"Çünkü ‘uçacak bir gün’ biz buna inanan çocuklarız"

"Çünkü ‘uçacak bir gün’ biz buna inanan çocuklarız"

9. yılını kutlayan Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun düzenlediği, 24 Mayıs’ta başlayacak ve 30 Mayıs’ta son bulacak olan Online Üni. Fest.’in yaratıcı ekibiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Ekibin festival hariç, 12 Haziran’da da yeni oyununu seyredebileceğiz, hem de Burgazada’da. Bir başka haber ise, Emek Teras bu yaz da sanatseverleri ağırlayacak. Hazırsanız, yavaştan başlıyoruz!

Fransız filozof Alain Badiou, (Metis Yayınları / Aziz Ufuk Kılıç çevirisi) “Başka Bir Estetik” adlı kitabında şöyle der: “Bir tiyatro - fikir her şeyden önce bir ışık huzmesidir.

(Fransız aktör, yönetmen, şair) Antoine Vitez, tiyatronun amacının bizi durumumuz konusunda aydınlatmak, tarihte ve hayatta bize yön göstermek olduğunu söylerdi. Tiyatro karmakarışık hayatı okunaklı kılmalıdır, diye yazmıştı nitekim. Tiyatro, tipik bir çarpılma neticesinde kazanılan ideal sadeliğin sanatıdır…” Ve ekler: “Şüphesiz tiyatro, ebediyeti kendisinde eksik olan ‘anlık’la tamamlamak zorunda olan tek sanattır.

Tiyatro ebediyetten zamana gider, zamandan ebediyete değil. Öyleyse, yaygın bir biçimde anlaşılanın aksine, tiyatronun bileşenlerini yöneten sahneye koyma işinin -böylesine ayrı türlerde olan bileşenler ne kadar yönetilebilirse- bir yorum olmadığını anlamak gerek.” Bugünlerde an’lar kotasının hangi yakasından ses veriyoruz bu biraz dilemma ama bir vakit, Badiou’nun düşüncelerinin yamacına kıvrılmamızda fayda var! Gündemin yorgunluğu ve yoğunluğu baki, o sebeple de direkt mevzuma ve sadedime paslanmak isterim.

Bugünün öznesi, pandeminin şartlarına, daha doğrusu adaletsiz / şartsızlığına rağmen yaptığı, ürettiği işlerle ve yarattığı projelerle dikkat çeken bir ekip: 2012 menşeili Kadıköy Emek Tiyatrosu. Bugün buluşmamızı salık verense, geçtiğimiz aylarda tiyatroseverleri mest eden Bellek Festivali’nden sonra şimdi de yeni heyecanları Online Üniversite Festivali… Paneller, söyleşiler, oyunlar ve atölyelerin gerçekleşeceği festival 24 Mayıs’ta başlayacak. Taze haber ise; ekibin yeni oyunu olan (Alis Çalışkan’ın yazdığı, Hakan Emre Ünal’ın yönettiği ve Pınar Güntürkün’ün oynadığı) “Herkes Kocama Benziyor”u, 12 Haziran’da, Burgazada Cennet Bahçesi Açıkhava Sahnesi’nde dikize yatabilirsiniz.

Detaylar, tiyatronun sitesinde. Ajandaya notlar düşüldüyse gelin öncesinde, Kadıköy Emek’ten (Bellek Festivali oyun yazarlarından ve proje yürütücü ekibinden) Aslı Ceren Bozatlı, (Bellek Festivali yürütücü ekibinden ve oyun yazarı) Özge Erdem, (Üniv. Fest. yürütücü ekibinden) Dilan Başarır, Ege Erkal, Pelin Fahracı ve (sahne kurucusu, oyuncu) Pınar Yıldırım ile yaptığımız röportaja bir göz atın… (Es notu: Bu defa röportajın fonunu akışa bıraktım -spoiler önden / yazının sonunda anlarsınız- ve ortaya Alberta Hunter ve Ma Rainey çıktı. Yavaştan sesi açın, bugün blues gibi hüzünlü ama / ve mavi bir gün olabilir!)

“9 yılda 70.000’den fazla seyirci…”

Bugün röportajımıza giriş yazısıyla merhabasını veren ve ayrıca son günlerde de kafamı şereflendirenlerden Alain Badiou’nun “Başka Bir Estetik” adlı kitabındaki düşüncelerine istinaden, yaşadığımız şu dünya kadrajında sizin yorumunuz ne olur?

Dilan Başarır: Üstadın da dediği gibi, tiyatro anda kalmak zorunda olduğumuz bir sanattır. Anda kalma durumu o an, her ne kadar heyecan verici ve yanlış yapmaktan korktuğumuz bir durum haline gelse de çoğu zaman bunlarla birlikte beslenip, ilk repliğimizi söylememize itiyor bizi. Bu söylediklerim tabii ki sahne üzerinde olduğumuz zaman ortaya çıkan durumlar. Şimdi ki dünyamızda ise her şey tek bir kadraj üzerinden oynamaya yönelik olduğu için, galiba anda kalma durumu bazen askıya alınmış gözüküyor.

Pelin Fahracı: Tiyatro benim için şimdiyi karşıya, karşı tarafa geçirebilmek demek. Tiyatro, insanlar arasında inanılmaz büyüklükte bir iletişim aracı. Bu iletişim aracının olabildiğince çok insanla paylaşılması gerektiğini düşünüyorum, aslında dijital ortam tam da çok insana ulaşmak için harika bir ortam, fakat gerçek mi, sorgulanır! Tiyatro içinde anı yakalamamız için aslında her şeyin canlı olması gerekir. Şu an yaşadığımız dönemde tiyatro yapmak mümkün ama gerçekten tiyatro yapmak ne kadar mümkün pek bilemiyorum.

Gelelim Kadıköy Emek Tiyatrosu’na; bu yıl, 9. yılınızı kutluyorsunuz. Bugüne kadar kendi prodüksiyonlarınızdan hariç, 200’den fazla ekibe ev sahipliği yaptınız ve 70.000’den fazla seyirci ağırladınız; tiyatro dünyası için muazzam, ama siz emekçiler için hiç de kolay olmasa gerek! Başlangıçtan bugüne, bu 9 yılın sizdeki karşılığı, hissiyatı veyahut size düşen yansıması nedir?

Pelin Fahracı: Kadıköy Emek Tiyatrosu hepimiz için büyük bir şans. Bize, konuk ekiplere, tiyatro okuyan öğrencilere, hepimize… Birlikte kurduğumuz ilişki çok değerli. 2,5 yıldır bu çatının altındayım, artık ailem oldu diyebilirim. Sevinçlerimizle, üzüntülerimizle hep bir aradaydık, bir arada olmaya da devam edeceğiz. Birinin üzüntüsü benim üzüntüm ya da benim mutluluğum bir diğerinin mutluluğu oluyor. Birlikte üretmeye devam ettikçe, birbirimize olan bağlılığımız her geçen gün daha da artıyor.

Ege Erkal: Dört yıldır bu ailenin içindeyim ve kendimi çok şanslı hissediyorum. Emek Tiyatrosu benim için hep ilklerin yeri oldu; burada profesyonel oldum, sahneye çıktım, âşık oldum, ışık kurdum, dekor topladım... Emek benim için hep kendim ve insan olabildiğim bir yer. Galiba burada büyüdüm demem yanlış olmaz. Kısaca, iyi ki buluşturmuş hayat bizi.

Dilan Başarır: Ben de 4 yıldır, bu ailenin içindeyim. Sahneye ilk girdiğim günü ve Pınar Abla’yı ilk gördüğüm anı asla unutamam. Benim de serüvenimin başlangıcı burasıydı; ilk profesyonel oyunumu bu sahnede oynadım. Mesela, bu oyun provaları sürecinde farklı bir disiplin anlayışım oldu. Okuyan ve çalışan insanlar olduğu için, geceleri prova yapmak zorunda olan bir ekiptik ve ben de tam aksine geceleri ayakta durabilen biri değildim. Bir gün, bir gece provası öncesinde, ev taşıyıp öyle gelmiştim ve yönetmeni dinlerken uyuyakalmıştım. Beni uyandırdıkları zaman yönetmenimiz, “Bunları da öğreneceksin” demişti. Ve o zaman, yavaş yavaş profesyonel hayata geçiş yaptığımı hissettim. Bunların yanı sıra ne olursa olsun, buradaki insanların her zaman yanımda olacağını bilmek, bana ilk günden beri mutluluk veriyor.

“Kendilerini gösterebilecekleri bir alan”

Online Üni. Fest.’te, “Tiyatro öğrencileri olarak siz de projelerinizle programımızda yer alabileceğinizi biliyor musunuz?” diyorsunuz, böylesi bir zamanda umutlu ve muştulu bir haber bu. Festivalin doğuşunu ve içeriğini anlatır mısınız?

Dilan Başarır: Festivalimiz ilk olarak, bir Whatsapp mesajıyla başladı, Aslında bu fikir de Pınar Abla’dan çıktı. Bu festivali 2017’de, yine aynı başlık altında yüz yüze yapmıştık, bu defa online’a uyarladık. Amacımızın temelini, kaygılarımıza nasıl çözümler bulanabileceği üzerine kurduk. Her şeyin belirsiz olduğu bu dönemde, festivalimizin, tiyatro okuyan öğrencilerin nasıl bir yol izlemek istediklerine de cevap olacağını düşünüyorum. Birbirinden değerli hocalarımızın atölyeleri, söyleşileri, panelleri ve podcast’leri olacak. En güzel noktalarından biri de, birçok okuldan gelen oyunları, her gün dijital mecra üzerinden izleyebileceğiz. Ekrandan da olsa dönemdaşlarımızla hemhal olabileceğiz.

Ege Erkal: Festivalde amaçladığımız şey; diyaloğu oluşturmak. Pandemi koşullarından dolayı, mecburen hepimiz yalnızlığa itildik. Bu da aslında oyunculuk okuyan bir öğrenci için kötü bir şey, çünkü bizler iletişim ve gözlem üzerine kurulu bir mesleğe sahibiz. Online da olsa bir şekilde yine yan yana olmanın iyi olacağını düşündük. Bu süreçte, birbirimizle yüzleşmeyi hedefliyoruz; ortak problemlerimizi ortaya atıp, dövüştürüp, bir çıkarım yapmak ve aslında ortak bir dil oluşturmayı istiyoruz. Kısaca, bu kadar zorlu problemlere rağmen, hâlâ üretim yapmaya çalışan öğrenci arkadaşlarımıza yol açmayı ve kendilerini gösterebilecekleri bir alan sunmayı hedefliyoruz.

Pınar Yıldırım: Benim için öğrenci olmak ve kendine açılacak alanlar olması çok kıymetli. Emek’in kurulum kökleri öğrencilik zamanlarıma, o zaman katıldığımız festivallerde tanıştığım tiyatro öğrencilerine dayanır. Hayatımda hâlâ en yakın arkadaşlarım arasında sayacağım isimlerin temeli o yıllarda atıldı. Ankara Üniv. Dil Tarih’te Mert (Şişmanlar) ile tanışmasaydım “Küskün Müzikal”in (oyun karakteri) Kesik’i eksik kalırdı. Haliç Üniv. Konservatuvarı’ndan Güney’i (Zeki Göker) tanımasaydım, şimdi doğmamış çocuğumun dayısı kim olacaktı! İnsan o zaman anlamıyor ama yolda tanışlığın hep bir sebebi oluyor. 2017’de üniversite festivalimiz bu yaşanmışlıklardan doğdu. Şimdi ise Dilan’ın bahsettiği o mesaj, aslında “ya ben bir gün gidersem, ya bir gün hayatınızda olamazsam ya da sizler artık başka bir dünyaya açılmak isterseniz” düşünceleriyle şekillendi. Sahnemizin çatısı altında olan her birey (genç kadro) kendi ayaklarının üzerinde durmayı, bir festivali yahut projeyi yürütmeyi, yaratmayı, iletişimi öğrenmeli diye düşünüyorum. Ben, dün sahneyi niye kurdum, benden öncekiler bana ve arkadaşlarıma alan tanımadığı için. Şimdi 10. yıla girmişken, benden sonrakilere alan tanımam ve kendilerini istedikleri gibi her renkte ifade etmelerini sağlamam gerektiğini düşündüm ve o mesajı gruba attım; Peki, şimdi ne olacak? Sahne sizin!

Pelin Fahracı: Bütün öğrenciler için tecrübe etmek adına iyi bir şans diyebilirim. Şu zamanda, sadece kendimize oynadığımız dönemde yaptığımız işleri başkalarına sunmamız gerektiğini düşünüyorum. Online Üni. Fest. ise güzel bir alan. Oyunların yanı sıra çeşitli etkinliklerin yer alacağı festival, farklı okullardan öğrencilerin bir araya gelmesi için muazzam bir ortam. İçimizdeki oynayan oyuncuyu öldürmemek adına, her ne kadar dijital ortam zor olsa da, böyle festivaller önemli bir yerde duruyor.

“Beş kadın yazar ve dört ayrı ülkeden beş kadın oyuncu”

Mart’ta, “kısa oyunlarla biz kadınlar şenlikte olacağız” dediğiniz “Bellek Fest.”i gerçekleştirdiniz. Belleğiyle her daim sıkıntısı olan bu coğrafya yaşayanlarına manidar bir başlık olmuş. Bellek dediğimizde aklıma, kolektif hafıza kavramını geliştiren Fransız filozof ve sosyolog Maurice Halbwachs’ın şu cümlesi geliyor: “İnsanların belleklerini edindikleri yer normal olarak toplumun içidir. Yine toplumla beraber hatırlar, anlar ve hatırladıklarını nereye konumlayacaklarına karar verirler.” Ad olarak ‘bellek’i seçmenizden başlayarak festivalden bahsedelim istiyorum; kimler var yaratımında, nasıl bir dertten oluştu ve sonrasında sahnede karşılığını bulabildi mi? Oyunlar, sonrasında çevrimiçi olarak seyircisi / izleyici ile buluşmaya devam etti, detayları alabilir miyiz?

Pınar Yıldırım: Bu festival de gelenekselleşti bizde. Geçen yıl ‘Kadınlar Şenlikte’ diye yola çıktık ve 8 Mart haftası boyunca kadın oyunları, konserler, atölyeler ve söyleşiler yaptık. Tüm atölyeler ücretsizdi ve söyleşilerde katılımcılardan, bilet almaları yerine ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak üzere anlaştığımız kadın kuruluşlarına ped, çocuk bezi, bakım ürünleri, bebek maması, kuru bakliyat vb. malzemeler getirmesini talep ettik. Şimdi de Bellek...

Aslı Ceren Bozatlı: Aslında tam da bu ”belleksizleşme” üzerine tartışırken, kendi geçmişimize kendimizin sahip çıkması gibi bir yere geldik. Biz kadınlar olarak kendi hikayelerimizi anlatmalıydık; unutulan, gömülen, yok sayılan tüm hikayelerimizi. Fakat bir yandan da hem içinde bulunduğumuz döneme işaret eden hem de 8 Mart için artık yeni şeylerden bahsedelim de diyorduk. Ee, ama yeni hikayeler için önce, eskiden dayanak almalıydık. Önce bir hatırlamalı, öyle yeni bir inşa yapmalıydık. Böylece “bellek” ortaya çıktı; hatırlamak ve yeni hikayeleri kurabilmek için.

Özge Erdem: Kişisel ve toplumsal tarihimiz unutulan, hatırlanmak istemeyen ya da çeşitli sebeplerden doğru hatırlanmayan durumlarla dolu. Bu noktada, “beden hatırlar” cümlesini odağımıza aldığımızda, üzerine gelişen çok fazla kavramla karşılaştık ve yeniden inşaya odaklanmak istedik. Tabii yola çıkarken de özellikle unutma biçimlerini irdelemek istedik. İşte bu nedenle temamızı “bellek” olarak belirliyoruz. Kendi hikayelerimizi yeniden inşa etmek, unutulmuş olanları hatırlamak ve yeni kavramları birlikte oluşturabilmek için. Yaratıcı, üretim aşamasında da beş kadın yazar ve dört ayrı ülkeden beş kadın oyuncuyla çalıştık.

Bellek Fest.’in çıkış meramından yola çıkarak, bugünlerde hemhal olduğum Fransız akademisyen, felsefeci, oyun yazarı ve eleştirmen Hélène Cixous’tan sorumu sarkıtmak isterim. Cixous’a göre tiyatro hâlâ şiire yakın duran bir etkinlik. Günümüz yaşamının temsil sorunlarına yönelttiği eleştirileri Cixous tiyatroda somut bir gerçekliğe dönüştürmek isteyenlerden, çünkü ona göre “tiyatro, romandan farklı olarak seyirciyi gövdesel olarak belirli bir zaman dilimi içinde deneyimleme zorunluluğunda bırakır”. Bir başka yönden ise tiyatro, tarihte kadının nesneleştirildiği alanlardan biri olarak önem taşır; “kadın burada susturulmuş, yok sayılmış, bedenleri teşhir edilmiş varlıklar olarak işlev görmüştür.” Cixous için tiyatro temelde siyasal ve ahlaksal bir rolü olan alandır; Başkası’na açılma ya da açık olma potansiyellerini içerir... Sizler günümüz tiyatrosunun “kadını mevzularını ele alış biçimini ve anlatımını” nasıl görüyorsunuz?

Aslı Ceren Bozatlı: Açıkçası ikiyüzlü ve nabza göre şerbetçi buluyorum. Biz kendi geçmişimizle yüzleşemeyen, yok sayan bir milletiz. Mevzu kadın olunca da bu yok sayış katbekat artıyor ve kendini var ettiği yerler olan hep popüler, “anlatılması trend olan” temalara sıkıştırıyor. Bir noktada, iş dönüp dolaşıp, sosyal medyada etkileşim almak, konuşulmak gibi amaçlara doğru gitmeye başlıyor. Burada asla savunduğum şey şu değil ama, “kadınların hikayelerini, yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermeliyiz, neler çekmişler herkes duymalı, görmeli.” Kimsenin de amacı bu olmamalı. Sanat yapıyoruz, politika değil. Kaldı ki bu hikayeler illa acılarla dolu olmak zorunda da değil. Tiyatro çok gerçek bir yüzleşme gerektiriyor; kaçak oynamadan, üretirken de izlerken de.

“Biz kimdik, önce oraları bir hatırlayalım mı?”

Pek çok mevzuda olduğu gibi tiyatro da pandemiden nasibini fazlasıyla almaya devam edenlerden; tiyatro sahnelerinin kapanış vermek zorunda bırakıldığı günlerden geçiyoruz. Kadıköy Emek, pandemide şartları zorlayan ekiplerden… “Çürüyen bir toplumda sanat, eğer dürüst ise çürümeyi yansıtmalıdır. Eğer sosyal işlevi sayesinde inancı kırmak istiyorsa sanat, dünyanın değiştirilebilir olduğunu göstermek zorundadır. Ve değişime yardım etmelidir” diyen Ernst Fischer’ın cümlelerinin yamacında, tam da bu süreçte, umutla - umutsuzluğun insandan yana en sertini yaşadığımız şu günlerde, sizin perspektifte neler oldu-oluyor ve hali-hazırda masa başında veya kafanızda neler var?

Pınar Yıldırım: İlk sana söylemek varmış. Yazın, Emek Teras yine açılacak. Bu sefer konuk ekipleri de ağırlayacağız ve tabii yine kendi prodüksiyonlarımız da yer alacak. Yeni metinler için yazarlar start aldı bile. Fuaye alanında seyirciyi küçük gösterilerle de karşılamayı planlıyoruz. “Parklar, bahçeler bizim” diyoruz, başa dönüyoruz, ateş etrafında hikayelerimizi anlatarak binlerce yıl öncesine, tiyatronun çıkış alanına (alansızlığına) göz kırpıp, seyirci ve oynayan kişiler olarak belleklerimizi tazelemeye yola çıkıyoruz. Hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz zamanlar diye düşünüyoruz. Değişim, dönüşüm derken, “bir dakika arkadaş, biz kimdik, önce oraları bir hatırlayalım mı?” deyip, ardından yine sezonu açabilme ve açamama ihtimali diye B Plan(lar)ı üzerine de toplantılar yapıyoruz. Pandemi boyunca, seminer ve online atölyelerle uzak mesafede yaşayan seyircilerimizle temas ettik. Bu bize iyi geldi. ‘Neden oturmak yerine hareket ediyoruz’u sorgularken, birbirimizin hayatlarına dokunduğumuzu fark ettik uzakta olan seyircimizle. O yüzden sahnelerimize dönsek dahi, online seminerlere devam edeceğiz. Ezcümle, sahnemizin kapısının önüne yine o uçurtma çizilecek ve altına -Uçar Bir Gün yazılacak. Çünkü ‘uçacak bir gün’ biz buna inanan çocuklarız.

Online Üniv. Fest.’te sizler, “Tiyatro evrim mi geçiriyor? Peki, şimdi ne olacak?” diyorsunuz. 29 Eylül 2005’de, Atina Üniv.’nin düzenlediği XXI. Yüzyılda Tiyatro ve Tiyatro Çalışmaları Birinci Uluslararası Konferansı’nın açılış konuşmasında, Tiyatro Bölümü Başkanı Prof. Walter Puchner, “Soru sormalıyız. Her zaman tiyatroya ilişkin sorular sormalıyız. Yeni bir yüzyılın ve tiyatroda yeni bir dönemin başındayız. Cevapları bilmiyor olabiliriz, ama sorularımızı dikkatle oluşturmalıyız ki zaman içinde cevapları da bulabilelim. Doğru soruyu sormak onu cevaplamaktan çok daha zordur” diyor. Ben de siz tiyatro emekçilerine, işin mutfağındakilere bu soruyu yinelemek isterim? Ayrıca Puchner’in cümlesini baz alırsak ‘asıl’ ve ‘ilk sorumuz’ ne olmalıdır? Tüm bunlarla birlikte, sizce pandemi sonrası ya da her şeyin bir şekilde ‘yeni normal’e geçişinde, nasıl bir dünya ve sahne sanatları / tiyatro öngörüyorsunuz?

Ege Erkal: Sanatta her zaman evrimler olur ki olmak zorundadır. Sürekli kendini tekrar eden sanat kendi içinde bir dönüşüm yapamaz ve stabilleşir. Tiyatro da maalesef bu süreçten dolayı evrilmek durumunda kalmıştır. Bu evrilmenin artı yönleri de oldu elbette, mesela insanlara ulaşmak daha kolaylaştı. Ve bu durum sayesinde popülarite arttı. Önceden insanlar evinin yakınındaki tiyatrolara gitmeyi tercih ederdi, ama şimdi tek bir tıklamayla dünyanın bir ucundaki performansı bile izleyebiliyor. Bence güzel bir şey… Tabii ben hâlâ alışamadım orası ayrı! Alışmamak gerek diye de düşünüyorum zaten. Tiyatro, sahne üzerinde var olan bir şey çünkü. O “an” gerçekleşen bir şeyden bahsediyoruz. Ancak dijitalde bunu yakalamak çok zor oluyor. O yüzden, aslında tiyatro sanatının sahnede yaşaması gerekiyor. Bu pandemi bittiğinde de olması gerektiği yere döneceğini düşünüyorum. Hem de eskisinden daha iyi bir konumda olacağını ümit ediyorum. Ancak yine de dijital tiyatronun da süreç bitse bile, artık yaşamımızda bir yeri olacağını tahmin ediyorum.

Pelin Fahracı: Özellikle hâlâ okuyan ve yeni mezun olmuş öğrenciler için zor bir dönem. Zaten önceden de zor olan durum daha da zorlaştı. Okullarda şu dönemde verilen eğitim yeterli bir eğitim mi öğrencilerin böyle bir döneme alışma süreci göz önünde bulunduruluyor mu? Her şeyin yanı sıra psikolojimizle de çok alakalı bir durum. Sahneden kamera önüne geçiş yapmak tiyatro okuyan öğrenciler için inanılmaz zorlayıcı bir durum. Panel etkinliğinin asıl amacı da, bu öğrencilerin bu kaygıları nasıl giderilecek? Mezun olduktan sonra nasıl bir hayat bizi bekliyor? İşin ustaları, amatörlere nasıl bir yol gösterecek? Asıl merak ettiklerimiz bunlar.

Dilan Başarır: Peki, şimdi ne olacak? Benim tiyatro için soracağım bir soru olur. Yeni normale döndüğümüzde dijital tiyatroların hâlâ devam edeceğini ve birçok kişinin dijital üzerinden oyunlarını sergileyeceğini düşünüyorum. Bunu düşünmemin sebebini de rahatlık olarak görüyorum. Çünkü sahnede olan dekor, ışık, kostüm kaygısı, kamera karşısında o kadar görünür olmuyor bazen. Kendim için şunu söyleyebilirim ki, benim için çevrimiçi tiyatro izlenmesi zor bir durum, o an her şey dikkatimi dağıtabiliyor ve başka bir şeyle uğraşmaya başlayabiliyorum. Sahnede olan, anda kalma durumunun, hem oyuncu için hem seyirci için bambaşka bir zevk olduğunu düşünüyorum.

Pınar Yıldırım: Herkesin ne çok farklı bakış açısı var. Cevapları duyunca, işte tam da şu an içerisinde olduğumuz durum dedim. Digital tiyatro nedir? Gerçekten bunun net bir tanımı var mı? Her denemeyi kıymetli buluyorum. Bizim dünyamızda denemek de dert tabii. Herkesin bir zikri var, ama fikri yok. O öyle olmaz, bu böyle olmaz; peki, nasıl olur? “Hele bir deyiverin” diye çığlık atasım var! Çevrimiçine karşı olsan “eski” diye yaftalarlar, yok ben bu platformda da deneyeceğim desen “bu tiyatro mu” derler. Amannn en güzeli bu kafa karışıklığında hareket almak. Bak işte bizim ekibin festival yürütücülerinden üç cevap var, üçü de birbirinden çok farklı düşünüyor. Renk işte bunlar, yan yana geldiğinde gökkuşağına boyuyorlar festivali.

Aslı Ceren Bozatlı: Bugünlerde hepimizin deneyimlediği, deneyimlerken öğrendiği bir süreçten geçiyoruz. “Tiyatro mu bu?” tartışmasıyla ilgilenmiyorum kendi adıma, çünkü anlamlı ve bizi bir yere taşıyan, yeni sorular sorduran bir alana götürmüyor. Aksine sıkıştırıyor. Çıktığımız bu yeni yolda sıkışmaya değil, geniş vadilere ihtiyacımız var. Olasılıkları ancak böyle görebiliriz. Adına “dijital tiyatro” dediğimiz bu türün ileride ne gibi bir isme evrileceğini bilmiyoruz henüz. Ama şunu öngörebiliyoruz: Bu salt zorunlu bir üretim alanı değil. Zaten adımlarını atmaya başlamıştı, pandemiyle birlikte kendine alan ve yeni sorular doğurdu. Bu tür, şu sıralar bizim kas hafızamızla yaptığımız işlerle kendine alan buldu. Fakat yarın, dünya iyileştiğinde unutacak mıyız? Hiç sanmıyorum. Kendi yolundan, kendi teorilerini ve anlamlarını ürete ürete devam edecek kanısındayım ben.

“Galiba işe de yaradı bakın hâlâ buradayız!” 

Bugün, pandemiyle birlikte görmezden geldiğimiz pek çok mevzu ile yüzleştik diyenler de var “öyle sanıyoruz, ne yüzleşmesi, full devam modundayız” diyenler de ama daha öncesinde baş gösteren küresel ısınma, iklim krizi, açlık gibi pek çok konuyu yine ötelemeye başladığımız aşikâr. Sosyolog Bruno Latour’un dediği gibi: “Bu salgın, daha sonra gelecek gerçek krizin yalnızca küçük bir testidir; diğer virüsler, küresel felaketler ve hepsinden önemlisi - küresel ısınma.” Üstüne insan dediğimiz organizmada da başka hemhallikler gelişti. Robert McKee’nin güzel bir sözü var: “İnsanlar kimliklerini başkalarının yaratıları üzerinden inşa ediyor artık.” Sizin de festival tanıtımında dediğiniz gibi, “bir garip zamandayız”. Ahvalimiz tam da bu! Kadıköy Emek’te, bu bir yılı geçen süreçte neler oldu, hayat nasıl geçti / geçiyor? Bu olanlar karşısında kendinizi nasıl hissediyorsunuz ve neler yapıyorsunuz? Ezcümle, kişisel hikayenizde zaman sarkacı ve zeitgeist nasıl şekilleniyor?

Ege Erkal: Pandemiden önce, Emek Tiyatrosu tarihinin, herhalde en yoğun sezonlarından birini geçiriyordu. Beş tane hali hazırda oynayan oyunumuz vardı. Ve bir anda ortaya çıkan bir virüsle her şey altüst oldu. Böylesi bir eylemsizliğin içine düşmek şaşırtıcıydı bizim açımızdan da. Çünkü sürekli yeni şeyler deneyen, kendini geliştirmeye açık bir ekibiz. Bu durma eylemi pek bize göre değildi. Ee, durunca maddi anlamda da durduk. Ve bu süreçte hep “sahneyi nasıl ayakta tutabiliriz?” sorusu yankılandı hepimizde. Devlet, tarafından görünmez ilan edildik, yok hükmündeydik onlar için. Maddi hiç bir destek görmedik. Madem destek bulamıyoruz, omuz omuza birlikte felsefesiyle ayakta kalabilmenin yollarını aradık aslında. Savrulmamaya, birbirimize tutunmaya çalıştık. Bu dönemde “Emek Terası” kurduk. Bizim için yeniden bir umuttu o. Oyunlar, söyleşiler yaptık. Bir şekilde yolumuza devam etmeye çalıştık. Ardından kapanma gelince de online bir şeyler yapmanın yollarını aradık. Ezcümle; Çehov’un çok sevdiğim bir repliği olan, “Bizi çalışmak kurtarır” sözünden referans alarak, bu koşullara rağmen üretmenin yollarını bulmaya, mesleğimize ve sahnemize sarılarak hayatta kalmaya çalıştık. Ve galiba işe de yaradı, bakın hâlâ buradayız!

Pınar Yıldırım: Ege, “Görünmez ilan edildik” deyince, yine o öfke zınk diye girdi sol yanımdan böğrüme oturdu. Bize en ağır gelen bu ‘hiçlik’ duygusu oldu. Atinalı Timon’da da geçen bir replikle harmanlayacak olursam, bize bu hiçlik duygusunu yaşatanlar dilerim oturup hep birlikte ‘hiç’ yerler.

Dilan Başarır: Karantinanın başladığı ilk zamanlar, ben hemen biteceğine dair söylemlerde bulunup, full motive bir şekilde evde sporumu yapıp, derslere adapte olmaya çalıştığım, ama aynı zamanda da işsiz kaldığım bir dönemdi. Galiba hâlâ biteceğine o kadar çok inanıyorum ki hâlâ evde sporumu yapıp, derslere eksiksiz girip, ödevlerimi teslim etme telaşındayım. Bu süreç beni teknolojiyle barıştırmak zorunda bıraktı. Zoom üzerinden sahne oynamaya alıştırdı. “Kadrajdan çıkmadan duygumu karşı tarafa nasıl aktarabilirim”i öğretiyor hâlâ (maalesef). Bazen bunlara çabuk alışma durumu beni şaşırtıyor, sanki sahneye çıktığım dönem bundan çok uzun zaman öncesiymiş gibi hissettiriyor. Sahneyi açıp, çay demleyeceğim günleri sabırsızlıkla bekliyorum.

Pelin Fahracı: Aslında biz durmadık. Sahnemiz kapansa da yeni şeyler üretmeye devam ettik. Hep de edeceğiz. Olması gereken de bu… Zaman ne olursa olsun, nasıl zorluklar yaşanırsa yaşansın her daim ayakta kalabilmek. Bu süreçte güzel işler başarıldığına inanıyorum. Dezavantajı bir nevi avantaja çevirerek yapılan işleri dijital platforma taşıyarak daha çok insanla iletişime geçtik Bundan da çok mutluyuz. Pandemi bize normal hayata dönsek bile, bir takım dijital işlerin yapılması gerektiğini öğretti.

Son olarak, “bugünlerde bana iyi geliyor” dediğiniz, müzik, kitap, tiyatro, sinema, resim veyahut her ne ise, bizler de nasiplenelim niyetine duymak isteriz?

Ege Erkal: Bu aralar, Paulo Freire'nin “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı kitabını okuyorum. Hani bir söz vardır ya; bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak ve çok azı da hazmedilmek içindir diye. Bu, hazmedilecek kitaplar kategorisine giriyor işte. Bu süreç de biraz bana öyle geliyor. Hazmetme dönemi. Hazmedip, kusacağımız günleri iple çekiyorum!

Pınar Yıldırım: Bana blues hep iyi gelmiştir, şu aralar döne döne (Amerikalı bir caz ve blues şarkıcısı ve söz yazarı) Alberta Hunter ve (Amerikalı blues şarkıcısı ve ilk blues kayıt sanatçısı) Ma Rainey dinliyorum. En sevdiğim blues yorumcuları mı dersen, hayır ama bu aralar, iki kadın, her saatimde benimle, çıkar elbet bir sebebi! Kısa filmlere sardım eski festivallere bakıyorum 10 dakikada insan nasıl çarpılır deneyimlerim oluyor. Bilmem belki de uzun uzadıya konsantre olamadığımdan kısalara sarmışımdır, çok irdelemiyorum oraları. Ne iyi geliyorsa ona teslim oluyorum. Kitap için ise Umberto Eco ne yazdıysa başucum yaptım bu bir yılda. ‘Kendime döndüm, içime döndüm’ denilince, gülme tutuyordu ama şimdi sana söylerken fark ettim; Eco diyerek ben de dönmüşüm oralara hatta abartıp, insanlık tarihinin başlangıcına, öyle içe dönmek!

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS