Laura Misch ilk kez İstanbul’da

Laura Misch ilk kez İstanbul’da

Yeni jenerasyon cazcılardan, Londra’nın aile boyu sanatçı Misch Ailesi’nin üyesi Laura Misch, ilk kez İstanbul sahnelerinde. 3 Ekim’de Salon İKSV’ye teşrif edecek olan 92 doğumlu, saksafoncu ve prodüktör Misch, İstanbul buluşmasını ise şöylesi bir hissiyatta tanımlıyor: “Açıkçası bir rüyam gerçek oluyor, çünkü henüz öğrenciyken bir araştırma yapmak için İstanbul’da üç ay yaşamıştım. O zamanlar, henüz müzik yapmıyordum ancak sokak müzisyenlerinden çok etkilendiğimi ve ilham aldığımı hatırlıyorum...”

Zaman 1840’lar… Babası da müzik aletleri yapımcısı olan Belçikalı müzik aygıtları yapımcısı ve klarnetçi Adolphe Sax’ın icat ettiği saksafon, günümüzde caz ve ‘big band’ın en önemli öznelerinden…“Sax’ın sesi” anlamını taşıyan ve Sax’ın patentini 1846’da aldığı saksafonun 14 çeşidi bulunuyor. Uzun yıllar boyunca klasik batı müziği orkestralarınca dışlanan ve kullanımı ordu orkestraları ile sınırlı kalan saksafonun üzerinde bugüne kadar pek çok değişiklik yapılmış. Ve 1960’lı yıllarla da birlikte saksafon caz aleminin gözdelerinden biri olmayı başarmış. Bu yazıyı şereflendirense, genç yaşına rağmen hatırı sayılır bir kitleyi kendine hayran bırakan elektronika ve cazın ritimlerini deneysel çemberde etkili melodilere dönüştüren, saksafoncu Laura Misch.


En son İngiliz bir indie ve folk rock şarkıcısı - söz yazarı ve plak yapımcısı Michael Kiwanuka’yla ortak çalışması “Money” ile çokça konuşulan ve müzisyen, yapımcı erkek kardeşi Tom Misch’le birlikte kaydettiği “Follow” da dikkatleri üzerine çekerek milyonlarca dinleyiciye ulaşan Laura Misch, 3 Ekim gecesi, Salon İKSV’den ses verecek. 23 yaşındayken kendi müziğini yapmaya başlayan, 92 doğumlu Misch, kentsel yaşamı elektronik olarak tanımlayan son projesi “Lonely City”den şarkılarıyla müzikseverlerin karşısında olacak.



Misch’e konser öncesi ulaştık ve temizinden bir röportaj gerçekleştirdik. Röportaja gelmeden evvel “kimdir bu ilk defa İstanbul’a teşrif edecek olan Laura Misch?” derseniz de Salon ekibinin hazırladığı tanıtıma incesinden biraz dalalım isterim. “2016’da ilk kısaçaları “Shaped by Who We Knew”le karşımıza çıktı. Londra’nın son yıllarda cazın yeniçağına yön veren, türün kalıplarını genişleten, sınırları olmayan deneysel caz sahnesinde kucak açılan bu kısaçalar, Fransız müzik gurusu Gilles Peterson’ın da dikkatini çekti.


BBC Radio 6 Music, BBC Radio 1 ve Jazz FM’de kendisine bolca yer buldu. Yapımcılığını kendi üstlendiği ilk albümü Playground’u 2017’de çıkardı. Albümün isminin hakkını verircesine beat’lerini saksafonuyla ahenklendiren, deneysel yaklaşımıyla müziği kendi oyun alanına dönüştüren Misch, 2018’de yayımladığı teklisi Lagoon’la başarısını bir sonraki seviyeye taşıdı. Phil Taggart ve Jamie Cullum gibi isimlerin hayranlıkla karışık takdirini kazandı. Saksafonu ve ruhunuzu hafifletecek sesi, elektronika ve cazı katman katman, ince işçilikle işlerken Laura Misch’e hayran olacaksınız.”


“Benim iki tane sesim var”


“Saksafon şarkı söyleyen insan sesidir” diyor usta müzisyen Ernie Watts. Mesela sanatçıların enstrümanlarını bir süre sonra organı gibi gördüğü söylenir, siz ne düşünüyorsunuz?


Enstrümanın bir insanın organı olması fikrini oldukça ilginç buluyorum. Bense kesinlikle bir ifade biçimi olarak enstrümanımı vücudumun bir uzatması, uzantısı olarak görüyorum. Ama bu bütün teknolojik aletler için de geçerli. Yani uzun zamandır bu ilişki biçimini günlük hayatta kullandığımız teknolojik aygıtlar (telefonlar, laptoplar vb.) üzerinden de düşünüyorum. Organ kelimesi, organik anlam çağrışımı yapıyor ve bu da saksafon için oldukça uygun bir tanım. Aslında geçerli bir nefes kariyeri! Benim iki tane sesim var. Saksafon birinci, şarkı söylediğim ise ikinci sesim. Mesela ben, beste yaparken müziği saksafon melodileriyle duyuyorum, ana-dil gibi. Kelimelerse sonradan geliyor.


Müziğinizi dinlediğimde sanki başka bir evrende seyahat ediyormuşum hissine kapıldım, yani bir anda hikayem değişti ve başka bir boyuta geçtim. Bir dinleyici olarak bendeki etkiniz muazzamdı. Peki, siz sahnedeyken dinleyicilerinizi nasıl görüyorsunuz? Sizce, şarkılarınızın içine girebiliyor muyuz, yoksa her birimiz kendi hikayemizde mi geziniyoruz?


Woww! Bunu duymak çok heyecan verici... İnsanların farklı evrenlere seyahat edebildiği müzikler üretebilmek benim için bir amaç. Her zaman, özellikle üretim sürecinde ve enstrümantal çalışırken, insanların içine dalıp gidebileceği müzikler yapmayı daha çok istiyorum. Müzik, insanlarda yarattığı hissin, kişinin bulunduğu yere göre değişebildiği, kişiye özgü bir şey. İnsanların müziğimi alıp, bambaşka yolculuklara çıktığını düşünmeyi çok seviyorum.


Yemek yapmak gibi bir şey!”


Yazar Patrick Süskind: “Sessizlikten daha büyük veya daha muhteşem müzik yoktur ama bu müziği anlamak ve hissetmek için fazla zayıfız. Aramızdan sessizliğe dalıp bunun inayetini alamayanların müziği vardır; müzik sessizliğin sözü gibidir çünkü sessizliğin büyüklüğünü ortaya çıkarır ve bize boş gevezelikler sunmaz” diyor. Süskind’den yola çıkarsak, müzik sizin hayatınızda nereye denk düşüyor?


Dürüst olmak gerekirse, bu hep gelişen bir şey... En azından benim hayatımda böyle şekillendi. Müziğin benim için şu anki anlamı ve önemi üç yıl öncesine göre farklı. Şu sıralar, müziğimin güç ve huzur bulabileceğim bir yere sığınmasını sağlamaya çalışıyorum.


Müzisyen bir aileden gelmenin müziğinize ve özel hayatınıza etkisi nasıl oluyor?


Müzik yapan kardeşlere sahip olmak aslında durumu normalleştiriyor. Müzik üretmek, yemek yapmak gibi bir şey! Aileden müzik yapmayı öğrenmek, üretmek bir nevi, büyükbabandan iyi bir yemek tarifi almak ve sonrasında onu eyleme geçirmek gibi…


İcra ettiğiniz müziği nasıl tanımlıyorsunuz? Hem müzisyen hem de prodüktör olmanın avantaj ve dezavantajları neler?


Açıkçası müziğim hâlâ gelişiyor ve evriliyor. Ama özetlemek gerekirse; derin saksafon sesleri, metinsel vurgular ve mantra ile biten hikayeler diyebilirim. Üretmek insana özgürlük sunuyor. Prodüktör olmak da mimar olmak gibi ve sesinin yaşaması için ona bir ev tasarlamak gibi bir şey…



“Ben bir yatak odası yapımcısıyım”


Son projeniz “Lonely City”nin arkasındaki hikaye nedir?


Albümde, İngiliz yazar, romancı ve kültürel eleştirmen Olivia Laing’in “The Lonely City” (Türkiye’de de İthaki Yayınları’ndan 2018 yılında Yalnız Şehir olarak basılan) kitabından esinlendim. Kitabı okuduğumda, kendimi yalnız hissettiğimi hatırlıyorum. Albüme dair diyebileceğim; kayıtlar ses bakımından oldukça soyut ama her lirik seste pek çok anlam katmanı bulunmakta.


Son yıllarda yapılan müzik yaratımlarını nasıl görüyorsunuz? Sizin müzikte anlatmak istediğiniz hikaye nedir?


Ben bir yatak odası yapımcısıyım, başka bir deyişle “kendi kendine yap”cıyım. İnsanların soundcloud’a ürettiklerini koyduğu ve ortaya çıkan projelerin etrafında toplulukların oluştuğu dönemde üretmeye başladım. Genelde, etrafımda olanlar hakkında yazıyorum, ancak son zamanlarda hayal gücümü de keşfetmeye başladım. Mesela, ilk albüm-projemi, bir sanat galerisinde çocuklarla çalıştığım dönemde üretmiştim. Adını da “Playground” (Oyun Alanı) koymuştum.


Her müzisyenin farklı üretim süreci var; sizin ilham periniz nedir? Sizi etkileyen müzisyenler kimler?


Çok çeşitli müzisyenlerden etkilendim; Lucinda Chua, Karyyn, Jenny Hyal, Kara Lis – Coverdale, Kate NV, Grimes bunlardan birkaçı… Kendine özgü, eşi ve benzeri olmayan sesler geliştiren müzisyenlerden ilham alıyorum. Ayrıca risk almaktan korkmayan müzisyenler beni her zaman etkiliyor.


Sizi ilk defa canlı dinleyecek olan hayranlarınıza ne söylemek istersiniz; nasıl bir performans beklesinler?


İstanbul’da sahne almayı sabırsızlıkla bekliyorum. Açıkçası bir rüyam gerçek oluyor, çünkü henüz öğrenciyken bir araştırma yapmak için İstanbul’da üç ay yaşamıştım. O zamanlar henüz müzik yapmıyordum ancak sokak müzisyenlerinden çok etkilendiğimi ve ilham aldığımı hatırlıyorum. Bence, dinleyiciler saksafon bulutuna dalmayı bekleyebilirler!

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS