri, radyoları, televizyonları, üniversiteleri,
vakıfları, ışık evleri vs. her şeyleri vardır. Öyle ki
savcıları, kaymakamları, valileri, emniyet müdürleri,
öğretmenleri, doktorları, istihbaratçıları (ki bu konuya
doymak bilmeyen bir iştahla yanaşmaktadırlar),askerleri,
milletvekilleri, bakanları vardır. Hemen hemen her büyük
partinin de desteği ile bu noktalara gelinmiştir. Bence
yegâne çözüm bu örgütün tüm malvarlığına el konmasından
geçer. Ama sorun şu ki; kim koyacak?

Diğer insanlardan tüm bu olan biten son derece
profesyonelce saklanmaktadır. Hatta çıkan yalan haberler
bile buna en güzel şekilde hizmet etmektedir. Yok,
Fethullah komandoları varmış; yok, kendilerini
patlatacaklarmış, yok, hücre evleri varmış; tabancalar,
tüfekler, bombalar varmış... Bu atmosfer onlara en çok
yarayan ortamı oluşturuyor ve kendilerinin terörist
olmadığını 'muhabbet fedai'leri olduğunu insanlara
yaymalarına yarıyor.

Bu kişilerin ne yapmaya çalıştıkları çok iyi bilinmeli
ve o kanaldan mücadele verilmelidir. Örgüt deşifre
edildiğinde, ABD yerine başkasını bulmak için faaliyete
geçecektir ve bu zannımca on yıl on beş yıl kadar bir
zamanı alacaktır. Bu bir bölünme süreci olarak da
yansıyabilir Fethullahçılara. Çünkü kurulu mekanizma en
güzel şekilde işletilmektedir. Bir daha böyle bir
mekanizmayı kurmak çok çaba gerektirir. Bölüp bir
kısmını yine ABD emriyle kamuoyunda kötülemek diğer
kısmıyla yola devam etmek ile de bu mücadeleyi
verebilirler. Her ne yapılacak ise bu darbeden hemen
sonra yapılmalıdır. Yani bir daha güçlenmesine fırsat
verilmeden 'meydana getirdiği boşluk' doldurulmalıdır.
Ama dediğim gibi ilk iş; oyunu açığa çıkarmak ve
'Ağababası' olan ABD'nin işlerliğini yitiren bu beşinci
kolunu gözden çıkarmasını beklemek olacaktır...

30.03.2008 15:25:00 - Peki, Sorumlu Kim o zaman? - Gön: ismetergin
27 Mart 2008 de ajanslara düşen Valinin okul ziyareti ve lise öğrencilerine sorduğu tuzak sorulara gelen yanıtları duyunca, sayın vali dehşete düşmüş.

Eğer deyim yerindeyse kaba tabiri ile ben de dumura uğradım. Daha önce değişik makalelerde ne kadar içi boşaltılmış bir toplum olduğumuza değinmiştim bütün bunlar içi boşluğun yansımaları.

Bugün her şeyin başı eğitimdir anlayışına inanan birisi olarak konuyla ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Evet, bu durumdan bireysel olarak öğrenciler sorumlu tutulabilir ancak, eğitim sisteminin ve de hepsinden önemlisi okullarımızın içinde bulunduğu durum çok daha önemli bence.

Yaşı kırkın üstünde olan herkesin bildiği gibi eskiden bir lise öğrencisi, en azından kendi ülkesinin yazarlarını okumuş, dünya klasiklerini okumuş, herhangi bir konuda tartışmaya girebilecek düzeyde gelişmiş bir nitelikteydi.

Şimdi kendi yaşadığı ortamı bilmeyen, çevresinde ne tür yerleşimler var, komşuları, özelikleri ve tarihi geçmişini bilmeyen, merak etmeyen, sorgulamayan bir öğrencinin veya gençliğin bu ülkenin geleceğine ne katabileceğini hepimizin üzerinde düşünmesi gerek.

Sanıyorum ki Sayın Vali bu durumdan kaygı duyduğu için haklı olarak şoke olmuştur.

Sayın Valinin endişelerine katılmamak mümkün değil. Ancak sorun nerde ve kimde? Öğrencide mi? Yoksa eğitim sisteminde mi? Bu sorunun cevabını vermek gerekir öncelikle. Eğer Bu sorunu yalnız öğrenciye yüklersek birkaç yıl sonra bir başka valimiz daha da şoke olacak cevaplar almaya mahkûmdur.

Ancak sistemi sorgular ve gereğini yapmak için köklü çözümler ararsak işte o zaman soruna daha doğru yaklaşmış olur ve ülkemizin nitelikli insan kaynağına kavuşmasına da katkı sağlamış oluruz.

Anzaklar Çanakkale’ye Dedelerinin savaştığı yerlere 15 bin km öteden, başka bir kıtadan gelip mezarlarını ziyaret ediyorlarsa, eğer bizim gençlerimiz de Dedelerinin daha nerde savaştıklarını ve tarihini bilmiyorlarsa değerli arkadaşlarım işte o zaman çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız demektir.

Bu bağlamda ülkemiz eğitim sistemini, yeniden gözden geçirmelidir. Bana göre temel sorumluluk eğitim sistemimizdedir. Mevcut sistemin yapısından kaynaklanan eğitimin ezberci olması ve sınava endeksli yapısı ile kişinin kendisini geliştirmesine müsaade etmediğini düşünüyorum.

İlkokul 4 sınıftan itibaren sınav korkusu ile başlayan ve sürekli test esasına dayalı, analiz etmeden cevaba odaklanan eğitim sistemi kişiyi geliştireceğine inanmıyorum.

Dahada önemlisi bana göre hiçbir öğrenci kendini geliştirmek için değil, sınavı kazanmak için çırpınıyor. Çünkü sınav eşittir geleceğini belirlemek durumu söz konusudur. Maalesef bugün ülkemizde eğitim, parası olanın aldığı bir hizmet haline gelmiştir.

Eğitimin adım adım özelleştiği bir ortamda bir tarafta sayıları hızla artan özel okullar, dershaneler, öbür tarafta açlık sınırının altında maaş alan öğretmenlerin, genelde yoksul aile çocuklarının gittiği devlet okullarında vermeye çalıştığı eğitim sistemi acaba ne kadar başarılı olur tartışılması gereken bir konudur bence.

Bir zamanların en çok önemsenen kurumu Milli Eğitim okullarının bugün neredeyse ilgisiz ve gariban kaldığı ortadadır. Bu ortamlarda ne eğitim ruhu ne de öğrencide öğrenme becerisi ve hevesi geliştireceğini düşünüyorum.

Hiçbir öğrencisini araştırmaya yönlendirmeyen, kitap okutmayan, tiyatroya sinemaya gitmeyen, bir toplumdaki gençler doğal olarak gelişemez.

Ulu önderin deyimiyle sanata değer vermeyen bir toplumun bir damarı eksiktir. Öncelikli olmazsa olmazı eğitim sistemimizi yeniden gözden geçirip sorgulayan, araştıran ve eleştiren bir yapıya kavuşturmaktır.

Yoksa çağdaş gelişmişlik düzeyine erişmek imkânsız diye düşünüyorum. İşte değerli arkadaşlarım her alanda olduğu gibi emperyalizm eğitim alanında da bizi yok etmeye yönelik çalışmalarını hızlandırmış.

Ülkemizin çocuklarını ve gençlerini tarih bilincinden yoksun bırakmıştır. Maalesef okuyan, araştıran ve eleştiren, Ülkesinin değerlerini bilen nesiller yetiştirmediğimiz sürece, neslimizin tehde olduğunu görmemek safdillik olur. Nitelikli eğitim sorunu, ülkemizin var olmak ve yok olmak sorunu kadar önemli bir sorunudur.

Bugün ülkemizin yaşadığı bunca sorunun temelindeki insan kaynağı sorunu bu sıralarda başlıyor. Mutlaka konu bir bütünün parçası olarak enine boyuna bir devlet politikası ile çözülecek niteliktedir. Bunun için günün koşullarına uygun yeniden bir eğitim reformu şarttır. Bunu yapmaya mecburuz. Bu gidişat hiç hoş değil ve ülkemizi ileriye taşımakta yetersiz kalıyor. İşte Adana daki lise öğrencileri bunu net olarak gözümüzün içine soktu diye düşünüyorum.

www.itpttv.com

28.03.2008 09:23:00 - ACIK MEKTUP - Gön: mateser
ABD BASKANI -NYTİMES YÖNETİMİ -AVRUPABİRLİGİ GENEL SEKRETERİ


adım mustafa ateser

LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDASIYIM, BÜYÜKLERİM BİZE BU GUNKÜ SARTLARI SAGLAMAK VE ÜLKEMİ SÖMÜRGE OLAMAKTAN CIKARMAK VE DEMOKRATİK VE LAİK BİR YÖNETİM BİÇİMİ OLUSTURMAK İÇİN YÜCE ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ÖNDERLİGİNDE ÇOK MUCADELE VERMİŞLER VE BİZLERE BUGUNKU MİRASI BIRAKMISLAR VE TEK BEKLENTİLERİ BİZİM BUGUN ONLARIN BİZE BIRAKTIGI DEMOKRASİ VE LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ YASATMAK...

BİZE HEP SİZİ ÖRNEK GÖSTERDİLER MEDENİYET AVRUPADA BATIDA DEDİLER,AMA YANILMISLAR.SİZ MEDENİYETİ ÖZGÜRLÜĞÜ İNSAN HAKLARINI KENDİ ÜLKE CIKARLARINIZ DOGRULTUSUNDA EGİP BÜKÜYORSUNUZ.ASSAGIDA TÜRK BASININDA CIKAN GAZETENİZ KAYNAKLI BİR YAZI OKUDUM.

NEW YORK TIMES: Seçimde AK Parti’yi alt edemeyen çevreler devletin hala kontrol altında tutabildikleri tek ayağı olan yargı sistemine yönelmiş durumda.

BU TAMAMEN YÖNLENDİRİLMİŞ VE SİZİN ÜLKENİZİN VE AVRUPA BİRLİGİ CIKARLARINA UYGUN BİR MANSET
CÜNKÜ BUGUNKU YÖNETİME DAVA ACILMA SEBEBİ SİZİN COK ÖNEM VERDİGİNİZ DEMOKRASİ VE LAİKLİK İLKESİNİ ÇATLATIP KIRMAK VE KIRIKLARIDA HALI ALTINA SÜPÜRMEK,

DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI İÇİN IRAK -AFGANİSTANA GİTMEDİNİZMİ? AMA DEMOKRASİ İÇİN GİTTİGİNİZ IRAKTA İLK İŞNİZ PETROL VANALARININ BASINA GECMEK OLDU VE HALA VANALARIN BASINDASINIZ ,İRAN İÇİNDE HAZIRLIK YAPIYORSUNUZ ORAYA DA DEMOKRASİ GÖTÜREMEK İCİN SEBEB ARIYORSUNUZ.

BENİM ÜLKEMDE Kİ DEMORASİ VE ÖZGÜRLÜK SİZDE BİLE YOK,
SİZDEKİ MİLLETVEKİLLERİ BİZDEKİ GİBİ DEVLETE KARSI GELEBİLİYORLARMI,
MİLLETVEKİLLİKLERİNİ SAHSİ CIKARLARI İÇİN KULLANABİLİYORLARMI?
CESİTLİ SUCLARLA YARGILANIP DOKUNULMAZLIK ZIRHININ ARKASINA SAKLANIYORLARMI?
SİZ BUNLARI SORGULASANIZA DOKUNULMAZLIKLAR KALKSIN MEDENİ DÜNYADA BU YOK DİYE BASLIK ATSANIZA

COGUNLU VE HALKIN SECTİKLERİ DİYORUNUZ. 47 Mİ 53 COGUNLUKTUR.
CARPIK SECİM SİSTEMİ İLE 47 BUGUN MECLİSTE 65 TEMSİL ADİYOR BU SECİM SİSTEMİNİ DEGİŞTİRİN DİYE BİR MANSETTE ATATBİLİRSİNİZ.
SİSİN ÜLKENİZİ BİLMEM AMA ÜLKEMDE YARGI BAGIMSI DIR.AMA SİZ VE AVRUPA BİRLİGİ BÖYLE BASLIKLARLA VE BU BASLIKLARDAN DESTEK ALAN YÖNETİM YARGIYI BASKI ALTINA ALMAYA CALISIYOR .SİZ DOLAYLI OLARAK ÜLKEMİN İÇİŞLERİNE MUDAHALE EDİYORSUNUZ.

SON OALARAK ÜLKEMİN BULUNDUGU KONUMDA KAREDENİZE GİRİŞ CIKISI VE BOGAZLARI KONTROL EDEN ORTADOGUNUN EN ÖNEMLİ COGRAFYASINDA
İRAN NIN VEYA ONA BENZER BİR ÜLKE OLMASINI İSTERMİSİNİZ.
ÜLKEMDE DEMOKRASİ İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLER EN AZ SİZDE Kİ KADAR VAR HATTA SİZDEN FAZLA

SON BİR SEY BİR BASLIK TA BENDE

Cargill Yasası’na Meclis’ten onay
koruduguz ve arka cıktıgınız yönetimin oyları ile kabul edildi

ülkemin tarım arazilerini sirketleriniz vasıtası ile elimizden alıp saniyi için kullanıyorsunuz.artık bugdayda bile dısa bagımlıyız.
zaten bunları baska bir yönetime yaptırma imkanı yoktu.

19.03.2008 11:19:00 - BİR ÜLKENİN GERÇEK AYDINLARI NİYE SUSTURULUR? - Gön: ismetergin
Küreselleşme ve Liberalizm; Maalesef gelişmekte olan ülkelerde gerçek aydınları, kendilerine düşman olarak görüp, Dünya halklarına da gerçek aydınları kendilerine düşman olarak göstermek için ellerinden gelen her türlü gayreti ve mecrayı kullanmışlardır.

Çünkü karşılarında muhalefet edebilecek, onların oyunlarını bozabilecek, işlerine çomak sokabilecek tek güç yalnızca gerçek aydınlardır. Bütün dünyada etik küreselleşme denen bir şey var. Ben şundan eminim hiçbir gerçek aydın etik küreselleşmeye, etik liberalizme karşı değildir. Karşı oldukları vahşi kapitalizm, vahşi küreselleşme, vahşi liberalizmdir.

Çünkü bu ibarelerin başına vahşi kelimesini oturttuğunuz zaman bütün kurallar ve sistem, halkların aleyhine işler halklar bundan zarar görür. Ne olur; O zaman sen fabrikandan işçi atarsın, sigortasız çalıştırırsın, asgari ücretin bile altında işçi çalıştırarak insanları açlığa mahkûm edersin. Ama başına etik getirdiğin zamanda; Sen gider onlara mal satarsın onlar gelir sana satar.

Sen gider orda fabrika kurarsın onlarda gelir burada kurar. İşçine de hak ettiği değeri verir çağdaş yaşamını sağlayacak ücreti ödersin. İşin doğrusuda budur zaten. Onlar gelip senin ülkende özelleştirme adı altında banka kuracaklar ya da satın alacaklar sen gidip orada bırak banka kurmayı, şube bile açamayacaksın, bu nasıl bir adalet anlayışıdır?

Eğer sistem böyle işlerse tabiî ki senin bütün kaynaklarını da sömüreceklerdir. Küresel sermayenin temsilcileri bize 17-18 yy larda yaşanan vahşi kapitalizmini satmak için bizim gerçek aydınlarımızı hep halkın çıkarlarına karşı gösterdiler, ellerindeki bütün güçleri de bunun için kullandılar. Bütün bunlar sömürüyü daha da arttırmak içindi. Maalesef sonunda ülkemizde etnik kavga çıkarmayı da başardılar.

Yok kendi dilinde eğitim yok siz başka halksınız yok siz farklı inançlara sahipsiniz gibi kimseye yararı olmayan gerekçeler. Bu söylenenler zaten kendi doğal mecrası içinde yaşanıyor herkesin kendi dilini konuşmaktan kendi dinini yaşamaktan dolayı bir sıkıntısı yok. Senin yapman gereken; Küreselleşen dünya diyorsak sınırların kalktığı bir dünya diyorsak onlara bütün dünya ile iletişim kurmaları gereken dili öğretmek gerekmez mi?

Yooook çünkü öğretirsen o zaman senle rekabet eder, kendine niye rakip yaratasın ki onlar 3-5 milyon kişiyle iletişim kursun yeter, Dünya bize kalsın. Maalesef değerli arkadaşlarım 1980 sonrası küresel sermaye bu ülkenin üniversitelerini, akademisyenlerini ve medyasını da istedikleri bilgilerle yalan yanlış doldurarak onların sırtından amaçlarını gerçekleştirmeye devam ediyorlar.

Ülkemizde özgür beyinler yetişmiyor, yetiştiremiyoruz. Çünkü toplumun bütün kesimleri bir yerlere angaje edilerek, Özgür düşünmeleri engellenmiş. Siyasi partilere, Cemaatlere, tarikatlara, ağalıklara ve vakıflara. Bağımsız üniversitelerimiz yok bunlar olmayınca nasıl özgür düşünen beyinler yetiştireceğiz?

Özgür beyinler yetiştirmek için önce ekonomik olarak güçlenmek gerek, Buda üretimden geçiyor üretmek içinde fabrikalara ihtiyaç var oda yabancıların elinde nasıl olacak?

İşte değerli arkadaşlarım; Bugün birçok kesimin diktatör dediği, ulu önder Atatürk bütün bunları tam 85 yıl önce görmüş, bugün özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekilen kurumları, milli sermaye oluşturmak ve özgür beyinlerin yetişmesini sağlamak için, kurulmasına öncülük etmiş. O dönemlerde bir sürü genci yurt dışına eğitim almaya göndermiş öğrendiklerini geri dönerek, ülkesinde uygulamaya çalışmış gençlerin sayesinde, bu ülkenin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamıştır.

Ölümünden sonra maalesef ulu öndere çeşitli nedenlerden dolayı, ilkelerinden vazgeçilerek ihanet edilmiş. Bugün geldiğimiz nokta hepimizin gözleri önünde Amerikan mandası bir Türkiye…

www.itpttv.com

18.03.2008 11:09:00 - YARGITAY GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ - Gön: ismetergin
Evet, Yargıtay’ın AKP yi kapatma davası gündeme bomba gibi düştü. Dolar Euro fırladı, borsa çöktü. Siyasi partilerden ve demokratik kitle örgütlerinden ardı arkası kesilmeyen demeçler devam ediyor. Ne oluyoruz yav ne oluyoruz?

Başsavcı son derece doğal yasal hakkını kullanarak bir parti hakkında kapatma davası açtı. Kapatılıp kapatılmayacağına da yüce mahkeme karar verecek.

Demokrasinin işlediğinin bir göstergesi bence, kuvvetler ayrılığı prensibi yasama, yürütme, yargı bu üç erk birbirlerinin Anayasal çerçevede denetim görevlerini de yaparlar ayrıca.

Demek ki bu erklerden birini temsil eden yargı hukuk dışı bir takım yaptırımlar ve teh görmüş olmalı ki, iktidar partisi hakkında kapatma davası açmış. İktidar olmak demokrasilerde aşırı özgürlük ve ben istediğimi yaparım rejimi değil ki değerli arkadaşlarım.

Maalesef bu günkü iktidar 50 halk desteğim var diyerek pervasızca bu halkın arasına nifak sokmuş, türbanlı ve türbansız diyerek insanları kamplara bölmüş, her defasında hilafet özlemini dile getirmiş, demokrasi den kaynaklanan hak ve özgürlüklerin yasal boşluklarından faydalanarak bu ülkenin kurumlarını bir biriyle çatışır hale getirmiştir.

Ben prensip olarak partilerin kapatılmasına karşıyım ama Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına bağlı olarak kurulan siyasi partilerinin de, sırf sayısal çoğunluklarına güvenerek ben dilediğimi istediğimi yaparım demeye hakkı yoktur.

Yani Sayın Başbakanın dediği gibi milli iradenin önüne hukuk geçemez gibi bir söylem olabilirmi değerli arkadaşlarım. Eğer Sayın başbakanın dediği gibi olursa ulemaların fetvalarıyla ülkeyi yönetmeye ve yargılama yapmaya kalkarız.

Hukuk adaletin eşit şekilde herkese ulaşmasını sağlamak için vardır. İşte Demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün önemi buradadır. Çoğunluğa karşı azınlığın hakkını korumaktır. Demokrasi hiçbir zaman padişahlık rejimi olmamıştır. Sayısal çoğunluğunuza güvenerek, ben böyle istiyorum böyle yapacağım diyemezsiniz bu ülkenin kendisini koruyacak ve kollayacak olan kurumları vardır.

Bence Kimsenin ayağa kalkmasına gerek yok Yargıtay başsavcısını kutluyorum. Bir ara bu ülkede erklerin önünde bir engel varmış, sanki yargı uyuyormuş gibi geldi bana Allaha çok şükür kü yanılmışım işte başsavcı gibi ülkesini ve milletini seven biri çıkar birilerine haddini bildirir.

Bildirmelidir de bence. Kimsenin ama hiç kimsenin devlet ciddiyetini ve cumhuriyetimizin kazanımlarını bertaraf etmeye hakkı yoktur. Bana göre bu günlerin müsebbibi olan MHP hala AKP nin isnepnesi olmaya devam ediyor. MHP’nin AKP’nin cumhurbaşkanı seçim sürecinden tutunda türban konusuna kadar verdiği desteği de anlamaya çalışıyorum.

Nasıl olsa onunda kokusu çıkar yakında. Şimdi iktidar partisi Yargıtay’ın parti kapatma yetkisini elinden almak için anayasa değişikliğine gidiyor. O zaman demokrasiyi ve cumhuriyeti kollama ve koruma görevi olan başka demokratik güçler devreye girer.

Herkesin aklını başına almasını diliyor, kimsenin cumhuriyetin kazanımlarını yok etmeye çalışmadığı, bolluk ve bereketin olduğu kardeşlik ve sevginin hüküm sürdüğü bir ülkenin özlemiyle saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

www.itpttv.com

15.03.2008 14:10:00 - TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ - Gön: baysiyaset
Hükümetler veya özel çıkar gurupları tarafından toplumun geniş bir kemsinin tavır ve sosyal davranışları üzerine etkide bulunacak çabalara atıfla siyaset bilimde kullanılan bir kavramdır.

Günümüzde de böyle bir senaryo planlanarak uygulamaya konulmuştur. Düşünün ki toplumun büyük ve etkili kesimsini tepki duyacağı ;
1- Yeni partiler yasası düzenlenmesi sağlanarak DTP nin kapatılmasının önüne geçilmesi
2- Vakıflar yasasının unutulmasının sağlanması
3- Sosyal güvenlik yasasının 2. ci plana itilmesinin sağlanması
4- Önceden olduğu gibi doğacak kaosla artacak Dolar ve Euro nun ülkeye sözde sıcak para sağlamış yabancılar tarafından karlı bir şekilde ülkeden çıkarılmasına olanak sağlanması
5- Yaklaşan yerel seçimlerde diğer seçimlerde olduğu gibi mağdur durumu yaratılarak yine en yüksek oyu almak ve kaybedilmiş güvenin yeniden tahsisinin sağlanması
6- Irak operasyonu ile ilgili eleştirilerin önünün kesilmesi
Yukarıda belirtmeye çalıştığım sizin belki daha fazla madde ekleyeceğiniz organizasyonların uygulamasını sağlamak toplum mühendislerinin işleri arasındadır. Bu günkü uygulama bunun en güzel örneklerinden biridir.
11.03.2008 14:21:00 - DEVLET ADAMI OLMAK VAR DEVLET ADAMI OLMAK VAR - Gön: ismetergin
Geçenlerde okuduğum bir makaleden çok etkilendim bu makale, Sayın Yener Oruç tarafından "Atatürk'ün "Fikir Fedaisi" Dr. Reşit Galip" adlı eserden yararlanılarak hazırlanmış.

Bende çok etkilendim sayın Oruç’un affına sığınarak böyle onurlu,ilkeli davranışların herkesin bilmeye hakkı vardır anlayışıyla bunu sizlerle paylaşmak istedim.

Şimdi mevcut partilerin Genel Başkanları kim olursa olsun herhangi bir milletvekiline veya parti MYK üyesine sen yoruldun biraz dinlen dese kaç tane milletvekili benim yorulup yorulmadığıma siz karar veremezsiniz onu ancak ben bilirim diyebilir.

Evet, evet… Size soruyorum. Alacağı cevap ne olurdu?
"Şaka mı yapıyorsun sen muhterem? Bu soruyu bilmeyecek ne var? Elbette şöyle bir cevap olurdu alacağı; "Emredersiniz, Sayın Genel Başkanım Siz böyle uygun gördüğünüze göre, sanırım; yorulmuşum ben. Partimizin yönetim kurulu üyeliğinden derhal istifa ediyorum."

Haklısınız Ben de sizin gibi düşünüyorum;"Yorulup yorulmadığımı siz mi bilirsiniz, ben mi bilirim? Dinlenme ihtiyacını duyarsam, bunu sizin söylemenize gerek kalmadan