"Evlat" olmak: İşte asıl mesele

"Evlat" olmak: İşte asıl mesele

Ömür ATAK AYDIN başrollerini Onur Saylak, Şükran Ovalı, Sezin Akbaşoğulları ve Cem Yiğit Üzümoğlu’nun paylaştığı “Evlat” oyununu yazdı.

Bugüne dek sinema salonlarında çokça tanık olmuştum izleyicilerin ağladığına. Bir tiyatro oyununda böyle bir manzara ile ilk karşılaşmamdı. Oyunun sonunda neredeyse tüm seyirciler gözyaşları içindeydi. Tabii ben de…


Arka fonunda biten bir evliliğin bulunduğu; insanı, aile olmanın önemini, bir baba – oğul hikayesini yalın ama bir o kadar da sarsıcı bir şekilde anlatan oyun: EVLAT.


“İnsanın anavatanı çocukluğudur” diyor değerli psikolog Doğan Cüceloğlu. Çünkü yaşam köklerinin geliştiği dönemdir çocukluk. Kişi, kendi anlam verme sistemini büyütür, yeşertir.



Bir insanda en büyük yaraları açan ise hayal kırıklığıdır. Nicolas, çocuk denilebilecek yaşta tanışır o hayal kırıklığıyla. Babası Pierre en büyük kahramanıdır. Ta ki başka bir kadın uğruna annesini terk edip gidene kadar.


Yaşadığı travma, yıkıcı bir etki yaratır üstünde. Gelişimi, güven duygusu sarsılır. Yarattığı “Baba” figürü yerle yeksandır. Ergenlik sürecine denk düşen büyük yıkım, açmazlarında kaybolmasına neden olur. Gittikçe boğulur dipsiz bir kuyuda. Zihnini bulandıranlar, bir anne – baba ayrılığından fazlasıdır artık. Hayatı, hayatın anlamını sorgulamaya başlar. Anlam arayışlarının ve bulamayışlarının onu götürdüğü tek çıkmaz sokak vardır. Babası Pierre…



Pierre mükemmeliyetçi bir karakter. Bence Terazi burcu olma ihtimali yüksek. ;)) Zeki, hırslı, başarılı. Başarı öyküsünün ardında ise baba trajedisi var. Aile bireyin aynasıdır ama o ne olmak istemediğini görmüş o aynada. Bütün çabası babasına benzememek içindir Pierre’nin. Ne var ki dönüp dolaşıp ulaştığı yer çok da farklı değildir. Özeleştiriye kapalı bir kişiliktir fakat günün sonunda hayalindeki baba olamadığı gerçeği ile yüzleşecektir. Hem de en ağır şekilde.


Anne ise terk edilişinin izlerini silememiştir. Yaşananlara ve üzerinden geçen zamana karşın hala umutvardır. Unutamayan her kadın gibi... “Belki bir gün döner” ümidini saklar kalbinin derinliklerinde. Ve kırık aşk hikayesi ile öylesine meşguldür ki kendi yaralarını sarmaya çalışmaktan oğlu Nicolas’ın kocaman bir boşlukta debelendiğinin farkına varamaz. Giydiği siyah elbiseler, terk ediliş mateminin en büyük göstergesidir.


Sofia... Nicolas’ın “Yuva yıkan kadın” addettiği kadın. Pierre’nin yeni eşi. Pierre’nin ikinci oğlu’nun annesi. Genç, dişi, dişli. Hikayenin kötü kadını olsa da özünde iyi yürekli bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Önyargısına rağmen Nicolas’a yardım eli uzatmak için çabalar Sofia. Kendi evladının zarar görme ihtimalinin belirmesi, onun için bir kırılma noktası olur. Aslında sadece Sofia’nın değil, öykünün de keskin virajıdır o an.


Herkesin durumları, sorunları, derdi, kederi karşılama, algılama biçimi farklıdır. Peki Nicolas içinde bir dağ olan acının altından kalkabilecek mi?


CAN EVİNDEN VURDU “EVLAT”


Evlat, bir tarafta hayat devam ederken diğer tarafta yaşama tutunma mücadelesi veren ya da vermeyen, vermek istemeyenlerin hikayesi. Gidenlerin, giderken acıtanların hikayesi.



Fransız yazar Florian Zeller’in imzasını taşıyan oyun, Hira Tekindor tarafından Türkçe’ye çevrilmiş. Yönetmen koltuğunda İbrahim Çiçek var. Omurgası çok genç fakat çok da güçlü bir oyun.


Hikaye mesajını kısa ve öz biçimde anlatıyor. Gerçeğe yakın, hatta gerçek bir hikaye. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği ya da çevresinden aşina olabileceği bir hikaye. O yüzden izlerken sarsılıyorsunuz. O yüzden hıçkırıklar boğazınızda düğümleniyor. Detaylar titizlikle işlenmiş. Metin, son derece etkileyici oyunculaklarla harmanlanmış.


Pierre rolünde Onur Saylak’ı izliyoruz. Saylak oyunculuğun ardından yönetmenlikte de kendini ispat etmişti. Pierre ise bugüne kadar izlediğim en iyi Onur Saylak performansı olarak kişisel hafızamda kayıtlara geçti. Saylak, rolü en ince ayrıntısına kadar üstüne giymişti. Öfkeliyken de, üzgünken de, acılıyken de, neşeliyken de duyguları seyirciye sonuna kadar geçirdi. Tüyleri diken diken etti. Ağladı, ağlattı.


Cem Yiğit Üzümoğlu… Gencecik, pırıl pırıl bir oyuncu. Nicolas’a o hayat verdi. Oyun başlamadan önce 15 dakika kadar sahnede oturdu. Ve sözssüz performansıyla, Nicolas’ın görülmeyen ızdırabına seyirciyi ortak etti. Müthiş bir oyunculuk gücü, çok karakteristik bir ses tonu var. İlk kez seyrettiğim Üzümoğlu hakkında araştırma yaparken Afife Jale ödüllü olduğunu öğrendim. Üzümoğlu ismini, geleceğin umut vadeden oyuncuları arasına yazdırmış bile. Yolu açık olsun.


Şükran Ovalı… Tam da anlatılmak istenen Sofia’ydı kendisi. Kurnaz ama saf kalpli. Ovalı öyle iyi yansıtıyor ki karakteri, insan “Sofia’nın da kendine göre haklı sebepleri var” diye düşünmeden, ona sempati duymadan edemiyor. Bunda Şükran Ovalı’nın yeteneği kadar duru enerjisinin de payı olsa gerek.


Sezin Akbaşoğulları… Oyuncu, derbeder bir karakter olan Anne’yi, hareketlerindeki bütünlükle ve beden dilini ustaca kullanarak sahneye taşımış. Aldatılan bir kadının savruluşlarını ete kemiğe büründürmüş.


İki yan karakter de cımbızla seçilmiş adeta. Esra Bağışgil sahnedeyken gerçek bir psikiyatrist var zannediyorsunuz karşınızda. Burakcan Doğan da kısa performansında yeterince başarılı.


Oyunun öne çıkan taraflarından biri ışık tasarımı. Sahnelerin geçişinde kullanılan ışık seçimleri, vuruculuğu artırmış. Müzikler de öyle. Son sahnede çalan şarkıyı kimin seslendirdiğini bilemedim ama gözyaşlarımın dökülmesinde o sesin de hatrı sayılır bir katkısı var.


Sanırım oyuna yapacağım bir eleştiri yok. Kalbimi derinden acıtmasının dışında.


Dramı iliklerinize kadar hissetmek istiyorsanız, Evlat sizi bekliyor. İstanbul’da Uniq Hall’de, Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde ve Das Das’ta sahnelenen oyun, 25 Aralık itibariyle Türkiye turnesine başlıyor. Ankara, İzmir, Kocaeli ilk şehir dışı duraklarından.


 

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
 
LG
MD
SM
XS