Hafızasını kaybeden müzeden bir traktöre mektuplar

Hafızasını kaybeden müzeden bir traktöre mektuplar

2012’de kurulan ve bugüne kadar sahneleme ve anlatım biçimiyle izleyenlerinin dikkatini çeken Ba Tiyatro’nun yeni oyunu “Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” da bu notadan veriyor sesini...

“Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş, zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır.” Edebiyat geleneğini başka bir boyuta kaydıran, hayatının son 17 yılında yazdığı, yaklaşık bir milyon 250 bin sözcükten oluşan üç bin sayfalık (yedi ciltlik) roman ‘Kayıp Zamanın İzinde’nin yazarı Marcel Proust böyle diyor, nesne ve hafıza üstüne...

Günümüzün sorunu ‘unutmak’, yapılan meditasyon ve verilen vitamin hapları da nafile. Proust gibi hafıza meselesini dert edinenlerden bir tanesi de Disiplinlerarası Sanat Topluluğu Ba. Bir ailenin üç kuşak hikayesini hafıza dehlizlerinde gezdiren ekibin yeni oyunu ‘Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar’.

“Geceleri sokaklarda dolaşan bir müze, sahibini kaybeden bir traktör, bir dostluk hikayesi.” Bu alt başlıkla hikayesini aralayan oyunun metni Ferdi Çetin, konsept ve yönetimi Yusuf Demirkol imzası taşıyor. Tek kişilik performansın sahibi ise; 2012’de, Pelin Esmer’in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği ‘Gözetleme Kulesi’ filminde ‘Seher’ rolüyle dikkatleri üzerine çeken Nilay Erdönmez. Tiyatroseverlerin ‘izleme’ halini, bugünün imaj dünyasıyla ters yüz eden Ba ekibi ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Oyundaki metaforlardan bahsedersek; alt metinde kadrajlanan dert nedir?

Ferdi Çetin: Geçtiğimiz yıl ailemle oturduğumuz evi değiştirdik, taşınırken annemin, eski eşyalardan ve objelerden bir türlü vazgeçemediğini fark ettim. Bu beni çok etkilemişti. Yusuf’la da konuşurken ‘mülkiyet’ gibi bir fikir oluştu zihnimizde. Bu tanımın içinde biraz sahip olduklarımızdan kopamayışımız, biraz da sahip olduklarımızın aslında bize bir kimlik verdiği fikri var. Sonra küçük küçük öyküler belirmeye başladı. Bu öyküleri anlatmak için mektupları tercih ettik. Mektupların özelliği ise bir türlü yerine ulaşmayışları, havada asılı bir yerde kalıyorlar. Böylece bir yandan öykü anlatırken, aslında bir yandan öykü anlatmanın imkansızlığı da çıkıyor ortaya.

Yaşadığımız coğrafyanın ‘aile’, ‘hafıza’ ve ‘müze’ gibi dertleri varken; bu üçlü hakkında ayrıca ne söylemek istersiniz?

Ferdi Çetin: ‘Aile’ ve ‘hafıza’ aslında yan yana geldiğinde üstü kapalı da olsa çoğul anlam barındırıyor. Hayatımızı yan yana ya da uzaktan da olsa birlikte geçiriyoruz ailemizle. Ama mesela oyunda bir yerde, yaş almış bir kardeşin, abisine babalarının ölümünü nasıl iki satırla anlatmaya çalıştığını görüyoruz. Buruk, bir o kadar da ironik bence bu durum. Aile fotoğrafları kalıyor geriye, ne kadar mutlu ve büyük bir aile olduğumuzu hatırlamamız için. O anlamda, aile ve hafıza bir yanıyla da yan yana durmaya direnen iki mesele. Belki ikisi de artık ancak ‘müze’ye yakışıyor.

‘Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar’ neden bu isim?

Yusuf Demirkol: Oyunun ismini, içeriğini oluşturduktan sonra koyduk. Hafıza ve müze ilişkisi oyunun çıkış noktalarından biri ve mektuplar da bu ilişkiyi örnekleyen araçlarımız oldu. Traktör de mektupların kenar süsü diyelim.

Üç kuşağı dolaşan bu hikâye, 60’lı yıllarda Ege’de başlıyor, İstanbul’a taşınıyor ve Amerika’da son buluyor, neden bu üç güzergah, özel bir nedeni var mı?

Ferdi Çetin: Aslında oyunda şehirlerin net bir şekilde altı çizilmiyor. Ama traktörün sahibi hoca, üniversitede profesör ve etraf köylere toprağı işleme ve ağaçlandırma konusunda bilgi vermeye gidiyor. O anlamda, biraz ideal bir dünyadan söz edebiliriz. Sonra babanın ölümüyle birlikte hikaye İstanbul’a taşınıyor, sonra da bir şekilde New York’a. Güzergahın nereye gittiğinden çok geride neyin kaldığı bizim için önemli oldu.

Oyunun konusunu değil ama yazar - yönetmen ve oyuncu olarak sizdeki tarifini sormak istesem? Bu oyunla sizde evrilen, değişen ne oldu?

Yusuf Demirkol: Değiştirmek yerine değişenleri hatırlattı bana. Kimliğimizin ve hafızamızda kalanların ne hızda değiştiğini ve şekillendiğini…

Nilay Erdönmez: Oyunun beni anlatının sınırları ile ilgili olarak bir başka yere götürdüğünü söyleyebilirim. İzlediğiniz şey; oyuncudan beden, ses ve duygular gibi enstrümanın tüm parçalarını aktif kullanmayı talep eden bir oyun olduğundan, prova süreci de aslında benim için enstrümanımın tüm parçalarında yeniden bir gezinti hali oldu. Yerine göre, bir sesin ya da bir nidanın, yazılmış koca koca kelimelerden daha fazla anlatı gücüne sahip olabileceğini ya da bazen sahnede hareket eden, yalnızca bir parmağınızın ucu iken, yine yerine göre o hareketin gücünün, ne bileyim, belki bir koca sahnenin kendi etrafında dönmesinin gücünün üstüne çıkabilecek olduğunu yeniden algıladığım bir süreçti. Ayrıca dramatik yapıya sahip olmayan bir oyun ve benim de daha önce yer aldığım oyunların da çizgisinin dışına çıkan bir tarz. Haliyle bu da beni her seferinde oyuncu olarak başka bir deneyime taşımaya devam ediyor.

Oyunu algıda onaylayabilmek için ‘an’ı yaşabilmek gerekiyor, sizce seyirci bunu istediğiniz formatta başarabiliyor mu?

Ferdi Çetin: Oyunda ‘an’ yaşamak önemli, çünkü alıştığımız tiyatroda olduğu gibi öykülerin sağlamasını yapma imkanı olmuyor seyircinin. Yani bir öykünün ardından emin adımlarla ilerlemek mümkün değil. Dolayısıyla seyircinin de aktif bir seyir hali göstermesi gerekiyor ama bu izleme halinin bir ‘doğru’ şeması yok, bir yerinden dahil olup, kendi deneyimi yarattığını söyleyebiliriz.

Tek kişilik oyun sancılı bir mevzu, bu performans için ne gibi bir hazırlık yaptınız? Tek başına oynamanın kolaylığı, zorluğu ne oldu?

Nilay Erdönmez: Daha önce tek kişilik performansım yok. Sahnede tek ve oyunda bedene dayalı bir performans olduğundan kondisyonumun mevcut olanın üstüne çıktığını söyleyebilirim. Ancak bunun dışında sahnede tek olacağım bilgisinin beni yönlendirdiği herhangi bir durum olmadı. Oyun kaç kişilik olursa olsun, benim için hazırlık süreci, yazarın ve yönetmenin dünyasını anlamak ve benim bu dünyada konumlanacağım en doğru yeri ve hali aramakla başlıyor. Kolaylığına gelince ise; bir orkestra şefisiniz, temsil sırasında, böyle düşünün. Haliyle tüm kontrol sizde; bu rahatlatan bir şey, fakat tüm zorluğu da burada başlıyor işin, hata bazen yapar mıyım gibi düşünceler dolanmıyor değil kafamda... Ancak temsil başladıktan sonra sahnede tek olduğun bilgisi zaten canlı kalmıyor. Oyunu; 7 ve 28 Mart’ta Garajistanbul’da izleyebilirsiniz.

Detaylı bilgi için: www.ba-bel.org/

Oyundan video: https://youtu.be/o_WuLkvSJ9Y

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS