Soğuk Savaş: Kayıp özün izinde

"Acının içine atılmış çocuk"tan farksız bir ülkenin öksüz evlatlarıydı onlar. Ait olmadıkları sınırları aşmaktan hiç vazgeçmiyor, birbirlerinin suretinde benliklerini arıyor ama bir türlü bulamıyorlardı. Kendi dilini konuşamayan bu aşkın kahramanlarının, harap edilmiş "öz"e ulaşmaktan başka çaresi yoktu. Öyle ya; "Annesiz bir çocuğu kim sevebilir"di?



İlk bakışta, "kavuşamayan aşıkların hazin öyküsü" görünümlü bu film, aslında savaş sonrası benliğini kaybetmiş bir ülkeye ışık tutuyor. Yıkık dökük bir kilisenin duvarında belli belirsiz seçilen bir çift göz, partizanlığa kurban edilmiş köklü bir kültürün özünü arıyor. Filmin başında gördüğümüz bu kilise metaforu, filmin sonunda ikinci kez karşımıza çıktığında anlam kazanıyor.

Polonyalı yönetmen ve senarist Paweł Pawlikowski, 2013 yılında yine bir dönem filmi olan Ida’da kendini Tanrı'ya adayıp rahibe olmak isteyen fakat inandığı değerler dönüşüme uğrayınca boşluğun ortasına düşen Anna'nın öyküsünü anlatmış, film Oscar dahil 70'e yakın ödüle layık görülmüştü.

Pawlikowski 5 yıl sonra yine "değer" kavramına odaklanıyor. Bu kez bir müzisyen ile öğrencisinin sınırları aşan aşkını anlatırken, "değerlerini yitirmiş Polonya"nın resmini çiziyor. 2. Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin Polonya'yı işgali sonrası ülkesinin geçirdiği dönüşümü, benzer bir dış müdahaleyle kuruluş amacından sapan bir müzik enstitüsünde yaşananlar yoluyla simgeliyor.
"Annesiz bir çocuk gibiyim. Böyle bir çocuğu kim sever?"
Soğuk savaş atmosferinin hüküm sürdüğü 1949 yılının Stalinist Polonya'sında başlayan öykü, Doğu Berlin ve Yugoslavya'ya uğrayıp Paris'in bohem gece hayatına uzanıyor, oradan yine ana vatanına dönüp 1964 yılında sona eriyor.

İlhamını "İki kalp, dört göz gece gündüz ağlıyordu" dizesiyle başlayan içli bir halk şarkısından alan hikaye, 2 müzikoloğun köy köy gezip yöre halkının seslendirdiği anonim türküleri kayıt altına aldığı görüntülerle açılıyor. (Daha sonra bu müzikologlardan biri olan Wiktor filmin ana kahramanı olacak, düzene sessiz kalıp çareyi kaçmakta bulan ama arafta kalan ülke aydınını temsil edecek. İdealist olan Irena ise hikayeden de "sistem"den de silinip gidecek.)

Bu köylerin yetenekli gençleri, komünist devlet eliyle kurulan bir müzik enstitüsünde bir araya getiriliyor. Özel bir eğitim sürecinden geçirilen öğrenciler daha ilk gösterilerinde büyük övgüyle karşılanıyor. Bu gösteri, Polonya milli kültürünün hazinelerini ortaya çıkaran bir derleme yani ülkenin "öz"ünü simgeliyor.
"Kendime inanıyorum, sana inanmıyorum."
İşte bu noktada kırılma yaşanıyor. Daha gösteri bitmeden, salonda asılı olan "Partia-Narod" afişiyle karşılaşıyoruz. Bu, gençlerin yani milli hazinenin siyasi propaganda malzemesi yapılacağının ilk işareti oluyor. Zaten bu sahnenin akabinde de müdahale başlıyor. Gösteriye "toprak reformu, küresel barış ve onun tehditleri, proletarya liderine güçlü bir şarkı" gibi eklemeler yapılması isteniyor. "Kırsal nüfus reform barış ve liderlik üzerine şarkı söylemez" cevabını veren idealist eğitimci Irena'nın itirazları elbette dikkate alınmıyor. Otantik halk sanatı icra eden bir müzik topluluğu, Stalin için şarkılar söyleyip dans eden partizan bir topluluğa dönüştürülüyor.

Bu topluluğun gençlerinden biri, 2 müzikoloğun da dikkatini çekiyor. Irena'nın değimiyle "tuhaf biri", Wiktor'a göre ise "enerjik, sevecen ve kendine özgü" olan Zula, hikayenin ikinci ana kahramanı oluyor. Yıllar yılı birbirleri için sınırları aşan ama aralarındaki mesafeyi bir türlü kapatamayan aşıkların; hırpalanmış da olsa Polonya'nın "öz"ü olan Zula ile "Polonya için yoksunuz" denilen kimliksiz Wiktor'un "soğuk savaş"ı işte böyle başlıyor. Zamanla içlerinde yankılanan müziğin dilini de ruhunu da yitiren bu 2 kalbin birlikte yaptıkları tek "çocuk" da bir "piç" oluyor. Zula'nın "Kendime inanıyorum, sana inanmıyorum" cümlesiyle özetlenebilecek bu arayış, 2 kutuplu dünyada "bütün" olmayı başaramayan bir ülkenin yolculuğundan izler taşıyor.
2018 Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülüne uzanan yönetmen, filmde yansıtmak istediği soğuk savaş atmosferini mesafeli oyunculuklar, siyah-beyaz ve hüzünlü kadrajlarla yakalıyor. Bunun için en dramatik anlarda bile tansiyonu hep düşük tutuyor. Filmde yaşanan trajik olaylar ve dönüm noktaları asla gösterilmiyor. Gerçekte ne olduğunu, zaman atlamaları sonrası oyuncuların anlattıklarından öğreniyoruz. Fakat bu yönetmenin bilinçli bir tercihi olsa da seyirciyi filmden uzaklaştıran bir handikap gibi duruyor. Hiç gösterilmeyen o olaylar dizisi, oyuncuların ağzında eklenti gibi duran birkaç sakil cümle ile geçiştiriliyor.

Savaş sonrası ülkesinin haletiruhiyesini harap edilmiş bir kilisenin duvarlarına yansıtmayı layıkıyla başaran Pawlikowski, sinematografisine gösterdiği özeni senaryosundan esirgemişe benziyor. 2 ana karakter arasındaki çatışmada anlaşılamayan noktalar göze çarparken, vasat diyaloglar ve yarım kalmış hissi yaratan kimi karakterler, "tamam" olamamak üzerine kurulu olan bu estetik filmi "eksik" bırakıyor.


5
Orijinal adı: Zimna Wojna
Süre: 1 saat 28 dakika
Yönetmen ve Senarist: Pawel Pawlikowski
Oyuncular: Joanna Kulig, Tomasz Kot, Borys Szyc
IMDb Puanı: 7,8
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS