Pyanj kıyısından fısıltılar

Pyanj kıyısından fısıltılar

90’lı yılların sonunda henüz fotoğraf öğrenmeye çalışan genç bir üniversite öğrencisiyken, adını sıkça duyduğum ve o zamanlar sadece bir kaç fotoğrafını gördüğüm Cartier-Bresson’un Darphane-i Amire’de açılan “Avrupalılar” sergisini görmeye gitmiştim.

Sergi 20’li yılların başından 1970’lere uzanan elli yıllık sürecin fotografik özetiydi. Fakat fotoğrafçı olmaya çalışan bir yeniyetme olarak asıl niyetim Cartier-Bresson’u ve fotoğraflarını bu denli özel kılanın ne olduğunu bir dedektif edasıyla çözmek, hasıl-ı kelam fotoğrafları dikkatlice inceleyerek bu sırra vakıf olmaktı. Bir yandan da göreceklerimin oldukça istisnai, tekrarlanması mümkün olmayan sahneler olacağını, fotoğraflarda olan bitenin beni oldukça şaşırtacağını varsayıyordum. Ne mi oldu peki? Bresson’un fotoğraflarının çoğunu oldukça sıradan bulduğumu, hatta hızımı alamayıp “ne var ki bunlarda, aynılarını ben de çekerim, hiç de ilginç değiller” dediğimi hatılıyorum kendi kendime. Benim beklentim;  fotoğrafların bağırmaları, “bana bak!” diye çığlık atmaları, hatta beni ısırmalarıydı. Hayalkırıklığıyla sergiden ayrılırken, ergen küstahlığıma rağmen merakım bir kaç kat daha artmış, Bresson’a atfedilen önemin nereden kaynaklandığını keşfetmek için adeta and içmiştim!  

Aradan geçen 15 yıla rağmen sırrı keşfettiğimi söyleyemem. Fakat yıllar önce gördüğüm bu “sıradan” fotoğrafların zaman geçtikçe beni kendi etki alanlarına çekmeleri, adeta büyülü bir evrene davet etmelerinin altında yatanın ne olduğunu kendimce anladığımı sanıyorum. Başlangıçta beni hayal kırıklığna uğratan ne ise zamanla büyüleyen de oydu: Olağanlık! Bresson’un -en azından benim dünyamda- yarattığı kırılma “olağanın” içinde saklı olan özü görmenin izleyici/okuyucu açısından da hayli çaba ve sabır istiyor oluşu gerçeğiydi. Ben olağanüstü sahneler görmek, çabucak etkilenmek, büyülenmek, şaşırmak, hayretler içinde kalmak istiyordum. Bresson’un fotoğraflarının usulca söylediği ama benim o yıllarda pek de kulak vermediğim cümle şuydu: Klasikler bağırmazlar!

İster yazıyla, ister sözle,ister sesle, isterse görüntülerle dile gelsinler, zamanın eleğinden geçip bugüne ulaşan, bir anlamıyla zamansızlaşan yaratıların ortak noktası, alıcısına sessiz ve derinden adeta fısıldayarak nüfuz etmeleri, formlarından – biçimlerinden daha çok özlerinin asıl değeri taşımalarıdır. Belgesel fotoğraf ve daha özelde bir alt yaklaşım olan sokak fotoğrafçılığı bahis konusu olduğunda, çoğu insanın pek de tartışmaya gerek duymaksızın başka bir kaç isimle birlikte Bresson’u anmasının temel nedenlerinden biri, hayatın büyük karmaşası içinde tekrar edegelen, sıradan gibi görünen, yaşıyor olduğumuz için kanıksayıp pek de değer atfetmediğimiz olağanlığı, bir anlamda “şu an öylece orada olma” halini, meraklı fakat saygılı bir bakışla bizlere tekrar hatırlatmasıdır. 

Fotoğrafın doğasına içkin olan saldırganlığı ehlileştirmeyi, bakışın kendinden menkul iktidarını mümkün olduğunca geride tutmayı önemseyen fotoğrafçılar nesli bugünün fotoğrafçılarına da büyük bir miras bırakmış durumdalar. Ne kadar sayıda fotoğrafçının bu mirası sahiplenip içselleştirdiği başlı başına bir tartışma konusu olsa da, en azından belgesel fotoğraf, haber fotoğrafı ve sokak fotoğrafçılığı üçlüsüne yakın bir alanda dolanan fotoğrafçıların ürünleri, müellifleri istese de istemese de asıl niyetlerine, yöntemlerine ve temel yaklaşımlarına dair keskin ipuçları taşıyor.  

1970’li yıllardan bu yana asıl mesleği olan inşaat mühendisliğinin yanı sıra kesintisiz bir fotoğraf geçmişine sahip olan ve kamerasını çevirdiği dünyaya saygılı bir merakla bakan, yukarıda bahsi geçen mirası sahiplenip içselleştirebilen az sayıda Türkiyeli fotoğrafçıdan biri Kemal Cengizkan. Yakın zamanda yayınlanan kitabı “S’YOMKA, Pyanj Kıyısından Fotoğraflar” Pamir Dağlarının eteklerinde akıp giden Pyanj Nehri kıyısından olağan insan manzaralarını biraraya getiriyor. Fotoğrafçı, Tacikistan hükümetinin ülkenin doğusu ile kesintisiz bir bağlantıyı mümkün kılacak karayolu inşaatına karar vermesiyle birlikte başlayan yol inşaatında görev almak üzere 2001-2005 yılları arasında bölgeye yolculuklar yapar. Tacikistan ve Afganistan arasındaki doğal sınırı çizen –aynı zamanda Amu Derya Nehri’nin kollarından biri olan- Pyanj Nehri boyunca günlük hayatı fotoğraflar. 

Bu fotografik öykünün adı olan S’yomka, tıpkı batı dillerindeki bağlantıda olduğu gibi Tacik dilinde de hem “ateş etmek” hem de “fotoğraf çekmek” anlamına geliyor. Pamirler’in çetin coğrafyası ve nehir yatağının görüntüsü ile başlayan öykü, savaşa döneminden terkedilmiş bir tank,  genç kadınlar ve erkeklerin portreleri, yol yapımında çalışan işçiler, fotoğrafçıya hikayelerini anlatan yaşlılar, meraklı çocuklar ve çevre köylerden insan manzaraları ile devam ediyor. Kitapta yer alan görüntülerin her biri fotoğrafçının görme biçimine dair de çok ipucu veriyor. Coğrafi olarak oldukça uzak ve başka bir kültürü konu alıyor olsa da fotoğrafların hiçbirinde egzotik bir keşif duygusunun izi yok. Özellikle portre fotoğraflarında, yalın ve sakin bir fotoğraflama tavrının izini, fotoğrafçının kamerasını çevirdiği insanlardaki yanısımalarından görmek mümkün.  Bu yazının başında bahsi geçen “olağanlık” yani “şu an öylece burada olma hali” bu fotografik öykünün de hamurunda fazlasıyla var. 

Muhtemelen kitaptaki fotoğrafları dikkatle gözden geçiren herkesin aklında en az bir görüntü daha kalıcı, daha hatırlanmaya değer olacaktır. Kuşkusuz ki bu, bir görüntünün etki alanı kadar kişisel dünyamızda neleri tetiklediği, hangi çağrışımlara neden olduğu, zihnimizde ve gönlümüzde nasıl anlamlar yarattığı ile de ilgili.  

Pyanj’ın kenarındaki günlük hayatı yalın ve samimi bir bakışla anlatmaya çalışan bu fotografik öykünün bir bölümü, Nulvand Köyü’ndeki bir ilkokula ayrılmış. Bu bölüm aslında öykü içerisinde bir öykü gibi tasarlanmış. Kitabın bütünü içerisindeki bu sayfalar bir okuyucu/izleyici olarak kişisel tarihimle bağlantısı nedeniyle oldukça etkileyiciydi. Sayfaları çevirdikçe karşılaştığım görüntülerdeki herşey oldukça tanıdıktı; beyaz boyalı küçücük okul binası... Okulun avlusundaki insanlar... odurdukları sıralarda sayfalarına iyice gömülerek ders çalışan çocuklar... Hevesle ders anlatan genç bir ilkokul öğretmeni... Karatahtanın üstüne asılmış anatomi atlasları... Duvardaki Magellan, Newton, Descartes portreleri... 

Dünyanın bir başka ucunda ve başka bir zamanda, bir köy ilkokulundaki öğrencilere bakmak, ilkokulu oldukça benzer bir köy okulunda okumuş olan biri için neredeyse kendi geçmişine tanıklık etmek gibiydi.  

Görüntülerin dünyasını sözlerle açıklamak, tarif etmeye çalışmak biraz nafile bir çaba. S’yomka hayatın bütün olağanlığı içindeki olağanüstülüğü görmek, çokça kanıksadığımız “öylece burada olma halini” yeniden düşünmek için izleyicisine küçük bir kapı aralıyor. Kimbilir, belki başka bir fotoğrafta siz de kendinizi görürsünüz. 

***
Galata Fotoğrafhanesi tarafından yayınlanan 112 sayfalık albümde 53 siyah-beyaz fotoğraf yer alıyor. Sert kapak ciltli olan kitap 170 gr kuşe kağıda duoton tekniği ile basıldı. Kitap yayin@galatafotografhanesi.com adresinden sipariş verilebiliyor. 

 

 

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS