9 yıl sonra Leyla'ya ne oldu?

9 yıl sonra Leyla'ya ne oldu?

Tiyatrokare’nin 9 yıldır seyircisiyle buluşan Zülfü Livaneli’nin ses getiren romanı “Leyla’nın Evi”ni bahane edip, usta oyuncu Celile Toyon ve oyunun yönetmeni Nedim Saban ile tiyatro kadrajlı tadında bir söyleşi gerçekleştirdik…

Betül Memiş / memisbetul@gmail.com


“Üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı. O zaman susacaklar... Ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık…” 20. yüzyılın önemli yazarlarından, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Hermann Hesse, “Ağaçlar” adlı kitabında böyle veriyor nidasını. Bir vakitler gelir de doğayı ve hayatın ritmini dinlemeyi öğrenip, yekten hayatın kendisi olur muyuz bilmiyorum ama şimdilik ağaçlar kadar köklü olmasa da dünya yaşıyla epey yol kat etmiş Boğaziçi’nde konuşlanan Bosnalılar Yalısı’na yani “Leyla’nın Evi”ne misafir olmaya ne dersiniz?



 


Zülfü Livaneli'nin yazdığı “Leyla’nın Evi” tutarlılık ve sahiplenme mevzularında sıkıntı yaşayan biz faniler adına sevindirici ki tam 9 yıldır tiyatro sahnesinde endam etmekte. Tiyatrokare’nin sahnelediği oyuna hayat verenlerse; (kelimenin tam anlamıyla büyüleyen bir oyunculuk sergileyen) Celile Toyon, Ahmet Uz / Nuri Gökaşan, Dicle Alkan, Halim Ercan, Fatih Dönmez, Meral Asiltürk, Barış Atmaca, Koray Kurt ve İsmail Karaer. Yardımcı yönetmenliğini Bülent Seyran’ın müziklerini Zülfü / Ferhat Livaneli’nin, dekor tasarımını Nurullah Tuncer’in üstlendiği “Leyla’nın Evi”ni oyunlaştıransa Zeynep Avcı. “Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin...” diyen hikayenin yönetmeni Nedim Saban ve beyne küşayiş veren oyunculuğunun huzurunda saygıyla eğildiğim Celile Toyon ile bir araya geldik… Bu arada Tiyatrokare’nin Tohum Otizm Vakfı işbirliği ile büyük bir farkındalık projesi olarak hayata geçirilen son oyunu, Mark Haddon'un çok satan romanı “Süper İyi Günler” koreografi ve teknolojinin harmanlanarak üç boyutlu animasyonlar eşliğinde tamamı 80 metrekare LED ekranlardan oluşan özel dekorla oynanıyor. Oyunun yönetmeni Nedim Saban, müzikleri de Son Feci Bisiklet’e ait. Ajandaya eklemeyi es geçmeyin!



“Önce yüreğime sonra beynime soruyorum”


• Dile kolay, 9 yıldır sahnede olan bir oyundan bahsediyoruz; bugün buradan bakınca Leyla ve Celile’ye ne oldu?


Celile Toyon: 9 yılın sonunda anca Celile, Leyla’yı anlayabildi. Çünkü bu 9 yılda dünya da Türkiye de çok değişiklikler yaşandı. Bunlardan etkilenmemek mümkün değil! Ben, konservatuvarlıyım, akademik eğitim gördüm. Fakat şu var ki; ben duygusal bir oyuncuyum. Önce yüreğime, sonra da beynime başvuruyorum, her şey için bu böyle ama bana yol gösteren genellikle yüreğim oldu.


• Tiyatrokare, bu 9 yılda nasıl bir evrilme yaşadı?


Nedim Saban: Tiyatrokare’nin dört evresi var. Kuruluşumuz olan 1992’de, Türkiye’ye prodüksiyon tiyatrosu fikrini biz getirdik diyebilirim. O dönem topluluklar ve kumpanya mantığı vardı ve bunu kırdığımızı düşünüyorum. 1995’te, Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Tiyatrosu’na taşınınca, mecburen mekanın fiziki şartları ve seyircinin önceki algısından dolayı bir süre için komedi tiyatrosu olduk. Profilo Kültür Merkezi’ne taşınınca da yine prodüksiyon tiyatrosu mantığına geri döndük. Dördüncü dönemimiz ise; “Leyla’nın Evi”yle geldi; artık kendi salonumuz yoktu. Ama bu da her gece başka bir güzergâhta perde açmak anlamına geliyordu. Bu bakımdan da “Leyla’nın Evi” bizim çıtamızı çok yükseltti ki bu bizi aşağı da çekebilirdi. Nasılsa bir turne tiyatrosu olduk diyerek pek çok detaydan vazgeçebilirdik ama yapmadık. Her gece başka bir yerde perde açmak avantaj da bir yanıyla; her salonun kodlandığı seyirciye ulaşmış oluyoruz ama o salonun kodlarına uymak zorunda kalmadan. İtiraf etmeliyim; tabi yorucu bir süreç de oldu.


• “Leyla” olma hikayenizi okudum ama sizden de duymak isteriz…


Celile Toyon: Zülfü (Livaneli) Bey'in “Leyla'nın Evi” romanını okuduğumda, gönlümden geçen; ‘Dilerim, tiyatro oyunu olarak da sahnelenir’ oldu. Ama “ben oynarım” gibi bir düşünce aklımın ucundan dahi geçmedi. Leyla rolü için de değerli hocam Yıldız Kenter'i düşünmüştüm. Ve bir gün Nedim Saban’ın AKM (Atatürk Kültür Merkezi) önünde bir konuşmasına şahit oldum. Konuşma bittiğinde, gidip, alnından öptüm. O gün karar vermiştim, sonraki süreçte de kitabı ve fikrimi paylaştım.


Nedim Saban: Celile Hanım’ın kitap vermek gibi böyle naif armağanları olur çevresindekilere. Bana armağan olarak da “Leyla’nın Evi” kitabını verdi ve ‘sizin tiyatroya çok yakışır’ dedi. Ama benim yıllardır kendisine olan hayranlığım baki, 1977’den beri aktif izleyicisiyim. Kitabı okuduktan sonra ben de Celile Hanım’dan başkasını düşünemedim.


“Dünyada yüzümüzü ağartan tek şey sanat”


• Bu 9 yılda, hikayede ne gibi farklılıklar oldu?


Celile Toyon: Çok farklılıklar oldu; hem hikaye hem de dünyada. Buna rağmen, izleyici bu oyunda kendinden ve yaşadığı topraklardan bir şeyler bulmaya devam ediyor ki dönüyor, dönüyor yine “Leyla’nın Evi”ni seyrediyor. Ne mutlu bize! Tabi bunda Livaneli’nin kaleminin çok büyük etkisi var. Bu arada belirtmek isterim ki; ben, Zülfü Livaneli’nin iflah olmaz bir okuyucusuyum.



• “Leyla’nın Evi”ni tiyatroda görmek istemenizin sebebi ve hissiyatı neydi?


Celile Toyon: Açıkçası okuduğumda tiyatroya çok uygun olduğunu düşündüm. Hissiyatta ise; bir kere eski İstanbul’u biliyorum. Bu hikayedeki kadar çok eski olmasa da, hemen hemen eski halini biliyorum. Hikayede geçen yalıyı ve içinde yaşayanları biliyorum. Ve aslında Nedim Saban’la ilk konuştuğumuzdaki gibi gerçekleştirebilseydik, yani o yalılardan birinde oyunu oynayabilseydik, muazzam olacaktı. Fakat ülkemizde salon bulmak kadar öyle mekanlar bulup da isteklerimizi gerçekleştirebilmek de birer ütopya oldu. Oysa dünyada da yüzümüzü ağartan tek şey sanat! Durum böyleyken, neden bir takım şeyleri yapmakta güçlük çekiyoruz, işte ben de bunu anlamakta güçlük çekiyorum.


• Oyundaki Leyla’nın sabır ve inançla ısrarı, hakkını araması gençlere taş çıkaracak türden. Bugünün gençlerinde Leyla’nın sabrı ve inancını görebiliyor muyuz? Ayrıca geçmiş kuşakların hiç mi gözden kaçırdığı mevzular yok?


Celile Toyon: Bizim kuşak, bir şeyleri beceremedik ve nerede yanlış yaptık diye düşünüyor. Bugünkü kuşak ise; hayatlarını kurtarma ve ‘bundan sonra ne yaparım’ın peşinde. Benim tanıdığım ve birlikte çalıştığım gençler; bundan sonra ne yaparız, ya yapamazsak telaşındalar. Çok da haksız sayılmazlar ama genel resmi görmekte fayda var. Her şey bir tiyatro gibi ekip işi, onlar da istediklerinde birlik olup, o doğrultuda ısrarın gücünü kullanabilirler. Birlikte ve konuşarak her zaman bir çözüm bulunur.


“Onlar ayrıksı kalmış kadınlar, Leylalar”


• Bugünün Leyla’sı ya da Leyla’ları kim?


Nedim Saban: “Leyla’nın Evi”, “Deli Saraylı” hikayesi değil. Öte yandan da bu Leyla tuhaf kalacak ama hâlâ “sokaklarda dilenen çocuklar mı var” diyor. Fakat Anadolu’daki turnelerimizde gördük ki; pek çok kadın seyirci Celile Hanım’ın yanına gelip; “Ben de Leyla’yım biliyor musunuz?” dedi. Aslında bu cümle, o hikayedeki duyguların tümü; yalnızlık, anlaşılamamazlık, yasak aşk, aşkı ikinci defa bulamamak yahut birinci aşka takılı kalmak gibi. Bence, aslında bu kuşak mevzusuyla da ilgili değil, onlar ayrıksı kalmış kadınlar, Leylalar. Bu bakımdan da naif bir hikaye bu.


• Aslında Leyla’nın yaşadıklarının fonunda bir coğafya hikayesi var. Peki, bu fondaki hikayede sizin kendinizde yakaladığınız küçük nüanslar neler?


Nedim Saban: Leyla ile birlikte şahit olduğumuz bir coğrafya hikayesi var, evet. Bir de bizim için bu hikayede çok önemli olan “müzik”ti. Müziğin ne kadar güçlü ve sınır tanımaz olduğunu bu iki kadının dostluğu ve arasındaki bağı pekiştirmesi bakımından da bir kez daha gördük; ayrıca sınıf ya da kuşak çatışmasının müziğin karşısında ne kadar pasivize olduğunu da… Çalıştıkça bana cazip gelen kısım da buydu. Romanın sosyo-politik olarak yaslandığı bir yer de var. Zaten bence hikayenin en güçlü yanı melodraması... Kötü kadın, kötü gelin; bunlar, hep melodramtik ve Türk Filmi’ne yaslanıyor. Biz tabi sahnelerken bundan kaçınmaya çalıştık ama ne olursa olsun, kötü gelin öldürüldüğü zaman seyirciden alkış geliyor. Bir kadının öldürülmesini istemek ve bu durumun kötülüğü yok ediyor gibi algılanması; mesela bizim en istemediğimiz de buydu. Ama o kadar toplumun bildiği bir kod ki o…


• Bu oyunun bunca yıllık sahnelenmesinin efsunu nedir?


Nedim Saban: Bence bu oyunun en büyük başarısı sahnelenmesindeki yürek, oyuncularının da yüreğini koymaları... (Es notu: Peter Brook’un deyimiyle ‘herhangi bir boş alanı alıp, işte bu bir sahnedir diyebilirim’.) Modern tiyatroda bir boşluk – boş alan vardır. İşte bizim oyunda da boş alan çok fazla var ve işin açıkçası o boş alanda oynamak her oyuncunun harcı değildir.


“Seyirci kontrolü elinde tutmak istiyor”


• Oyunların birden fazla izlenmesini nasıl yorumluyorsunuz. Brecht zamanı tiyatroları düşününce… Peter Brook’un ‘niçin ve neyi alkışlıyoruz?’ dediği gibi seyircinin de tiyatroyla birlikte dönüştüğü kesin… Sizin açınızdan bakınca nasıl bir fotoğrafla karşılaşıyoruz?


Nedim Saban: Türkiye’de seyirci tiyatroda olduğunu unutmuyor; cep telefonu ile çekim yapabiliyor ya da bizim oldu dediğimiz sahnede selfie çekebiliyor. Öyle bir yerden katarsis yaşamıyor diye düşünüyorum. Keşke tiyatronun Brecht’in dönemindeki o gücü olsa ve bizler de yabancılaşsak! Bir oyunun yaratım süreci bir ya da bir buçuk yıl sürebiliyor. Yani o kadar çok şey değişiyor ve oluyor ki eğer, sen seyircine uymaya çalışırsan, öyküyü kaçırırsın. Dolayısıyla sen öykünü ayakta tutmak zorundasın. Tuhaf bir şekilde seyirci kontrolü elinde tutmak istiyor. Bu sinemada da böyle... Halbuki eskiden biz, oyun ya da filme kendimizi unutmak, başka dünyaları görmek için giderdik. Şimdiyse seyirci ipleri senin eline bırakmıyor. Galiba seyirci yüreğini çok da açmak istemiyor. Çünkü bazı duygular var ki çok kırılgan ve belki de o kırılgan duygulara denk gelmek istemiyor.


• Diyelim ki; Leyla şimdi bu masada, ona söylemek isterdiniz?



Celile Toyon: İlk önce kahve ikram ederdim, nasıl kahve içtiğini izlerdim… Ve malum kentsel değişim var; bugün onunla aynı durumu yaşayanlara ne önerirsin derdim. Hadi, biraz daha öteye gideyim; Şu an ki Türkiye’nin durumunu sorardım.


Nedim Saban: Aslında bu hikayenin Anton (Çehov) Chekhov bir yanı da var. Ama biz yıllarca Çehov’un komedi diye yazdıklarını “nasıl komedi olur bunlar” diye, neredeyse ağlayarak okuduğumuz için. Bu sebeple ben, Leyla’nın Çehov ile karşılaşmasını isterdim. Çehov’un komedisini biz ancak bugünün Türkiye’sinde bulabildik. Tabi bunu yıllar önce Ferhan Şensoy çok güzel yakalamıştı Karadeniz üstünden Çehov hemhalini…


• Son olarak söylemek istediğiniz, bu da var dediğiniz?


Celile Toyon: Ben Ankara’da iki yıl önce açılan Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’ndeki salona verilen Leyla’nın Evi Sahnesi’nde “Leyla’nın Evi”ni oynamak için davet edilmek istiyorum. Açılışa davet edilmemiş olabilir oyunumuz ama hiçbir şey için geç sayılmaz.


Nedim Saban: Türkiye’de sadece mekan bulmak sorun değil! Mesela; mekanları, salonları yapan belediyeler var. İşte o mekanların yaşatılması aşamasında iletişimsizlikler ve sıkıntılar var. Mekanların oyunla ya da konferansla doldurulmasından söz etmiyorum; kültür sanat politikalarından ve neticesinde, o yerlerin yaşam alanlarına dönüştürülmesinden bahsediyorum. Sanıyorum, bundan sonraki süreçte yap, işlet, devret modeli şeklinde ilerleyecek. Umarım bunların işletmelerinde kültür sanat politikalarında yetkin birileri görev alır.


• Tüm bu söylediklerinize istinaden sanatçıların da şapkalarını masaya koyup, biraz düşünmeleri gerekmez mi?


Nedim Saban: Tabii sanatçıların da özeleştiri yapması gerekiyor. Kadıköy ve Beşiktaş hattı içerisinde üretim çok güzel ama bir süre sonra kısır döngüye giriyor ve bu gettolaşma içindeki sanat da bundan nasibini alıyor. Haklı olarak da korkularımız olabilir ki sanatçının üretebilmesi için sığınmaya ihtiyacı vardır. Misal; fırtınalı bir denizde, sadece var olmaya çalışırsınız. Yeni bir şeyler düşünebilmek için de fırtınanın dinmesini beklersiniz. Türkiye Tiyatrosu da bence bunu sorgulamalı: “Biz, nasıl bu yaşadığımız sınırların içinde daha ulaşılabilir tiyatro yapabiliriz?” diye…


• Tomris İncer ile kelamımızda, ona da hocası söylemiş; 600 kişilik salonda belki de bir kişiye oynayacaksın, ama seni ve oyununu anlayan bir kişiye… Burada sanattan beslenen seyirciye de bir misyon düşüyor…


Nedim Saban: Mesela; biz 9 yıldır, sahne ayarlanamadığı için Diyarbakır’a gidemiyoruz. Bu yıl, bir seyircimiz bu oyunu mutlaka Diyarbakır’da izlemek istediğine dair de bize mesajlar yazıyor. Biz de oradaki salondan yanıt alamadığımız için cevap veremediğimizi söyledik. Uğraşıyoruz ama gerçekten muhatap bulmak zor. Ve işin sonunda seyircimiz o salona gidip, müdür ile konuşup, işi halletti. Salonu ayarladı derken, ücretini veriyoruz da bahanesi yok yani. Ben böyle bir seyirci için tiyatro yapmak istiyorum. Bu seyirci bu coğrafyanın her şehrinde, kasabasında var. Bizim İstanbul’daki üçgenimizden başka bir dünya var orada. Seyirci, burada benim tiyatromu beğenmezse, senin tiyatrona gelebiliyor ama orada öyle bir şansı yok! Diyarbakır’da, o seyirci için biz önden koltuk ayarlamamıza ve kendisine söylememize rağmen, daha biletlerin çıktığı ilk gün, kendine önden bilet almış, ne olur olmaz yer kalmaz diye. Böylesi bir heyecandan bahsediyoruz. Bir kültür devriminden bahsediyorsak da; işte böyle insanlar değiştirebilir… Bu kişi de böyle insanların var olduğunun göstergesi. Tomris İncer’i de anmış olalım ve doğru demiş; o bir kişi için, o perde açılacak.



 

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS