Medeniyet kuran ve çökerten dinamik: Lüks ve Şiddet

Medeniyet kuran ve çökerten dinamik: Lüks ve Şiddet

Ortadoğu ve Kuzey Afrika 2010'lu yıllarda devletlerin dağıldığı, milyonluk nüfuslu şehirlerin hiçbir direniş göstermeden cihatçı grupların işgaline uğradığı bir krizi yaşıyor. Sosyal bilimci Hamit Bozarslan, Lüks ve Şiddet adlı kitabında medeniyetlerin çöktüğü bu krizi, 14. yüzyıl düşünürü İbn Haldun'un düşünceleri üzerinden çözümlüyor.

Hamit Bozarslan'ın Lüks ve Şiddet - İbn Haldun’da Tahakküm ve Direniş adlı kitabı Melike Işık Durmaz'ın çevirisiyle İletişim Yayınları'ndan çıktı. Bugün Ortadoğu'da ve Mağrip'te (Kuzey Afrika) yaşanan devletlerin dağılması süreçlerine, medeniyet krizlerine odaklanan, bu krizleri 14. yüzyıl düşünürü İbn Haldun'un düşünceleri üzerinden ele alan kitap, Bozarslan'ın 2012-2013 yıllarında Gabriel Martinez-Gros ile Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu'nda (EHESS) ortaklaşa verdiği derslere dayanıyor.

Neden bazı iktidarlar yıkılıyor, bazıları ayakta kalabiliyor?

Bozarslan, kitabına 2010'lu yıllarda Kuzey Afrika'da ve Ortadoğu'da devletlerin dağılarak, kontrolün cihatçı grupların eline geçtiği parçalanma süreçlerinden söz ederek başlıyor. Musul gibi en küçük bir direniş bile göstermeden düşen 1 milyonu aşkın nüfuslü kentlere, IŞİD'in devlet ilanına değiniyor. Devletler çöküp, toplumlar dönüşürken birkaç bin hatta sadece birkaç yüz silahlı kişi kadar bile direnme gücü olmamasına işaret ediyor. İşte Bozarslan, Lüks ve Şiddet'te devletlerin, toplumların, kentlerin, parçalanması ve çöküşü üzerine odaklanıyor: Bazı iktidarların çökmesinin, diğerlerinin direnebilmesinin temelinde ne tür dinamikler, yapısal ve konjonktürel etmenler bulunuyordu? Bir iktidarın bıraktığı boşluğu kim dolduruyordu? Toplumsal parçalanma süreci, yeni iktidar alternatiflerinin oluşmasına imkân sağlayabilecek miydi? Yoksa, “milli topraklar” savaş ağalarının hüküm sürdüğü onlarca mikro “egemenlik sahasına” mı dönüşecekti?

Cevaplar 14. yüzyıl düşünürü İbn Haldun'dan

İşte Bozarslan, siyaset sosyolojisinin cevaplandırmaktan uzak kaldığını belirttiği bu sorulara 14. yüzyıl düşünürü İbn Haldun'un cevaplar getirdiğini belirterek, kitabında bir İbn Haldun okumasına girişiyor.

Medinenin kuruluşu ve çöküşü

Bozarslan, İbn Haldun'u dünya tarihinin diğer önemli düşünürleri gibi döneminin, toplumunun, kültürünün ürünü ve çağını aşan bir düşünür olarak tanımlıyor. İbn Haldun'un aslında iktidarı, toplum ve medeniyetin vardığı son aşama olan medine'nin kuruluşunu ve çöküşünü ele alan bir düşünür olduğunu ifade eden Bozarslan, onun tahlillerinin kendi dünyası kadar yaşadığımız dönemin krizlerini anlamamıza da imkan sağladığını belirtiyor.

İbn Haldun'un şiddet hakkındaki düşünceleri

İbn Haldun'da "iktidar-medeniyet-medine" olgularını masaya yatıran ve onun temel kavramsal kategorileri üzerine değerlendirmelerde bulunan Bozarslan'ın kitabı 7 bölümden oluşuyor. Bozarslan, kitabında üç aşamalı medeniyet teorisinin aksine araştırmacıların pek dikkatini çekmediğini ifade ettiği İbn Haldun'un şiddet hakkındaki düşüncelerini de mercek altına alıyor. Mağripli düşünürün şiddet ile barış değil, pasifikasyon arasında doğrudan bir ilişki kurduğuna dikkat çekiyor. Pasifikasyonun ise, bir iktidarın pekişme sürecinde toplumun, şiddet ve dolayısıyla da direniş kapasitesinden mahrum bırakılması olarak tanımlandığı kitapta, İbn Haldun'un, iktidarın kendi devamlılığını sağlamak için ihtiyaç duyduğu zoru merkezden değil, marjlardan sağladığı şeklindeki gözlemleri anlatılıyor. Yani, "iktidar-medeniyet-medine" toplumun, iktidara itaati ve bunu içselleştirmesiyle ancak mümkün olabilirken, bu itaat aynı zamanda medineyi, yani şehri şiddet üretme kapasitesinden yoksun bırakması ve onu marjlara karşı zayıflatması.

Asabiyet ve dava

Bozarslan'ın okumasıyla İbn Haldun'da, merkezdeki bu pasifikasyona karşılık marjların ise "kendi bağrından" gelen bir lideri, bir asabiyeti, yani süreç içinde kendini harekete geçirebilecek bir dayanışma ve radikalleşme kapasitesi vardır. Marjlar aynı zamanda direniş ve savaşlarını meşrulaştıracak ve özneli, evrensel bir meşruiyetle donatabilecek bir dava üretme imkanına da sahiptir.

"Ölümü ölümden korkan medinenin göbeğine yerleştirerek"

Bozarslan'ın İbn Haldun yorumuna göre, zamanı ve mekanı ehlileştiren iktidara karşı bu çeperdeki hareketler "zamanın sahibi" olarak ortaya çıkıp, kendi iktidarını kurmakta ve birkaç ayete indirgedikleri dini referansları son derece radikkaleştirebilmekte, ölümü, ölümden korkan medinenin göbeğine yerleştirerek pasifleştirilmiş toplumun kendi zamanına ve mekanına duyduğu güveni sarsmaktaydı.

Devletin temeli hukuk değil, zor

Ayrıca şiddet kullanma imkanlarını tekelleştiren iktidar, pasifleştirdiği tebasını korumak ve savaş faaliyetlerini finanse edebilmek için bir vergi sistemiyle, bir hukuk sistemi de kuruyordu. Şiddetle kurulan bu iktidar ise zamanla medenileşmekte ve ehlileşmekte, güvenliğini de ancak parayla satın alabilmekteydi, sonunda da çöküyordu. Bu çöküşle birlikte yeni bir iktidarın doğup, medeniyetin yeniden yeşermesi de mümkündü. İbn Haldun'un devletin temelinde hukukun değil zorun bulunduğunu gösterdiğini söyleyen Hamit Bozarslan, "Bu diyalektik ilişki nedeniyledir ki devletin çöküşü, toplumu özgürleştirmemekte, tam tersine toplumun çöküşünü de beraberinde getirmekteydi" diyor.

"Toplumu şiddet potansiyelinden mahrum bırakma"

İbn Haldun'un düşüncesini batılı düşünürlerle de karşılaştıran Bozarslan, Mağripli düşünürün İslâm’ın geleneksel devlet doktrini çerçevesinde “direniş” olgusunu kabul edebilmesinin mümkün olmadığını, iktidarın bireyi koruduğu ataerkil bir düşünceye sahip olduğunu ancak medineyi koruyabilecek bir vatandaşlık fikrinden uzak bulunduğunu belirtiyor:

"Bu anlamda, 'birey', iktidarın korumakla yükümlü olduğu, ama iktidara karşı çıkamayan ve bir kriz anında, istese de iktidarı koruyamayan bir reaya kılıfında ortaya çıkmaktaydı. İktidarın 'yozlaşması'nın ve ikinci bir aşamada da çöküşünün kurbanı olan toplum, iktidar konusunda söz hakkına sahip bulunmamaktaydı. İbn Haldun’un okumasında, devletin pekişmesi ve medine’nin istikrar kazanması ancak toplumun mutlak itaati ile mümkün olabilirdi; bu ise toplumun, medine’nin temelinde şiddetin bulunduğunu unutmasını zorunlu kılmakta ve dolayısıyla toplumsal bir hafıza kaybına yol açmaktaydı. Ancak yaşadığı pasifikasyon sürecini tümüyle içselleştirmiş ve 'rutinleştirmiş', şiddete başvurmayı düşünülmesi bile mümkün olmayacak bir şekilde dıştalamış bir toplum 'yönetilebilir' bir toplum olarak değerlendirilebilirdi. Ama bu tür bir toplumun kendisini zaman içinde yeniden zorbalaşmaya mahkûm olan kendi iktidar erkine karşı ya da şiddet potansiyelini kaybetmemiş olan marjlarına karşı koruyabilmesi mümkün olamazdı. Bu nedenle iktidarın dayattığı pasifikasyon süreci, son tahlilde şiddeti dıştalamamakta, ama toplumu ve sadece toplumu şiddet potansiyalinden mahrum bırakmaktaydı."

İki çıkmaz

Bozarslan, İbn Haldun'un kendi dönemi gibi bugün de süregiden iki çıkmazı gözler önüne serdiğini belirtiyor. Bunlardan ilki: Bir yanda bireylerini silahlarından bir toplumun güvenlikli olamayacağı ve bunu yaparsa bir medeniyete varamayacağı, öte yandan da bir öz direniş gücüne sahip olmayan medinenin kendisini koruyabilmesi ve zaman içinde devamlılığını sağlayabilmesinin zor göründüğü. Her iki senaryoda da toplum, çöküş tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bireylerini silahlandıran bir toplumun Sparta türünden bir diktatörlüğe dönüşmesi riskine işaret eden Bozarslan, aksi için de 2011'de Arap coğrafyasında yaşananları örnek gösteriyor.

İslamın kuruluş döneminde şiddet

Bozarslan'a göre, İbn Haldun’un gözler önüne serdiği ikinci çıkmaz ise, şiddetin İslâm’ın doğuşunda da hakim olmasını sorgulamaktan kaçınmak. Oysa İslâm tarihi, şiddetin İslâm’ın kuruluş dönemini neredeyse tümüyle belirlediğini göstermektedir. Bu şiddet halinden çıkışın koşulu olarak İslâm âlimlerinin dayattığı, iktidara mutlak itaat doktrini ise despotizmi güçlendirmiş, ama İslâm’ın şart koştuğu "adil düzen" adına ortaya çıkan muhalafetlerin şiddete başvurmasının önünde bir engel oluşturamamıştır. Bozarslan'a göre, toplumları intiharın eşiğine getiren bu çıkmazın çözümü ise, Müslümanları bile ikna etmeyen, “İslâm’ın şiddet değil de akıl, orta yol ve müsamaha dini” olduğunu tekrarlayıp durmak değil, İslâm’ın devlet, toplum ve hukuk alanlarından tümüyle çekilmesi, başka dinlere oranla her türlü üstünlük iddiasından feragat etmesi, kendisini sadece ve sadece metafizik bir temelde yeniden tanımlaması.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS