kültür sanat

Cem Yılmaz: “Hayat, ahkam kesmek için çok kısa...”

  1. Kültür Sanat
  2. Kitap

Cem Yılmaz: “Hayat, ahkam kesmek için çok kısa...”

 Cem Yılmaz: “Hayat, ahkam kesmek için çok kısa...”

Güçlü, süslü, zengin, özenilen yaşamların kulislerindeki başarısızlıklar... Başarısızlıkların getirdiği özgürlükler ve başarılar... Gazeteci Özlem Gürses çıkardığı son kitap Bazen Olmaz’da, Cem Yılmaz’dan Ali Sabancı’ya, Mustafa Denizli’den Hanzade Doğan Boyner’e, Türkiye’nin başarılı 10 isminin başarısızlık hikayelerini topladı. Özlem Gürses, kitabı Bazen Olmaz’ı Gökçe Pekhamarat’a anlattı.

Başarılı insanlara başarısızlıklarını anlattırmak çok güzel bir fikir. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Fikir benim değil, yayınevinin kurucusu olan Adnan Dalgakıran’ın. Adnan Bey aslında sanayici iş adamı, fakat o da benim gibi Türkiye’nin vasatlık meselesiyle kafayı bozmuş. Bu yolda kongreler yapmış Sanayii Odası’nda, son olarak da Kronik Kitap’ı kurmuş.

2016 sonbaharında ben artık ülke ve dünya gündemine dayanamaz bir haldeyken, Adnan Bey aradı ve “Gel böyle bir kitap yapalım” dedi. Her şey böyle başladı. Derken Ali Sabancı katıldı aramıza, bize yol gösterdi, katkısı büyük.

Aslında çoğumuz pek çok hayal kırıklığı, sert karşılaşmalar yaşıyor, onlarla büyüyor, değil mi?

Aynen öyle! Bu kitabı birkaç nedenle hazırladık. Birincisi bu başarmış görünenler, hep başararak gelmediler. Yolculuğun kendisi sürekli devam ediyor ve yolculuk başarısızlıklarla dolu, bunu anlatabilmek için... İkincisi de ‘Kazanmak, başarmak’ bu kavramların üzerinde düşünmeliyiz, zira dünya hep kazanan ama sonuçta başkalarına kaybettirenlerle dolu. Bir de umudu ve özgüveni çoğaltmak, “Korkma, farklı düşün, farklı yap, denemeye değer” demek istedik... 

Röportaj yaptıklarına başarısızlıklarını anlattırmak zor muydu?

Kolay değildi. Ama sen açık ve önyargısız olursan, onlar da açılıyor. Bir de tabii kamera meselesi, tüm sohbetler iki kamerayla kayda alındı, o da geriyor insanları. Dikkatimi çeken şu; insanlar, özellikle iş adamları başarısızlığı konuşurken rahat ama parayı konuşurken değil. Ne yapıp ettimse de Konukoğlu’nun ne kadar para batırdığını öğrenemedim.

Bu 10 ismin başarısızlık karşısındaki tepkilerinde benzerlikler var mı?

Pek yok, hepsi farklı yaşamış. Kimi öfke, kimi yetersizlik, kimi utanç, kimi üzüntü hissetmiş. Ama ortak olan şu, tümü yüzleşmiş. Geç de olsa başarısızlıkla yüzleşmiş ve bir karar almışlar. En önemlisi bu.

Seni en çok etkileyen hangisi oldu? Neden? 

Hepsinden etkilendim bir boyutuyla. Ali Sabancı’nın bir imparatorluğu geride bırakışını, Cem Boyner’in idealizminin nasıl bir travmaya yol açtığını, Muhtar Kent’in nasıl tutkuyla ve gerçekten gece gündüz çalıştığını dinlemek çok öğreticiydi. Cem Yılmaz her şeyi olduğu gibi, başarı kavramını da tartışmaya açtı, çok özgürleştirici bir yaklaşımdı. Abdülkadir Konukoğlu’nun “Anadolu sadeliği ve tevekkülü” iyi geldi bana. Zeynep Bodur inanılmaz kalpten konuştu, kendisi olma mücadelesi çok sarsıcıydı. Hanzade Doğan Boyner’de tüm sahip olduklarının ötesinde “Doğruyu yapmayı” dert edinmiş bir kadın tanıdım. Hüsnü Özyeğin’i dinlerken de “iş yapma kültürleri” üzerinde düşündüm.  Arda Turan’la çok sert ve acımasız bir endüstrinin gerçeklerini öğrendim. Ama galiba beni en çok Mustafa Denizli etkiledi. Belki de yaşamımda “Kişisel sadeleşme” evresine girdiğimden, onun egosunu geride bırakma sürecinden gerçekten çok etkilendim.

Röportajların hemen hepsinde ‘Başarı’nın farklı tarifleri var, senin için en ilginç olanı hangisiydi ?

Muhtar Kent’in söylediği, psikolojik gelir meselesi. Gitmediğimiz, gidemediğimiz her durumu düşündüm. İşimizi, evliliğimizi, evimizi, ülkemizi. Gitmek için bunca sebep varken neden kaldığımızı… Tek nedeni bu:  Psikolojik gelir. Her şeye rağmen sevgimiz, denemeye devam etme inadımız...

‘Bazen olmadığı’ durumlarda kulağına küpe olacak bir söz bulabildin mi röportajlarda?

Hem de çok! Ancak biri var ki şu ara çok iyi geliyor bana; “Yavaş acele edelim...” Cem Boyner’in sözü.

Ah bir de Cem Yılmaz; “Hayat, ahkam kesmek için çok kısa...” Öyle gerçekten de.

Peki başarılı olmak isteyenler için bir ipucu yakalayabildin mi? 

Şöyle bir şey yakaladım sanırım, kendinizle meselenizi çözmeden, başarılı olmak da mutlu olmak da mümkün değil. Dünyaya en büyük zararı verenler, kendisi mutsuzluklarını, yetersizliklerini kitlelere yansıtanlar. Küçük olsun benim olsuncular. Oysa Mustafa Denizli’nin de dediği gibi “Yaşamak, cesurların hakkı !”

Kitaptaki isimlerin bazıları doğuştan şanslı, çok paraya ya da etkili bir soyadıyla doğmuşlar. Büyük avantaj değil mi?

Değil aslında. O avantajlı başlangıç, aslında onları esir almış. Mesela Cem Boyner, hep hayalini kurduğu biçimde pilot olamayacağını, babasının bir konuşmasıyla anlamış, çok şaşırmış. Ali Sabancı “Bu holding denen şeyin” nasıl bir esarete dönüşeceğini yaşayarak öğrenmiş. Zeynep Bodur, babasının kurduğu bir şirketin kendisinden daha değerli olup olmadığını merak etmiş hep. Hanzade Doğan, ancak 20’li yaşlarının sonunda “ Ben iş kadını mı olmak istiyordum hakikaten?” diye sorabilmiş.

Bir de gerçek anlamda sıfırdan başlayanlar var; Abdülkadir Konukoğlu, Mustafa Denizli, Arda Turan gibi. Biliyor musun, gördüm ki aslında onlar daha şanslı. Kaybedecek daha az varlığın olduğunda, çok daha özgür ve cesur olabiliyor insan. Yeter ki “ Başardığın ” noktada kendini geliştirmesini bil.

Biraz da Özlem Gürses’e dönelim. Senin yaşadığın başarısızlıklar neler?

Ohoooo, hangi birini anlatayım! Uzun yıllar en büyük başarısızlığım, öfkeme engel olamamaktı. Yıllarca bununla uğraştım. Sonra hayallerimin peşine düşme cesareti bulamadım, bu nedenle bazılarından vazgeçtim.

Ve mesleğimde, yani gazetecilikte her işim yarım kaldı benim! Ana haber sunuculuğundan, haber merkezi yöneticiliğine kadar her pozisyona geldim, ama hepsi en fazla bir yıl sürdü. Her şey yarım yamalak benim iş hayatımda.

Yaşadığın başarısızlıklardan sonra neler hissettin?

İnsan en çok “Engellenmiş” hissediyor. Bir de işe yaramaz. Potansiyelini gerçekleştirememiş, değeri bilinmemiş duygusu hakim oluyor…

Başarısızlıklarından sonra nasıl ayağa kalktın?

Her seferinde kendini yeniden üreterek, yeni yollar arayıp bularak, vazgeçmeyerek, sevdiğin işi yapmakta ısrar ederek.

Bu süreçte en çok kim ya da kimler yanında oldu?

Aslında en çok kendim. Çünkü sen inanmazsan hiçbir şey değişmiyor. Bir de çok yakın olan bir iki dost, ailen. Sadece güç almak için, yoksa karar yine hep sana ait.

Sizce insanı başarıya başarısızlıkları mı götürüyor?

Bilmem. Ama kesin olan şu; yola çıkmadan hiçbir yere varamıyorsun. Hata yapmaktan korkanlar tek bir iz bırakmadan geçip gidiyorlar bu hayattan...

Son olarak kendime notlar olarak dediğin ama kitaba yazmadığın neler kaldı sende?

Her konuşmacıya Türkiye ile ilgili düşüncelerini sordum, son soru olarak. Hiçbirinin yanıtını kitaba koymadım. O soruyu sadece kendim için sormuştum aslında, şimdi itiraf ediyorum.

 Kitaptaki katılımcılardan neler öğrenmiş...

Cem Yılmaz: Kafasındaki başarı normları çok farklı. İnsanlara, “işini severek ve iyi yap” kriteri üzerinden bakıyor. Yetenekle-yapabilmek arasındaki ilişkiyi şahane anlattı! Sonuçta, ne yazık ki her hayal ettiğini beceremiyor insan. Bir de evliliği konusunda söyledikleri ilginçti. “Ben, boşanmayı başarısızlık olarak yaşadım!” dedi...

 

Muhtar Kent: Hiç Türk gibi değil! Dünya vatandaşının tam karşılığı. Zaten her işini kendi yaparmış, tamirat, alışveriş, bavul taşıma vs. 11 yaşında evden çıkmış, hep yatılı ve uzakta okumuş. En üzüldüğü bu. “Annemi ve babamı tanımıyorum çok!” diyor. Alıp satmak zorunda kaldığı şirketleri, kaçırdığı iş fırsatlarını anlattı. Ama bana en ilginç gelen hiç kendi işini kurmayı düşünmemiş olması...

Cem Boyner: Yeni Demokrasi Hareketi’ni anlattı, ilk defa bu kadar açıklıkla... Pişman değil ama “Bir daha asla!” diyor. Siyaset defterini hiç açmamak üzere kapatmış. Çocukken pilot olmak istiyormuş. Sadece o değil, Arda Turan ve Abdülkadir Konukoğlu da! Sanırım uçmak aslında özgür olmak. Ve hepimiz bunu hayal ediyoruz galiba çocukken...

Zeynep Bodur Okyay: İnanılmaz bir baba-kız hikayesi. Zeynep hep babasını aşmak için tırmalamış yıllarca... Bir gün odasına hışımla girip şu soruyu sormuş, “İşin mi, ben mi?” Ve ne yazık ki bir cevap alamamış. İbrahim Bey öldükten sonra odasını toplarken bulduğu mektupta almış cevabı. Zeynep’e yazılmış bir mektup. Çok dramatik anlattı, ağlayarak, ben de öyle dinledim. Biliyor musun -biliyorsun tabii ki!- bu ülkede herkesin babasıyla bir meselesi var. Kitaptaki herkes babasını anlattı hikayesini anlatırken. Bu da mı tesadüf?

Ali Sabancı: İlk defa bu kitapla tanıdım ben kendisini. Bayıldım! Sürekli kendini dönüştürme derdinde, hep yeni düşünceler, yeni açılımlar... Şahane! O kadar açık ve şeffaf ki… Kendisiyle dalga geçebilen, komplekssiz. Çok sevdim Ali Sabancı’yı. Ve ona minnettarım, kitaba katkısı inanılmaz. Eşiyle ilgili anlattıkları de çok etkileyici idi. Vuslat Hanım’ı, olağanüstü güzel anlattı. Ve tabii bir koca holdingi bırakıp gitme hikayesini...

 

Abdülkadir Konukoğlu: Oğlum Uzay’ın bu kitapta Reis diye hitap ettiği tek kişi! Fotoğrafına bayıldı Uzay, Muhsin nefis çekmiş hakikaten! Küçükken helikopter yapmayı denemiş kendisi. Büyük bir imparatorluğun sahibi. 3 özel jeti var, Türkiye’nin ilk 10 zengininden biri. Yat imalatı işinde büyük para batırmış. “Kadınlar işyerinde daha sadık” diyor, “Kolay bırakmıyorlar, pes etmiyorlar, vazgeçmiyorlar!” “Gaziantep’te başardınız, ABD’de de başarır mıydınız?” sorusuna “Evet” dedi, cesareti enteresan.

 Hanzade Doğan Boyner: Ne kadar titiz biriymiş, onu da ilk bu kitapta tanıdım. Fotoğraflarını iki kere çektik, beğenmedi. Çok akıllı, çok yaratıcı. Dünyayı iyi takip ediyor, çok da çalışkan. E-kolayın nasıl kapandığını anlattı. Bir de babasından habersiz üniversite sınavını nasıl boş bıraktığını! Oyunculuk dersleri almış NY’ta... ama devam etmemiş. Çok istemiş oysa ki. Zaman içinde nasıl değiştiğini anlattı, eskisi kadar hırslı olmadığını, çalışırken bir anlam aradığını...

Mustafa Denizli: Aşık oldum ben ona! Zarafeti, bilgeliği, derinliği, sükuneti... Acaip etkilendim. Çok da yakışıklı, hala. Altay’da önce, “Senden futbolcu olmaz!” demişler. Ama sonra büyük pişman olup, “Geri gel!” diye yalvarmışlar neredeyse. Egosundan nasıl tamamen vazgeçtiğini anlattı. Ve yine o da, babasını...

Hüsnü Özyeğin: Değişik biri. Kolay açılmıyor... Tamamen iş jargonuyla konuştu, kalbini göremedim pek. Fakat işi müthiş anlatıyor! Hayatı iş. Çok sade. Her şeyi. Kılığı kıyafeti, iş merkezi, mobilyalar, çalıştığı insanlar... Turkcell fikrini nasıl kaçırdığını anlattı. Bir de Rusya’da üzerine para koyarak sattığı bir şirketin hikayesini.

Arda Turan:  Ne çok seveni aynı zamanda ne de çok nefret edeni var bu çocuğun. Hayatını değiştiren bir kitaptan söz etti, o bölüm enteresan. Ve ne yaparsa yapsın ‘topçu’ kalmaktan. Tabii Arda’nın da bir baba hikayesi var, o da çok duygusal…

 

 

{$ nextTitle $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}

{$ item.Description $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}

ilgili haberler

 
LG
MD
SM
XS