CNN Türk

Metinler

Danilo TURK - 22 Mayıs 2009
ŞİRİN PAYZIN: Sayın cumhurbaşkanı çok teşekkür ediyoruz bize zaman ayırdığınız için öncelikle şüphesiz Türkiye-AB ilişkilerine dair sorular soracağım. Şimdi katılım sürecine baktığımızda bizim açımızdan Türkiye içerisinden bu sürece baktığımızda sürecin sürekli yavaşladığını görüyoruz. Bunun sebeplerinden bir tanesi de o kadar çok iç sorun var ki çok da bu sürece odaklanılmıyor. Aynı zamanda AB’nin de tavrından da kaynaklanan bir durum bu. Özellikle bazı başlıklarla ilgili müzakere başlıkları veya siyasi konularla ilgili tavrından da kaynaklanıyor. Dolayısıyla bir tür bir ilgi eksikliği var sanki katılım sürecine özellikle insanlar arasında. Dışarıdan bakan birisi olarak, Türkiye dışından birisi olarak Türkiye’yi bu katılım süreci içerisinde nerede görüyorsunuz?

DANILO TURK: Bence bu soruna stratejik açıdan bakmak lazım. Slovenya geçtiğimiz yıl AB dönem başkanlığını yürütürken iki başlık açabilmiştik. Dolayısıyla kaydedilen ilerlemeden memnun kalmıştık bizim dönem başkanlığımızda. Çok net bir şekilde AB’nin Türkiye’yi de alması gerekliliğini vurgulamıştık ve gümrük birliği anlaşmasının yeterli olmadığını söylemiş ve bunun tek başına cevap olamayacağını ve bunun dünyanın çok ötesine geçtiğini daha güçlü bir entegrasyona gerek duyulduğunu söylemiştik ve Slovenya olarak bizler AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Çok önemli bir kıymet, varlık, ekonomik güç açıcından değil sadece. Aynı zamanda siyasi anlamda da AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var. AB önde gelen siyasi oyunculardan bir tanesi olmak zorunda küresel arenada ve Türkiye’yle daha fazla şansı var. Çünkü Türkiye’ye baktığımızda her şeyin ortasında, merkezinde yer aldığını görüyoruz. Bu anlamda yeterince sofistike politikalar ve diplomasi geliştirme kapasitesini gösterdi. Bu da AB’ye yardımcı olacaktır.

Ş.P. : AB’ye yeni üye olan bir ülke olarak sizin gözleminiz acaba nedir? Neler değiştirilmeli AB içerisinde? Sizce AB’deki sistem ya da mekanizma düzgün işliyor mu?

D.T. : Öncelikle şunu açıklamak istiyorum: Slovenya evet resmi olarak yeni bir üye ama AB sınırındaydık en baştan İtalya komşumuz kurucu üyelerinden bir tanesiydi AB’nin. Dolayısıyla bu gelişmeleri zaten biz takip ediyor ve ekonomik olarak da etkileşim halindeydik uzun süredir AB ile. AB çok farklı aşamalardan geçti. Geçmişte ekonomik entegrasyon süreci oldu. Daha sonra bir de Eurosklerosis dediğimiz ve daha sonra genişleme süreci oldu. AB’nin derinleşmesi, genişlemesi süreci yaşandı. Bu dinamik bir süreçti. Her bir aşamanın da farklı bir özelliği, farklı bir dinamizmi vardı. Şimdi zannediyorum biraz daha bir belirsizlik dönemindeyiz. AB belli bir yapısal reformları bekliyor Lizbon Antlaşması çerçevesinde. Ama şunu biliyoruz ki yapılması gereken yani antlaşmanın yasal bir şekilde yapılması gereken reformlar aslında yeterli değil. Yeni bir zihniyet geliştirmemiz lazım. Daha güçlü siyasi bir  irade geliştirmemiz lazım. Bence anahtar burada. Daha önce siyasi iradenin olduğu dönemleri gördük, hızlı bir şekilde geliştirildiği dönemleri gördük. Mesela çok yakın işbirliğinin olduğu dönemler Mitterant dönemini hatırlayacak olursak komisyonun yaptığı şeyler Jack Delor'la birlikte, bütün bu unsurları çok güçlü siyasi irade unsurlarını geçmişte görmüştük. Şimdi de benzer bir şeye ihtiyacımız var. Lizbon Antlaşması’ndan sonra çok ciddi bir şekilde güçlü siyasi iradenin oluşturulması lazım. AB’nin derinleştirilmesi ve genişlemesi için. Evet şimdi baktığımızda zor gibi görünebilir ama ilerleme kaydetmek istiyorsak gerekli.

Ş.P. : Bu soruyu soruyorum çünkü çok büyük bir tartışma var. Türkiye içerisinde de bazıları şunu soruyor: Neden acaba AB’ye girmek zorundayız? Bütün bu küresel ekonomik krizin ardından AB’nin de bu soruna çözüm bulamadığı, bazı sorunlara çözüm bulamadığı açık deniliyor. Hatta bazıları AB acaba hala var mı sorusu bile soruluyor.

D.T. : Tabiî ki var. Şimdi şunu göz önünde bulundurmak lazım. Kimse bütün sorunları, krizin sorunlarını 1 gecede çözemez. AB de bu yönde bir istisna değildir. O da tek başına çözemez. Dünyaya bakarsanız herkesin sorunları, sıkıntıları vardır. Tabi ülkeden ülkeye değişebilir bu sorunlar. Ama çözüm zaman alacaktır. Şu da son derece açık Türkiye başarılı bir performans sergiliyor AB dışında da. Ama Türkiye’nin çok önemli bir rolü var. Küresel anlamda çok önemli bir rol üstleniyor. Avrupa’yı Asya’yı birbirine bağlayan bir ülke, Avrupa’yı Orta Doğu’ya bağlayan bir ülke. Bu açıdan baktığımızda doğal olarak aslında bu aileye ait bir ülke. Siyasi muhakeme ve siyasi irade meselesi bence en önemli şey bu. Ekonomik olarak son derece başarılı bir performans sergiliyor zaten. Ekonomik olarak çok farklı seçenekleri olabilir Türkiye’nin ama bunların arasında en iyi seçenek AB diye düşünüyorum ve siyasi unsurlar da önemli tabiî ki.

Ş.P. : Diğer taraftan da bazı şüpheler olsa da Türkiye’nin katılım süreciyle ilgili Almanya ve Fransa’nın bu anlamda bazı açıklamaları var. Özellikle Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin açıklamaları var. İmtiyazlı ortaklık verilsin diyenler var Türkiye’ye. Sizin ülkenizin konumu nedir? Bu açıdan baktığımızda imtiyazlı ortaklık bir çözüm olabilir mi? Türkiye için iyi bir çözüm olur mu sizce?

D.T. : Bizler bunun tabiî ki bir çözüm olabileceğini düşünmüyoruz. Daha önce söylediğim gibi Slovenya AB ülkeleri arasında Türkiye’nin tam üye olması gerektiğine inanan ülkelerden birisi. Geçmişte de bunu söylemiştik. Dönem başkanlığımızı bu ruh içerisinde yürüttük. İki müzakere başlığı açtık ve bu hala bizim politikamız, değişmiş değil. Aynı zamanda bazı AB ülkelerinde siyasi engeller olabileceğini biliyoruz. Bazı belirsizlikler de olabilir bu ülkelerde veya Türkiye’ye karşı bazı önyargılar olabilir veya AB’nin bu kadar çok genişlememesi gerektiğini, sınırların belirli olması gerektiğini, bu eski, orijinal merkeze daha çok bağlı kalınması gerektiğini söyleyenler de olabilir. Bu anlaşılabilir ama bence bu geçici bir şey. Bu tavır zamanla azalacaktır.

Ş.P. : Bu katılım sürecinden siz de geçtiniz geçmişte ve çok uzun bir süreç olabiliyor zaman zaman. Bazen de acılı bir süreç olabiliyor. Türkiye’de genelde bu şekilde ifade ediyoruz. Ama bir de Türkiye’nin durumu aslında çok da farklı bir durum üyelik süreci çok büyük bir tartışma var enerjiyle ilgili AB içerisinde ve Türkiye’de önde gelen ülkelerden bir tanesi enerji alanında. Ama enerji başlığını Kıbrıs sorunu yüzünden açamıyoruz bile. Sizin öneriniz ne olur? Özellikle bu konularda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz? Kıbrıs sorunu enerji başlığı ve bir de ilişkileri ileriye götürme açısından neler söyleyebilirsiniz?

 

D.T. : Siz aslında 3 soru sormuş oldunuz. Teker teker cevap vereyim bu sorulara. Bekleme odasında durup beklemek evet zor. Acılı bir süreç. Biz de bunu biliyoruz. Slovenya dediğim gibi ilk üyelerinden, kurucu üyelerinden bir tanesine komşu bir ülkeydi. Biz de bu süreç boyunca beklerken çok sıkıntı yaşadık. Çok uzun. Dolayısıyla bu hissi anlayabiliyoruz. Ama şimdi geçmişe dönüp baktığımızda artık bu acıyı hissetmiyoruz. Evet beklemek zorunda kaldık bir süre ama sonucu iyi oldu ve AB’ye üye olduk diye düşünüyoruz.

İkinci olarak enerji konusunda, enerji stratejik bir konu haline gelmiş durumda AB için. AB hala kendi içerisinde tutarlı ve bütünlüklü bir enerji politikası geliştirememiş durumda. Dolayısıyla bunu oluşturması, geliştirmesi gerekiyor. Herkesin de yardımcı olması lazım. Ben de bu konuyu Türkiye’deki temaslarımda da yine görüşmüştüm. Daha sonra Bulgaristan cumhurbaşkanıyla da temaslarımız oldu, görüşmelerimiz oldu. Kendisi de görüşlerini aktardı bana. Çok ilginç bu çünkü şunu gösteriyor enerji lobileri çok farklı yönlerde ilerleyebilir. Hükümetler de bu süreç içerisinde akılcı bir şekilde, tutarlı ve bütünlüklü bir yaklaşım bulmalı. AB düzeyinde eşgüdüm sağlanmalı. Henüz buna ulaşmış değiliz. Bu bağımsız bir  mesele  belki ama ek bir argüman olarak kullanılabilir Türkiye’nin AB üyeliğinde çünkü Türkiye çok önemli transit bir ülke. Enerji konusunda özellikle enerjinin geleceği açısından. Son olarak bir de Kıbrıs konusu, Kıbrıs ayrı, bağımsız bir sorun olarak görülmeli çünkü o şekilde ortaya çıktı 1960’larda. Tabiî ki talihsiz bir durum ama bir çözüm eğer aranacaksa çözüm için BM desteklenmeli. BM Güvenlik Konseyi zaten parametreleri belirlemiş durumda. Genel sekreter bu sürecin bir parçası. Özel elçisi, özel temsilcisi Alexander Downey yine bu sürecin bir parçası. Son derece enerjik bir şekilde çalışıyor. Kendisine hayranım, kendisini tanıyorum. Elinden geleni mümkün olan her şeyi yapıyor. Çözüme yaklaşılması için. Ben de en yakın zamanda başarıya ulaşmasını, belli bir fikirle gelmesini bekliyorum, umuyorum. AB ve diğerleri bence BM’yi desteklemeli diye düşünüyorum.

Ş.P. : Türkiye aslında hükümet ve bir de cumhurbaşkanı Gül de Ermeni konusu üzerinde çalışıyorlar son dönemde sorunu çözebilmek adına. Bazı görüşmeler de yapılıyor Rusya’yla ve Azerbaycan’la birlikte. Sadece Ermeni sorunu değil enerji hatları konusunda da bazı görüşmeler yapılıyor. Siz bu gelişmeleri takip edebiliyor musunuz? Nasıl görüyorsunuz? AB’den nasıl görünüyor bu konular? Algı nasıl orada?

D.T. : Gelişmeleri çok dikkatli bir şekilde takip ediyoruz çünkü Kafkaslar AB’ye yakın çok önemli siyasi ve ekonomik açılardan son derece önemli bir bölge AB için. Benim algım şöyle: Türkiye’nin yaklaşımı faydalı bir yaklaşım diye düşünüyorum. Kafkaslarda ortak bir platform çok önemli. Özellikle çözüm bulunamamış sorunları çözüme kavuşturmak ve ekonomik işbirliğini sağlayabilmek özellikle enerji sektöründe bu çok geçerli bir strateji. Dolayısıyla Kafkasya’daki ülkelerin de bununla ilgilendiğini, Rusya’nın da ilgi gösterdiğini görmek bizim için memnuniyet verici. Ama tabi her zaman uygulamaya yönelik şeyleri mesela boru hatlarıyla ilgili bazı şeyleri yapabilmek veya ekonomik işbirliğini sağlamak çok da kolay olmuyor. Siyasi konuları da bu çerçevede çözebilmek. Mesela Karabağ sorunu gibi Abhazya, Osetya sorunlarının çözümü çok kolay olmayabilir ama Türkiye’nin bunu resme taşımış olması çok önemli. AB de bunu desteklemeli diye düşünüyorum.

Ş.P. : Türkiye eğer bir çözüme yaklaşırsa bu konuda olumlu bir atmosfer olursa gelecekte bu Türkiye için bir artı sağlar mı acaba AB açısında?

D.T. : Evet. Pek çok kişi bence AB’de bunu tarihi bir katkı olarak algılayacaktır. Bazı sorunların çözümü çünkü çok önemli AB için bütünsel olarak baktığımızda. Bildiğiniz gibi geçen yıl Gürcistan’daki kriz patlak verdiğinde AB dönem başkanlığı aktif rol üstlendi bu çatışmanın çözümü için. Tabi o dönem Fransa hemen harekete geçti, Fransa dönem başkanı olarak harekete geçti. Çatışmanın sonlandırılması ve çözüm bulunması, ateşkes koşullarının sağlanması için öne çıktı. Ama tabi şimdi biraz daha kapsamlı bir şeye ihtiyacımız var. İşte Türkiye de bu noktada devreye giriyor. Gelecek vadeden yaklaşımlarla geliyor ve AB de memnun bundan.

Ş.P: Şimdi siz konferans sırasında Ortadoğu konularından da bahsettiniz. Avrupa Birliği'nin yeni politika oluşturması konusuna belki değinmiş oldunuz. Şimdi yeni bir Dışişleri Bakanımız var kendisi uzman özellikle Ortadoğu konularında Hamas’la görüşülmesi konusunda siz de biliyorsunuzdur bazı görüşmeler var. Türkiye Suriye Filistin sorunu şimdi diğer açıdan da baktığımızda Türkiye’de şöyle bir algı var çok fazla ağırlık verdiğimiz Ortadoğu konularına Türkiye acaba Avrupa Birliği katılım sürecinden uzaklaşıyor mu sorusu soruluyor ve o zaman Avrupa Birliği’nde acaba olumsuz bir tepki mi yaratır Avrupa Birliği katılım sürecinde olumsuz bir etki mi yaratır çok fazla Suriye ve Hamas’a ağırlık verildiğinde böyle bir düşünce var gerçekten bu doğru mu olumsuz bir tepki olumsuz bir görüş yaratır mı?

D.T: Avrupa birliğinde böyle bir görüş olduğunu hissetmiyorum. Türkiye’nin üstlendiği rol takdir ediliyor. Özellikle İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk yaptı hamalsa ilgili başarılı çalışmaları oldu. Başka faktörler de var tabiî ki mısır var amerikanın girişimi var Türkiye’yi bir bütünlüklü bir girişim olarak baktığımızda ben faydalı görüyorum Türkiye’nin yaklaşımını Avrupa birliği bence Türkiye ile istişare içinde olmalı. Avrupa Birliğinin de çok güçlü bir rol oynaması bekleniyor. Aslında Ortadoğu’da siyasi olarak zaten özellikle insani yardımların tedarik edilmesi konusunda zaten önde gelen bir rol üstleniyor Avrupa birliği ama daha ağırlıklı bir siyasi rol oynaması lazım kolay değil çünkü Avrupa birliğinde 27 üye var dolayısıyla bütün bunları koordine etmek, ülkeleri kontrol etmek zaten zor bir iş çokta kolay değil ama Ortadoğu’da çok büyük bir talep var aslında Avrupa Birliği'nin siyasi bir oyuncu olması için eğer Avrupa Birliği siyasi bir oyuncu olmak istiyorsa ki durum böyle zaten o zaman Türkiye’yle birlikte eş güdüm içinde olmalı. Amerika  Birleşik Devletleri ile birlikte ve Türkiye ile birlikte kendisini Ortadoğu’da önemli bir aktör olarak göstermiş diplomasi ile göstermiş Türkiye ile eş güdüm içinde olmalı.

Ş.P: Şimdi şunu sormak istiyorum. Çok aslında yumuşak bir yaklaşımınız var olumlu bir yaklaşımınız var Türkiye’nin de ihtiyaç duyduğu şey bu oluyor genellikle belki siz de çok taze çok yeni bir ülkenin cumhurbaşkanısınız Avrupa birliği içerisinde sadece belki sizin ülkeniz  değil  ama biraz daha sizce acaba baskı altında kimi zaman hissetmiyor musunuz kendinizi? Almanya ve Fransa eski ülkeler Avrupa birliği içerisinde her zaman genelde konulara olumsuz yaklaşan ülkeler önemli konulara gelindiğinde baskı altında hissetmiyor musunuz?

 D.T: Bu analizinizi çok da aslında paylaşmıyorum. Ülkelerin farklı politikalarına ilişkin şunu anlamak lazım: AB çok güçlü ve işbirliği içerisinde işleyen bir kurum ve biraz daha belki bütünlüklü ve tutarlı politikalar görmek istiyoruz AB içerisinde yani şikayet ediyor gibisiniz çok sanki yeterince rahatsız değilmişim gibi bu konudan şikayetçi gibisiniz. Ama ben genelde gazetelere baktığımızda üç ya da 4 başbakanın önde gelen AB başbakanlarının mesela x kişi Avrupa komisyonu başkanı olmalı gibi açıklamalar gördüğümde evet biraz rahatsız oluyorum. Bu açıdan baktığımızda AB demokratik potansiyelini biraz daha güçlendirmeli ve bütün bu önemli pozisyonlarda gerçekten kamuoyuyla birlikte etkileşim içerisinde olabilecek demokratik süreci ileriye götürebilecek kişiler gelmeli diye düşünüyorum. Bu pozisyonlara Avrupa Konseyi'nde komisyonda bence burada işte demokratik açık ortaya çıkıyor ve bu aşılmalı. Bazı tabiî ki şikayetlerim var her şeye olumlu bakmıyorum. Ama bu şikayetleri biraz daha AB’nin bu çerçevesi dahilinde ve başarısı çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.

Ş.P: Son soru şimdi Türkiye ziyaretiniz sırasında burada yaptığınız görüşmeler ve toplantılardan memnun ayrıldınız mı? Ve bir heves eksikliği gözünüze çarptı mı?

D.T: Türkiye AB ilişkileri konusunda ilk sorunuza cevabım evet memnunum. Siyasi konuları da görüştük tabi ki bu temaslarda bir de tabiî ki iş dünyasıyla da ilgili görüşmeler yaptık Çünkü Slovenya’dan heyetimizde işadamları da vardı ve şimdi onlarda kendi ortaklarıyla bu konuları ele aldılar. Güçlü bir iş birliğimiz var özellikle süreçten bende memnunum diğer taraftan AB’ye ilişkin ben herhangi bir yorgunluk hissi görmedim Türkiye’de bütün yaptığım temaslarda görüştüğüm kişiler aktif olarak bizden destek istediler. Ve desteğimizi alıyorlar. Aslında pek çok AB ülkesinin desteğini alıyorlar. Dolayısıyla ben çok da yorgunluk hissi görmedim. Türkiye’nin AB sürecine ilişkin…

Ş.P: Son soru dedim ama şimdi bir başka son soru soracağım o zaman bu soruyu aslında herkese soruyorum bütün konuklarımıza soruyorum. Küresel ekonomik krizle ilgili bir sorum olacak krizde sizce nerdeyiz? Hangi aşamadayız sona yaklaştı mı, ortada mıyız sizin gözleminiz nedir?

D.T:Wilson Churchill’den bir alıntı yapacak olursam başlangıcın sonuna geliyoruz gibi ilk aşama ve krizden çıkış çok zor olacak, çok uzun olacak belki bu panik sürecinden çıkmış olabiliriz biraz daha ihtiyatlı politika yapma sürecine girmiş olabiliriz ama uzun zaman alacak diye düşünüyorum. Çok teşekkür ediyorum.

Reklam

Reklam