14 Şubat yalnızları için en iyi 10 yalnızlık filmi

  1. Kültür Sanat
  2. Sinema
14 Şubat yalnızları için en iyi 10 yalnızlık filmi

İnsan yalnız mıdır, yoksa tek başına mı? Yalnızlık vazgeçilemeyen bir yaşama biçimi, bir tercih midir? Bireysel ya da toplumsal travmalara karşı devreye sokulan bir otokontrol mekanizması mıdır? Peki ya sevgilisi, ailesi, dostları olduğu halde kendini yalnızlığın karanlık dehlizinde kapana kısılmış hissedenler? Hayatın anlamını bir kısır döngünün ortasında mı arıyoruz? Yalnızlığın ciddi bir evrensel sorun haline geldiği, intihar vakalarının giderek arttığı, sadece İngiltere’de 9 milyon yalnız insan için "Yalnızlık Bakanlığı"nın kurulduğu bu çağda kutlanmaya devam edilen Dünya Sevgililer Günü’nün elbette piyasa ekonomisinde bir karşılığı var. Şimdi gelin felsefeyi bir kenara bırakalım. Sevgililer Günü’nde izleyebileceğiniz aşk filmlerine değil de, birbirinden özel yalnızlık filmlerine yakından bakalım.



Beden ve Ruh (Teströl és Lélekröl) 2017
Karla kaplı bir ormanın ortasındaki 2 geyik… Birbirini hiç tanımayan bir kadın ve bir erkek her gece aynı rüyayı görebilir mi? Peki ruhları rüyalarda buluşan bu iki beden gerçek hayatta bir araya gelebilir mi? Beden ve Ruh "gölge"ye sığınan, korkularıyla yüzleşemeyen, üniversite mezunu ve kariyer sahibi bir yetişkin olmasına rağmen hala bir pedagogdan medet uman, ruhu ve bedeni mekanikleşip takıntıların esiri olmuş bir asosyal olan Maria ile bilinçli olarak yalnızlığı tercih etmiş ama insancıl yanı baskın bir engelli olan finans müdürü Endre’nin hikayesi… Tek ortak noktaları kırılganlıkları olan, gerçek dünyaya uyumsuz bu iki karakterin iletişim çabasına odaklanan film, sinemada şiirselliğin kanlı bir mezbahada bile nasıl yakalanabileceğinin de göstergesi... Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı dahil 4 ödülle dönen Beden ve Ruh, Oscar’ın da En İyi Yabancı Film adayları arasında…
The Lobster (2015)
2 / 10
Gerçeküstü ve tekinsiz filmlerin yaratıcı yönetmeni Yorgos Lanthimos, modern toplumların birey üzerinde oluşturdukları sosyal baskıyı hicvettiği The Lobster’da distopik bir yakın geleceğin komik tasvirini yapıyor. Yalnızlığın yasak olduğu bu hayali ülkenin hayali şehrindeki kanunlara göre ilişkisi olmayan insanlar ‘tedavi’ için bir otelde alıkonulacak, 45 gün içinde birbirleriyle eşleşemezlerse kendilerinin seçtikleri bir hayvana dönüştürüleceklerdir. 100 yıl yaşayabildiği için ıstakoz olmayı tercih eden David işte o yalnızlardan biri. Kahramanımız bir kadınla "uyum" sağlayıp şehre geri mi dönecek yoksa hayatına bir ıstakoz olarak mı devam edecek? Bu kuralcı topluma başkaldırıp ormanda yaşayan bir grup "yalnız"ın kendi yarattıkları baskıcı sisteme mahkum olmalarını da aynı soğukkanlı mizahla hicveden film, kendisinden olmayanı potansiyel tehlike olarak gören hayali toplumsal düzenlere yöneltilen sıra dışı bir eleştiri.
Durgun Hayat (Still Life) 2013
Tabutun üzerindeki tek bir gül, kısa süre önce hayata veda etmiş bir kadının yastığında kalan baş izi, bir ayağı kırık koltuğun altındaki kitap destesi ya da birbirleriyle hiç tanışmamış insanların anılarının buluştuğu ortak bir fotoğraf albümü… İnceliklerle yüklü Durgun Hayat, dinginlikle ve büyük bir asaletle anlatıyor yalnızlığı. Ve sinema tarihine geçmesi gerekirken gölgede kalan bir karakter yaratıyor: John May… Hayatını kaybeden yalnız insanların yakınlarına ulaşıp cenaze merasimlerini organize eden bir sosyal görevli. Ama öyle sıradan bir memur değil John. İşine tutkuyla bağlı, olağanüstü derecede özenli… O yalnızlar, kimsesizler mezarlığına gömülmesinler diye, uzak bir akrabanın ya da eski bir arkadaşın izini sürüyor bir dedektif gibi. Gün geliyor, bu uzun zaman alan titiz araştırmaları yüzünden 22 yıllık mesleğinden oluyor. Ama John’un yarım bırakmak istemediği son bir işi var.
Aşk, (Her) 2013
Birbirinden yaratıcı kısa filmleri, müzik videoları ve reklam filmleri ile ünlenen, 1999 yılında "John Malkovich Olmak" ile uzun metraja geçen ABD’li yönetmen Spike Jonze, son filmi "Her"de teknolojinin gelişimiyle birlikte gittikçe yalnızlaşan modern dünyanın gidişatını, yakın gelecekte pek olası görünen sözde distopik bir hikaye ile gözler önüne seriyor. Öyle ki sevdiklerine olan duygularını dile getirmekten bile yoksun insanların şahsi mektuplarını bile profesyonellere yazdırıp satın aldıkları bir dünya burası… Film, karısı tarafından terk edilmiş, en yakınındaki insanlara dahi yabancılaşmış mektup yazıcısı Theodore’nin bir yapay zeka programını satın almasıyla değişen hayatını konu alıyor. Sadece bir sesten ibaret olan Samantha, Theodore'u dünyevi gerçeklikten koparıyor. Aşkı, tutkuyu, güven ve mutluluğu o sanal varlıkta tadıyor. Sizce de burada ters giden bir şeyler yok mu? Bilgisayar programlarını değil zihinlerimizi güncellemenin vakti gelmedi mi?
Yozgat Blues (2013)
Porselen tabaklar ve bergamotlu çaylarla ifade edilmeye çalışılan muğlak duyguların "peruklu" öyküsü Yozgat Blues... Yalnızlığından kurtulmak isteyen ama çekingenliğini de üzerinden atamayan, 70'lerin müzik romantizminden sıyrılamamış bir "AVM şarkıcısı" olan Yavuz'un geç büyüme hikayesi. Belediyede ders verdiği müzik kursundaki öğrencisi Neşe ise hayata dair öyle büyük tutkuları olmayan sıradan bir market çalışanı. Aldıkları iş teklifi üzerine İstanbul'dan Yozgat'a şarkı söylemeye giden bu ikilinin yolu berber Sabri ile kesişir. Ve melankolik bir komedi seyrolunur. Büyük şehirden taşraya taşınan bu hikayenin anlatıcısı, ilk uzun metraj filmi Uzak İhtimal ile büyük beğeni kazanan yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun. Filmde Yavuz karakterine Ercan Kesal, Neşe'ye Ayça Damgacı, Sabri'ye Tansu Biçer hayat veriyor.
Yeraltı (2012)
Yeraltı, bireyin varoluşsal sorunlarını irdelemeyi seven yönetmen Zeki Demirkubuz’un, filmlerinde sıklıkla referans aldığı Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından yola çıktığı serbest bir uyarlama. Varoluş sancısı çeken, boğucu yalnızlığından kurtulmaya çalışan, kendisini sevmeyene "ölümcül" bir nefret besleyen ama kendinden de tiksinen memur Muharrem, ikiyüzlülüklerle çevrili dünyada iyi olmaya çabaladıkça bataklığa gömülür. İstenmediğini bile bile kendisini zorla davet ettirdiği bir ‘arkadaş’ yemeğinde açılan eski defterler onu gittikçe insanlıktan çıkarıp uluyan bir hayvana dönüştürür. İnsanın ruhunda yatan gizli karanlığın ifşası olan Yeraltı, Zeki Demirkubuz'un filmde "Ankara Sıkıntısı" romanıyla ödül kazanan yazar karakteri üzerinden eski arkadaşı Nuri Bilge Ceylan'a yaptığı düşünülen iğneli göndermelerle de çok konuşulmuştu.
Oslo 31 Ağustos (Oslo 31. August) 2011
Oslo 31 Ağustos, uyuşturucu bağımlısı Anders’in 1 günlük yaşamından bir kesit… Etrafındakiler tekdüze hayatları, gerçekleştiremedikleri hayalleri olsa da rutinin ortasında mücadele etmekten vazgeçmezken, Anders yakaladığı fırsatlara rağmen amacını yitirdiği yaşamına bir türlü tutunamıyor. Ona yetenekleri ve sahip olduğu imkanlar hatırlatıldığında bile, “Elimde hiçbir şey yok, sıfırdan başlayamam” diyerek aciz gördüğü varlığından kurtulmak için çabalıyor. Ne ailesi ne de arkadaşları buna bir anlam verebiliyor. Yalnız değil tek başına olan Anders’in ruhu mutsuzlukla, sevgisizlikle, tatminsizlikle kıvranıyor. Toplumun bireye dayattığı düzeni sorgulayan ve seyirciyi derin varoluşsal sorgulamalara iten yönetmen Joachim Trier boş mekanlar-boş ruhlar alegorisiyle de tükenmişliğin fotoğrafını çekiyor.
Alacakaranlıktaki Işıklar (Laitakaupungin Valot) 2006
Alacakaranlıktaki Işıklar, dram ile absürtlüğü sıra dışı bir üslupla sinemada buluşturan usta Fin yönetmen Aki Kaurismaki’nin "Kaybedenler" üçlemesinin son filmi. Bu, varlığı görmezden gelinen, adı bile sürekli unutulan, toplumun kıyısında yaşayan güvenlik görevlisi Koistinen‘in umutsuzluğunun ve vazgeçişinin öyküsü. Karşısına çıkan bir "femme fatale" ile tam da aşkı yakaladığını sanmışken kendini bir anda soygun tezgahının ortasında bulan kahramanımız yine kaybetmeye mahkum mu olacak? Yoksa alacakaranlıkta parıldayan o ışıkları fark edebilecek mi? Donuk karakterleri, masalsı renk kullanımı, ince mizah yüklü diyaloglarıyla Alacakaranlıktaki Işıklar en özgün yalnızlık filmlerinden…
Uzak (2002)

Uzak, karla kaplı İstanbul’un şiirsel görselleriyle bezeli bir Nuri Bilge Ceylan filmi. Uzak diyarlara gitme hayaliyle kasabadan çıkıp İstanbul’a gemide iş bulmaya gelen saf ve umut dolu Yusuf ile hayallerine sahip çıkamamış, yaşam enerjisini yitirmiş, en büyük tutkusundan gittikçe uzaklaşmış fotoğrafçı Mahmut’un öyküsü. Kendine yabancılaşmanın, köklerden kopuşun, eylemsizliğin, kaybedilen ideallerin anlatısı. Uzak 2003 yılında Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’ne layık görüldü. Nuri Bilge Ceylan’ın yeğeni olan oyuncu Mehmet Emin Toprak, bu filmden kısa bir süre sonra 28 yaşında trafik kazasında hayatını kaybetti. Yine Cannes’da, rol arkadaşı Muzaffer Özdemir ile paylaştığı En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kucaklayamadan…
Anayurt Oteli (1987)
10 / 10
14 Şubat yalnızları için en iyi 10 yalnızlık filmi
Adı Zebercet. Hani şu neşe hissi veren, yaşam enerjisini yükselten, kaygıyı azaltan, çevreyle iletişimi mükemmelleştirdiğine inanılan doğal taşın adı gibi. Ama hiç de ismiyle müsemma değil Zebercet. Doğduğu günden beri kabul görmeyen, kimlik karmaşası yaşayan bu adam öylesine yalnız, öylesine görünmez ki! "Ne ölü, ne sağ…" Kavga ettiği kestanecinin bile aynı gün yüzünü unuttuğu, hayat kadınının bile reddettiği bu obsesif otel müdürü, bir gün gecikmeli Ankara treni ile otele konaklamaya gelen bir kadına saplanıp kalır. Zebercet, 1 hafta sonra tekrar geleceğini söyleyen 1 numaralı odanın o isimsiz müşterisinin yolunu gözler. Godot’u bekler gibi bekler. Gittikçe kendini tehlikeli gördüğü dış dünyadan daha da soyutlar, "anayurduna" sığınır. Ruhunda saklı öfke büyüdükçe büyür. Ömer Kavur’un unutulmaz Yusuf Atılgan romanı Anayurt Oteli’nden ustalıkla uyarladığı film sadece bir yalnızın hikayesi değil, bir memleket portresi…
{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS