CNN Türk

Metinler

Beşşar Esad - 08 Kasım 2009
Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad, Mehmet Ali Birand ve Ertuğrul Özkök'ün sorularını yanıtladı...

MAB:
Sayın Cumhurbaşkanı. Çok teşekkür ederiz bize katıldığınız için. Sayın Özkök ve ben yeniden burada olmaktan çok mutluyuz. Akıllardaki soru şu: Türkiye sizin için önceden ne ifade ediyordu şimdi ne ifade ediyor? İlişkilerde büyük bir değişim var. Siz de bunun mimarlarındansınız. Nereye doğru gidiyoruz? Sizin öngörünüz nedir?

BE: Türkiye-Suriye ilişkilerinde mi? Öncelikle sizler de Suriye'ye hoşgeldiniz.

EÖ: Son birkaç yılda ne değişti de bu noktaya gelindi? Babanızın dönemi geride kaldı, artık yeni bir politika mı izleniyor? Bu size özgü bir siyaset mi? Türkiye'de iki ülkenin birden nasıl bu kadar yakınlaştığını anlamakta güçlük çekiyoruz.

BE: Sizin sorunuzun yanıtı aslında kısmen diğer sorunun içinde. Son birkaç yılda ne değişti diye sordunuz. Bazılarının savunduğu gibi geçmişte rakip ya da düşmanken, bugün kadeşten öte olduğumuzu söylemenin gerçekçi bir bakış açısı olmadığını düşünüyorum. Daha gerçekçi bakmak lazım. Biz Suriye olarak Türkiye'yi hiçbir zaman rakip ya da düşman olarak görmedik. Türkiye de bizi öyle görmedi. Görüş ayrılıkları olan belki de iyi ilişkileri olmayan kardeşleriz diye düşündük. Yüzyıllardır kardeş iki ülke olduğumuz gerçeğinden hareketle, iki kardeş arasındaki ilişkileri artık değiştirmek gerek dedik. Başarılı olmamızın ve ilişkilerdeki bu hızlı değişime bazılarının şaşırmasının sebebi de bu. Sadece birkaç yıl içinde bu noktaya gelinmedi. İki tarafta halk düzeyinde sağlam bir temel var. Bu hükümetlerden daha da önemli. Ben, Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül ve öncesinde de Cumhurbaşkanı Sezer hakikaten çok aktif rol oynadık. Ama halk düzeyinde sağlam temel olmasaydı bugün bulunduğumuz noktaya gelemezdik. Son dönemde Türk halkının bazı olaylara, özellikle Gazze'de yaşananlara karşı gösterdiği tepkiye, sokaktaki gösterilere bakarsanız, iki tarafın hislerinin aynı olduğunu görürsünüz. Arapların yaşadıklarına karşı bir öfke sergilendi. Halk düzeyinde sağlam bir temel derken bunu kastediyorum.

MAB: Peki ilk adımı kim attı?

BE: Cumhurbaşkanı Sezer. 2000 yılında cumhurbaşkanı Hafız Esad'ın cenazesi için Suriye'ye geldikten sonra telefonla irtibatı kesmedik. 2002'de telefonla görüştük. Şimdiki cumhurbaşkanı Gül de Başbakanken bir adım daha atıp Suriye'ye geldi. Beni de Türkiye'ye davet etti. 2002 sonu 2003 başıydı. Irak Savaşı başlayınca ziyaret gerçekleşemedi. 2004'te yapabildik ancak.

MAB: Peki nereye doğru gidiyoruz? Ortak bir pazar, ortak para birimi ya da ortak bir ekonomiye doğru mu gidiyoruz?

BE: Geleceğe dair bir amaç olarak bakarsanız sorunun yanıtı evet olabilir. Bizim için ne iyiyse onu yapmak durumundayız. Ortak para birimi konusunu görüşmedik. Ama vizeler kaldırılıyor ve iki ülke arasında serbest bölge meselesi konuşuluyorsa ortak bir pazar var demektir. İlla şu noktaya doğru gidiyoruz demek şart değil. Attığımız adımları değerlendirip bir sonraki adımı ondan sonra belirlemek lazım. Çünkü bu yöntem, bulunduğumuz noktadan çok uzakta bir hedef koyup bu hedefe ulaşamamaktan daha iyi. Önemli olan süreci hep ileriye doğru götürmek.

MAB: Adım adım ilerlemek yani.

BE: Evet adım adım.. ama adım adım demek yavaş yavaş demek değil.

MAB: Ortak karayolları ya da demiryolları gibi ortak birtakım girişimler, projeler var mı?

BE: Türkiye ve Suriye'nin ekonomileri uluslararası standartlar açısından bakarsanız, diğer ekonomilere göre hala biraz daha küçük. Ekonomiyi geliştirmenin en iyi yolu da yerel projelerden ziyade bölgesel projelere imza atmak. Bu konuyu Başbakan Erdoğan ile de görüştük. Ulaşım bu konulardan bir tanesi. Örneğin Kızıl Deniz'i Akdeniz ile nasıl bağlayackasınız? Ya da Kızıldeniz'i, Avrupa'ya... Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden.

MAB: Böyle bir proje var yani..

BE: Hala görüşüyoruz. Ürdünle de bu konu gündemde. Başbakan Erdoğan ile de iki yıl önce demiryolu projelerini konuşurken bu konuya da tartışmıştık. Şimdi bu projeyi demiryolu mu yoksa karayoluyla yapmak mı daha iyi olur bu tartışılıyor. Sizin demiryolunuz, benim de karayolum varsa o zaman proje uygulanabilir bir proje olmuyor. Dolayısıyla ister karayolu ister demiryolu olsun, tek bir hedefi olan bölgesel projelere imza atmak gerek. Çünkü böyle projeler o rotadaki ülkeleri de etkiliyor. Ve enerji meselesi...Türkiye Nabucco'nun bir parçası. Biz de Türkiye aracılığıyla katıldık. Azerbaycan ile de Türkiye üzerinden bir anlaşma yaptık. Bölgesel işbirliğinden kastım bu. Ekonomide birbirimizden bağımsız düşünürsek güçlü bir konum elde edemeyiz. Türkiye ile ilişkilerde gittiğimiz yön de bu.

MAB: Bir başka deyişle iki küçük ekonomi yerine bir büyük ekonomi diyorsunuz.

BE: Kesinlikle.

MAB: Türkiye'nin uluslararası alanda Suriye adına konuşabileceğini söylemiştiniz. Türk yetkililer şu anda sizin mesajlarınızı Amerika'ya iletiyor mu? Türkiye ne gibi bir rol üstleniyor bu bağlamda?

BE: Türkiye'nin üstlendiği en önemli rol Suriye ve İsrail arasındaki dolaylı görüşmelerdeki rolüydü. Sekiz ay boyunca bu süreci de başarılı bir şekilde yürüttü. Bu rolü sebebiyle ve süreci dışardan takip eden değil de içerden bilen bir ülke olarak, diğer ülkelere özellikle de Batı'ya bu anlamda doğru mesajı en iyi iletebilen ülke oldu. Türkiye bu sekiz aylık deneyimine dayanarak hem kendi mesajını hem de bu süreç sırasında ve sonrasında bizim sergilediğimiz tavrı diğer ülkelere aktarabilir. Türkiye ve Suriye arasında çok yoğun bir diyalog süreci olduğu için, barış konusu diğer ülkelerle gündeme geldiğinde,  biz talep edelim ya da etmeyelim, Türkiye bizim mesajlarımızı diğer taraflara anlatmalıdır.

EÖ: Belki biraz hassas bir soru olacak ama yanıtını merak ediyorum. Bir Arap ülkesi olarak yıllarca İsrail ile savaştınız.Hiç kendinizi İsrail halkının yerine koyduğunuz oldu mu? Şeytanın avukatını oynamıyorum ama küçük bir halk ve kendilerini o bölgede Araplar arasında sıkışmış hissediyorlar. İsrailli olmadığım için belki tam olarak hislerini bilemem ama bazen kendimi onların yerine koyup düşünmeye çalışıyorum. Siz hiç kendinizi onların yerine koyup onların da kendi devletlerine sahip olmak gibi bir hakları var. Ama onların da kendilerini güvende hissettiği, Filistinliler ve Arapların da kendi haklarına sahip oldukları nasıl bir düzen olabilir diye düşündünüz mü hiç?

BE: Birtakım sinyaller vermeden önce realiteyi gözden kaçırmamak lazım. Sürekli sinyal verirsiniz ama alıcılarınız iyi değilse verdiğiniz sinyaller işe yaramaz. Bu yüzden önce realiteyi konuşmak lazım. Türkiye'de 70 milyon insan var. Bizde 20 milyon. Sizin ülkenizin yüzölçümü bakımından Suriye'den kat kat büyük. Sizin topraklarınızı sürekli işgal ettiğimzi düşünün. Her gün de Türkleri öldürüyoruz saldırılarda. Sonra gelip diyorum ki sen büyük ülkesin ben de küçük. Ben savunmasızım...Öldürülen sizin halkınızken nasıl ben daha savunmasız olabilirim. İsrail'in büyük ya da küçük olması bir şey ifade etmez. Başkasının topraklarını işgal eden ve Arapları öldürenler onlar..Sorunu çözmenin yolu işin köküne, asıl sebebine inmekten geçer. Sorunun kaynağı İsrail'in başkasının topraklarını işgal etmesiydi. Gerçekçi değil belki ama az önce verdiğim örnekteki gibi düşünelim. Ortada bir işgal varsa, insanlar buna tepki gösterir. O zaman yapılacak şey, işgal edilen topraklardan çekilmek ve barış antlaşması imzalamaktır. İsrail'in anlaması gereken çok net bir mesaj var: İsrail'i sadece barış koruyabilir. Savunmasız olduklarını düşünüyorlarsa sadece barış onları koruyabilir savaş değil. Lübnan ve Gazze'de yaşananlar askeri yöntemlerle bir yere varamayacaklarını hatta onları başka başarısızlıklara sürükleyeceğini göstermiştir.

MAB: Türkiye'nin üstlendiği rolden söz ettik. Şimdi Türk dış politikasının bir geleneği bozup Batı odaklı bir siyasetten doğu odaklı bir siyasete kaydığı yönünde tartışmalar dönüyor. Siz de böyle bir değişim seziyor musunuz? Ya da katılıyor musunuz bu tespite?

BE: Bir anlamda evet. Bu değişimi hissediyoruz. Ben belirli bir bölgeye ait olmanız gerektiğini düşünmüyorum. Türkiye ve Suriye batıya da ait değil, doğuya, uzak doğuya da ait değil. Biz kendi bölgemize aitiz. Bulunduğunuz bölgeye ait olmazsanız kimse size saygı duymaz. Batıya gidip ben size aitim derseniz kimse sizi dinlemez, size saygı duymaz. Siz bölgenize aitsiniz. Önemli olan da bu. Türkiye dahil başka ülkelerde de kimlik konusu ile ilgili bazı tartışmalar oldu. Sözünü ettiğiniz konu da bu tartışmaların bir parçası. Türkiye, Suriye ve bölgedeki diğer ülkeler olarak bölgede farklı dersler edindik. Kimliğimiz benliğimiz bölgemizdir, kültürümüzdür. Bu kültürün illa siyah ya da beyaz olması önemli değil. Kendi kültürünüzü de tartışabilirsiniz. Ancak bölge içinde benzer kimliklerle iyi ilişkiler kurarsak geleceğmizi şekillindirebiliriz. Sözünü ettiğiniz değişim olumlu bir değişim. Sadece Türkiye de değil bizim ülkemizde, bölgede de bir değişim var. Batı ile iyi ilişkilerimiz olmalı, onlarla da ilişkilerimizi geliştirmemiz gerek. Avrupalıları Türkiye'yi Avrupa Birliğine kabul etmesi için teşvik etmeliyiz. Ama bu batının parçası olacağınız anlamına gelmez. Siz Türksünüz.

MAB: Şunu söylüyorsunuz. Bölge ülkeleri değişirken Doğululaşmak ya da batılılaşmak gibi eski kavramlar geçersiz mi? Nasıl bir Türkiye Suriye'nin çıkarına olur? Müslüman birliği içinde ama Avrupa ile iyi ilişkileri olmayan, İsrail ile iyi geçinen bir Türkiye mi?? yoksa İsrail'e her daim tepki gösteren Avrupa'ya hayır diyen bir Türkiye mi?

BE: İsrail konusunda Türkiye bize yardımcı olmak istiyorsa İsrail ile iyi ilişkileri olmalı. Aksi taktirde barış sürecinde nasıl önemli bir rol oynalabilir?

MAB: Sizce mevcut durum böyle mi?

BE: Bugün değil tabi.. Çünkü arabuluculuk yapmak için iki tarafın olması lazım. Şimdi sadece Arap tarafı yani biz varız. Diğer tarafın Türkiye'nin üstleneceği role ihtiyacı yok çünkü objektif arabulucuya alışık değiller. Avrupa ile ilişkilere gelince. Biz hiçbir zaman Türkiye sadece müslüman ülkelerin yaşadığı bölgenin parçası olsun diye düşünmedik. Böyle bir ilişki mantığı müslümanlar için de zararlı bir yaklaşım olur. En kötü şey bir ülkenin kendisini izole etmesidir. Kimse sizi izole edemez, siz isterseniz kendinizi izole edersiniz. Ne kadar açık olursak o kadar güçlü oluruz. Bu nedenle Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkileri destekliyorum. ABD ile iyi ilişkilerimiz olmamasına karşın Amerika ve Türkiye ilişkilerini de destekliyorum ki bana bu konuda dostum olarak yardımcı olsun.

MAB: Türkiye size Amerika ile ilişkileriniz konusunda yardımcı oluyor mu?

BE: Türkiye Suriye talepte bulunmadan bunu yaptı zaten. Çünkü Türkiye realiteyi gözeten bir ülke..Bu da Suriye'nin çıkarına.. çünkü Suriye'yi diğer ülkelerin de tanıması gerektiği imajını veriyor.her toplantıda böyle bir rol üstlendiler.

MAB:Siz de bundan memnunsunuz.

BE: Evet şüphesiz.

EÖ: İsrail ile ilişkiler konusunda Suriye'de kamuoyu, yani halk, ve siyaset çevreleri arasında bir görüş ayrılığı var mı?

BE: Hayır. Haklarımızdan vazgeçmediğimiz ölçüde barışa doğru yol alma konusunda Suriye halkının desteğine sahibiz.

EÖ: Yani benzer bir yaklaşım var her iki tarafta da..

BE: Evet aksi taktirde Türkiye aracılğıyla o süreçten geçmiş olmazdık.

MAB: Ancak bazen siyasetçiler halktan daha cesur olmak durumunda kalabilir ya da öyle olmaları gerekir..

BE: Haklarınız ya da tüm ulusu ilgilendiren bir konu söz konusu olduğunda her zaman görüş ayrılıkları olabilir. Ama önemli olan çoğunluğun sizi desteklemesi. Çoğunluğun sizi desteklemelediği bir yönde adım atmak istiyorsanız, kısa zaman içinde onları attığınız adımların haklı olduğu bu adımların ülkenin çıkarına olduğu konusunda ikna etmeniz gerekir. Bu açıdan Suriye'de bir sorun yaşamıyoruz. Fikir ayrılıkları hep olur.

MAB: izninizle, pkk ile mücadelede bitmeyen hikayemize gelelim. Suriye'Nin, dağdan inen suriye kökenli PKK'lıları kabul etmeye hazır olduğunu söylediniz. bu konuda birşeyler yaptınız mı? burada, kaç pkklıdan bahsediyoruz? ve siz onların geri dönmek isteyeceğine inanıyor musunuz? ne tür bir düzenleme sözkonusu, ya da henüz sadece proje safhasında mıyız?

BE: türkiye tarafından aldığımız bilgilere göre, bahsettiğimiz sayı bin 500 civarında. ama bu sayı suriye kaynaklı değil.

MAB: yani sizin değil, türkiye'nin verdiği bir bilgi.

BE: evet ama zaten önemli olan sayı değil, fikir. bir kişi de olsa yüz bin kişi de, bence önemli olan prensip ve kavram - taraf değiştirip, terör eylemlerinden vazgeçerek sivil hayata katılmaya karar verenler için af çıkarılması. Bunu Türk basınıyla yaptığım toplantıda açıkladım ama şimdilik bir tepki yok.

MAB: Ama şu an elinizde, eğer gelirlerse yürürlüğe konulmaya hazır bir af var, öyle mi?

BE: Af yasal bir ifade, çünkü yargı makamlarının kişiler hakkındaki hükmünü ilgilendiriyor. Bir devletbaşkanı yasal olarak af çıkararak, suçlu bulunmuş birini affedebilirsiniz. yani, bizim yargı mekanizmalarımızda devam eden bir süreç yoksa, yasal olarak "aftan" sözedemeyiz. Burada masada olan, aftan çok, hukukun, dönenleri, mahkemeye çıkması gereken insanlar olarak görmemesinin sağlanması. yani dönerlerse hukukun dışında kalacaklar. bunun için hukuki bir terim olduğunu sanmıyorum. şöyle söyleyelim: bu kişilerin suçlu olmadığına dair, hükümet tarafından siyasi bir karar alınacak.

MAB: sizce korkmayacaklar mı?

BE: gerçekten elimizde hiçbir bilgi yok.

MAB: bu konuyu kimseyle görüşmediniz mi?

BE: hayır, hiç kimseyle. bu konuyu sadece basın mensuplarıyla görüştüm. duyulup duyulmadığını bile bilmiyoruz. bütün benzer sorunlarda, birileri çizgilerini değiştirmek istiyorsa, bu süreç yaşandı. biz bunu suriye'de müslüman kardeşlerle yaşadık. müslüman kardeşler suriye'ye af olmadan geldi. Onların dönüşüne izin verdik, "bu geçmişe ait bir sorun. suçsuz ilan edilmeleri için mahkemeye çıkmaları gerekmiyor" dedik.

EÖ: yani pkklılar için de affa gerek yok, müslüman kardeşler gibi kabul edilecekler.

BE: evet aynen öyle. daha önceki eylemlerinden vazgeçecekler, mektup yollabilir veya doğrudan kendileri gelebilirler.

EÖ: pkklılar gruplar türkiye'ye döndüğünde de bu yapıldı. Ama öyle bir gösteri yapıldı ki türk halkı büyük tepki gösterdi. eğer farklı bir şekilde gelselerdi...

BE: gösterişsiz bir girişle..

EÖ: ... belki Türk bayrağı veya o tür sembollerle gelselerdi, daha kolay olabilirdi. ama maalesef öyle olmadı.

MAB: bize anlattığınızı net bir şekilde ortaya koyalım. Eğer bu ülkeye dönüp normal hayata katılmak istiyorlarsa, başvuruda bulunabilirler. "fikrimi değiştirdim, geri dönüyorum" diyebilir ve silahlarını bırakabilirler.

BE: biz bu insanların başka ülkelerde farklı gruplara katılmak için suriye'yi terkettiğini biliyoruz. tabii ki siyasi olarak biz buna karşıyız. ama suriye'ye döndüklerinde onlara, "sizi bu suçtan sorumlu tutmuyoruz, çünkü bir daha suç işlemeyeceğinize inanıyoruz" diyoruz.

MAB: yani siz cumhurbaşkanı olarak bu insanlara dokunulmayacağının garantisini veriyorsunuz.

BE: evet. tam olarak böyle.

EÖ: türkiye'de de böyle oldu.

MAB: ama buradaki daha esnek bir sistem. türkiye'de hakim karşısına çıkmak zorundaydılar. burada sayın cumhurbaşkanı diyor ki, "suriye'ye döner ve fikir değiştirdiklerini söylerlerse, memleketlerine gitmekte özgürler".

EÖ: mehmet ali birand, bu sıkıcı konuyu değiştirebilir miyim?

MAB: evet ama açıklığa kavuşmasını istiyorum. çünkü bunu okuyanların ortada gerçekten bir fırsat olup olmadığını anlaması gerekiyor.

EÖ: sayın cumhurbaşkanı, suriye bana, şam'a yaptığım ilk geziden bu yana şöyle bir izlenim verdi: Suriye bölgede Türkiye'ye benzeyen tek ülke. Laiklik açısından, kadınların durumu açısından, insanların davranışları açısından çok benziyoruz. Bağdat'ta ya da Suudi Arabistan'da olduğumda Türkiye'den farklı bir yerde olduğumu hissediyorum. Siz laiklik, kadınların durumu gibi konularda ne düşünüyorsunuz? ve sizce biz müslümanlar olarak bu bölgede bu konuda ne yapmalıyız? hayat tarzı anlamında, siz ve türkiye için en iyisi ne?

BE: bence ilk sorulması gereken soru şu: devlet mi yoksa halk mı laik olacak? Batı'da pekçokları bunu karıştırıyor. Eğer bir yönetim toplumun yansıması değilse, onu görmezden gelebilirsiniz çünkü gerçekliği yansıtmıyordur. Toplumlarımız arasında sizin de bahsettiğiniz gibi benzerlikler var. hem Türkiye hem de Suriye'de toplum çokkültürlü ve laik. Laiklik, ötekini kabul etmek, dini siyasetten ayırmak ve din özgürlüğü anlamına geliyor. Herkes, başkalarının müdahalesi olmadan, istediği dine inanabilir ve ibadetini inandığı gibi yerine getirebilir. Gündemimizdeki laiklik tartışması ne kadar açık fikirli olduğumuzla da ilgili. Maalesef son birkaç onyılda , hatta belki son yüzyılda olanlar, aklımızın üzerinde bir perde çekti. dışarıdan bakınca açık görüşlü olduğumuzu düşünüyoruz ama aslında daha da çok içimize kapanıyoruz. Bu biraz önce bahsettiğim konuyla da ilgili. Dünyanın geri kalanıyla iletişim kurmalıyız. Kendimizi izolasyona itmemeliyiz. Kimliğimizi kaybetmeden, diğerleriyle mümkün olduğunca çok irtibat sağlamalıyız. Laik olmak Batılı olmak anlamına gelmiyor. Bizim toplumumuz Batı'dan daha laik bir yapıya sahip olmalı.

EÖ: siz sosyal hayatta, hayat tarzında islamileşme yönünde bir eğilim görüyor musunuz?

MAB: bu bir tehlike mi?

BE: bu, ortadoğu'nun son 10 yılına doğal bir tepki. İnsanların daha İslami veya daha az İslami yaşamayı tercih etmesi kişisel özgürlüktür, tabii ki başkalarının özgürlüğüne müdahale anlamına gelmediği sürece. Başka birinin hayat tarzını beğenmeyebilirim, ama bu şahsi bir tercihtir. Ama önemli olan şudur: aynı toplum içinde yanyana yaşayabiliyor muyuz? ülkemizi beraberce kalkındırabiliyor muyuz? farklı hayat tarzları bir ülkenin sorunu değil, zenginliğidir. sizin kendi tarzınız var, benim kendi tarzım. özgürlükler varolduğu sürece bence bu bir sorun değil. Zaten bütün toplumun tek tarzı benimsemesi, tamamen islami veya tam tersi olması mümkün değil.

MAB: peki siz bölgenin, İslam ülkelerinin giderek daha çok muhafazakarlaştığını düşünmüyor musunuz?

BE: evet böyle düşünüyorum.

MAB: bu bir tehdit değil mi? öyle olmalı.

BE: muhafazakar doğru kelime mi, bilmiyorum.

MAB: tam olarak köktendincilik demiyorum ama o yönde gidişten bahsediyorum.

BE: ama muhafazakar kelimesini kullanmak istemiyorum çünkü bunu herkes farklı anlayabilir. bu yüzden az önce "kapalı, içine kapanık" dedim. bazıları bunu "muhafazakar" olarak tanımlıyor, bazıları "hayır bunun muhafazakarlıkla alakası yok" diyor. burada bile açık görüşlü olmadığımız ortaya çıkıyor. bu yüzden daha açık olmalıyız. böylelikle, belki daha islami belki de değil, ama en azından açık fikirli oluruz. o zaman daha islami olsanız da sorun olmaz.

MAB: enteresan. eşinizden hiç başını örtmesini istediniz mi?

BE: hayır.

MAB: yani bunu hiç düşünmediniz bile.

BE: evet aynen öyle. Gerçek İslam insanın içindedir, kıyafetlerinde değil. Bütün dinlerin temelinde insanların arasında iyi ilişkiler kurulması vardır. Dinler öncelikle bunun için gönderilmiştir. Dinlerin amacı, kötü ilişkileri kurulması, bölünme, parçalanma yaratılması değildir. En önemli şey, ailenize, komşularınıza, milletinize, halkınıza nasıl davrandığınızdır. Dinin özü işte bu. Eğer dargörüşlü bir şekilde bakarak çok iyi bir Müslüman olduğunuzu söylüyor ve yolsuzluk, çıkarcılık gibi kötü olan ne varsa onu yapıyorsanız, bu dindarlık değil.

MAB: peki ya taliban gibi gruplardaki gelişmeler?

BE: bu İslam değil. İslam'da aşırıcılık yoktur. Aşırıcılığa kaçan bir insansanız, kendinize Müslüman deseniz de Müslüman değilsiniz. Bir tane İslam var; açık görüşlü, başkalarını kabul eden İslam. biz bir islam ülkesiyiz. Ama islam konferansı örgütü toplantılarında bile sadece Müslümanları değil, bölgemizdeki herkesi, Hristiyanları, Yahudileri de temsil ediyoruz. İslam Konferansı Örgütü diyoruz çünkü üye devletlerin vatandaşlarına baktığınızda, çoğunluk müslüman. Ama bu örgüt bile sadece müslüman vatandaşları temsil etmek için kurulmuş değil. bu konuda net olmak gerekir.

EÖ:
Size biraz kişisel bir soru soracağım, isterseniz cevap vermeyebilirsiniz. Siz günde 5 vakit namaz kılıyor musunuz?

BE: bu özel bir konu ve öyle de kalsın.

EÖ: peki o zaman. İran'ın nükleer programı konusunda ne düşünüyorsunuz?

MAB: Siz iran'ın nükleer bombaya sahip olduğunu görmek ister misiniz?

EÖ: çünkü bizim cumhurbaşkanımız "nükleer silahları bir komşumuzda görmek istemeyiz" açıklamasında bulundu.

BE: Suriye'de de bizim gayet net bir pozisyonumuz var: ortadoğu'da nükleer bomba görmek istemiyoruz. Buna ihtiyaç yok. Tabii ki buna İsrail'in nükleer silahları da dahil. Ama ben İRan'ın nükleer bomba üretmeye çalıştığını düşünmüyorum. Buna ihtiyaçları yok. Sadece hakları olan teknolojiyi istiyorlar. Türkiye ve Suriye'Nin de taraf olduğu, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmasına göre, her ülkenin barışçıl nükleer program geliştirme ve kendi ülkesindeki nükleer yakıtı zenginleştirme hakkı var. Sorun, bu anlaşmadan farklı bir girişimde bulundukları zaman çıktı. Son dönemde Viyana'da varılan uzlaşmaya bakın. her konuda anlaştılar diyemeyiz tabii ama uzlaşı yönünde adımlar var. yani sorun yok diyebiliriz. tekrarlayayım, bölgede kimsenin nükleer bombaya ihtiyacı yok.

MAB: yani iran'ın nükleer bomba sahibi olmasına hayır diyorsunuz.

BE: "bölgedeki herhangi bir ülkenin" diyelim.

MAB: iran da dahil herhangi bir ülkenin...

BE: suriye de dahil.

EÖ: sayın cumhurbaşkanı, suriye'de hristiyan toplumu konusunda birşey sormak istiyorum. burada güçlü bir cemaat var, maalesef bizim ülkemizde kalmadı. sizin bu toplumla ilişkileriniz nasıl, kendilerini burada nasıl hissediyorlar? inançlarının gereğini özgürce yerine getirebiliyorlar mı? toplumun bazı kesimlerinin muhafazaklaşması herhangi bir tehdit oluşturuyor mu? bu konuda ne düşünüyorsunuz?

BE: suriye'de laik bir devlet ve topluma sahip olmamızın sebebi bu çokkültürlülük. suriye'deki hristiyanlar toplumumuzun en önemli temel direklerinden. hristiyanlar sizin de bahsettiğiniz gibi güçlü bir cemaat ve sayıları da az değil. hristiyanlar da dahil, toplumumuzun temel direklerinden biri eksik olsa, suriye toplumu tamamen çöker. Tek renkli bir toplum çok tehlikeli bir toplumdur.

EÖ: fransız düşünür edgar morin, "gerçek bir medeniyet olmak istiyorsanız, kozmopolit olmalısınız" der. bu yüzden avrupa gerçek bir medeniyet değil, çünkü şu an yeterince kozmopolit değil.

BE: suriye'de hıristiyanlar suriye vatandaşı olarak bütün haklara sahip. ibadet özgürlükleri var, istedikleri gibi yeni ibadet yeri, kilise inşa edebiliyorlar. hiçbir kısıtlama yok.

EÖ:
Türkiye ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Dördüncü ziyaretiniz olacak sanırım.

BE: Evet.

EÖ: Üçüncü mü dördüncü mü?

BE: Dördüncü sanırım. Hayır hayır beşinci.

EÖ: Türkiye hakkında ne düşünüyorsunuz. Kentlerini nasıl buluyorsunuz. Türkiye'deyken kendinizi nasıl hissediyorsunuz.

BE: En önemlisi bence Türk halkı. İlk ziyaretimi 2004'te yaptığımda bir izlenim edinmiştim. Sonrasında yaptığım ziyaretler de edindiğim bu izlenimi doğruladı. İstanbuL'da havalanında bana sormuşlardı Türkiye'ye dair izleniminiz nedir diye. Kim şimdi hatırlamıyorum. Şam'a dönecektim o zaman da İstanbul'da kar yağıyordu. Ben de kalbi sıcak ama havası soğuk diye yanıt vermiştim. En şaşırtıcı şey buydu benim için. Şahsen halkın bu kadar sıcak olduğunu ben pek bilmezdim. Çok sıcak insanlar. Bunu siyasette de hissedebiliyoruz. İstanbul gördüğüm en güzel kentllerden biri. Pek çok Avrupa kentinden de daha önemli bir kent.

EÖ: Eşinizin sizin Türkiye'deki imajınıza çok büyük katkı sağladığını biliyor musunuz?

BE: Evet pek çok kez bunu duymuştum.

MAB: Sizden daha popüler neredeyse.

BE: En başından beri öyleydi.

MAB: Son soru. Türkiye'deki Suriye malları ile Suriye'deki türk mallarının değişimi konusu çok merak ediliyor. Bu konu sonuçlandırıldı mı?

BE: Bu konuyu Başbakan Erdoğan ile son ziyaretim sırasında konuştuk. Sanırım süreç iki tarafın içişleri bakanlığı arasında ilerliyor. Diğer süreçler gibi ilerliyor. Türkiye ve Suriye arasında artık anlaşmazlığın olduğu bir konu yok. Sorunların çoğunu çözüyoruz. Bu da o konulardan biri....

Çok teşekkürler sayın Cumhurbaşkanı...

Reklam

Reklam