Yol Kenarı: Yarım kalmış bir toplum karabasanı

  1. Kültür Sanat
  2. Sinema
Yol Kenarı: Yarım kalmış bir toplum karabasanı

Yoğun sigara dumanının daha da donuklaştırdığı umutsuz yüzlerin kasabasında bir “kurtarıcı” aranıyordu. İzbe mekanlarda ansızın yanıp sönen ışıkların gölgesindeki bir avuç insan, asla cevap bulamadıkları soruları tekrarlayıp duruyordu çaresizce. Bitmeyen bir uğultu eşliğinde ruhlarını kemiren o şüpheye rağmen hiçbir şey yapmadan öylece bekliyorlardı büyük felaketin gelişini. Tıpkı açıkta demir atmış gizemli geminin nedeni belirsiz bekleyişi gibi...



37. İstanbul Film Festivali'nde kazandığı “En İyi Yönetmen” ödülünün hakkını veren Tayfun Pirselimoğlu görsellikte yakaladığı başarıyı vasat diyaloglarla dolu bir senaryo ve seyirciden kopuk bir üslup nedeniyle kısmen yitirse de kariyerinin en dikkat çekici işine imza atıyor. “Kötülüğün kuşattığı kıyamet kasabası” metaforu yoluyla ülkeyi saran korku ve kaos ortamını, toplumsal paranoyayı, kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, “adalet” eliyle üstü örtülen suçları Türk sinemasının aşina olmadığı bir anlatım diliyle kadrajına alıyor. Kaurismaki filmlerinden fırlamış gibi duran sigara tüttüren donuk yüzler görüyoruz. Roy Andersson sinemasından aşina olduğumuz sabit kamera, rahatsız edici soğuk atmosfer, gerçeküstü ve absürt öğeler ve kara mizahla -Kaurismaki ya da Andersson tarzı ince mizahtan yoksun olsa da- karşılaşıyoruz. Bela Tarr ve Andrei Tarkovsky sinematografisinden çağrışımlar gözlemliyoruz.
Tüm bu referanslara kendi sinema anlayışını katıp tek potada eritmeye çabalayan Pirselimoğlu dini, mitolojik, politik imgeleri de işin içine katıp seyircinin kucağına bağlantısız kısa sekanslarla dolu karmakarışık bir puzzle bırakıyor. Seyirci, yönetmenin derdini temelde anlasa da, kullandığı dili, sunduğu doneleri ve kimi karakterleri bütünüyle anlamlandırmakta bocalıyor. Tıpkı kasaba halkı gibi -belki de bilinçli olarak- sorularına tatmin edici cevaplar alamıyor. Açıkta demirli geminin neyi beklediğini bilmeyen kasabalılar gemiden yükselen neşeli ezginin de anlamını kavrayamıyor. Gördüklerini anlatsın diye gemiye gönderilen hamamcı, efsunlanmış bir halde suskunluğa gömülüyor. Bunun nedenini de bilmiyoruz. Belki de kimse anlamaya çalışmadı diye bir gün ansızın çekip gidiyor o gemi.
Yol Kenarı gerek dile getirdiği toplumsal sorunlar gerekse kasaba atmosferi ile büyük Macar sinemacı Bela Tarr’ın “Karanlık Armoniler” filmini akıllara getirirken, sanki sirk konteynerindeki balina sahnesine de küçük bir selam gönderiyor. Karanlık Armoniler’de kasaba halkının beklediği liderin konuşma yapmayışıyla patlak veren kitlesel şiddet olayları vardı. Yol Kenarı’nda ise beklenen devlet büyüğünün, hatta o büyüğü karşılayacak bando üyelerinin bile bir türlü gelemediği kasabada her şeyden vazgeçmiş halk bireysel boyutta şiddete başvuruyor. Kendi kendine yangın çıkaran, katil ve çocuk istismarcısı bir itfaiyeci, sakince karısını öldürüp gömen bir belediye başkanı, aynı serinkanlılıkla kocasını zehirleyen bir kadın… Bu hareketsiz gibi görünen kasabanın altında kaynayan magmanın yüzeye fışkırması için insanlar küçücük bir tahrike bile ihtiyaç duymuyor. Ansızın korkunç suçlar işliyor. Seyirciye hiçbir cinayetin nedeni sunulmuyor. Ama çok net bir tespit var ki o da kapalı kapılar ardında akan bu cerahatin, cinnetin eşiğindeki bütün toplumu sarmakta olduğu gerçeği.
Film; mekanı, zamanı, karakterler isimleri belirsiz siyah-beyaz bir distopik dünya kursa da kasabalıların giyim tarzı ve kullandıkları eşyalar, (hata mı bilinçli mi bilinmez, otelde asılı bilgisayar çıktısı duyuru notları hariç) “devlet, millet” yazılı reklam panoları (ki önünden bir katil geçiyor), yakılan kitaplar 80’leri işaret ediyor. Resmedilen kasabaya çöken karabasan ise bugünün dünyasından farksız. Karakterlerden biri “Hayat onu sürdürmek için gereken zahmete değer mi? Ne yöne gidersen git yanlış. Tıpkı memleket gibi…” diyor umarsızca. Bir başkası “İnsanın kendini bu dünyada mutlu hissedeceği bir yer yok mu? Her şey bitince mi mutlu olacağız?” diye soruyor. Kasabanın her şeyi bildiğini iddia ettiği o “kurtarıcı” yabancı yanıt veriyor; “Delisin sen…” Kimi gördüğü kabusu anlatıyor. “Çok kötü şeyler olacak” diyor. Bu belirsizlik hali tüm kasabayı paranoyaya sürüklüyor. Ve yerel gazeteye atılan o manşet; “Geldiler, onlar aramızdalar…” Yöneticilerse kıyamet alametlerini örtbas etme çabasında. Tıpkı dün olduğu gibi, tıpkı bugünkü gibi…
Öne sürdüğü fikri geliştiremeyip yolunu kaybeden Yol Kenarı, teknik başarısına rağmen yarım kalmış film izlenimi uyandırıyor. Ketum olduğu kadar yer yer kontrolü yitirilmiş absürt bir anlatım yolu seçen Pirselimoğlu, zihnini yorduğu seyircisine “Öylece oturup mucizenin gerçekleşmesini beklemeyin. O hemşire gibi ayakta da uyumayın. İyiliği canlandırmak için kötülükle mücadele edin. Çünkü beklediğiniz kurtarıcı gelmeyecek. Kıyamet çoktan koptu ama siz farkında değilsiniz“ demek istiyor. “İyi”liği diriltiyor ama “kötü”lüğü de… Çünkü diyalektik yaşam döngüsü bunu gerektiriyor; “Her şey aynı zamanda zıttını içinde barındırır” Peki ortak değerlerin inşası için çıkış yolu geminin yolu muydu? İçeriden gelen anlamsız ses ile neşeli ezgi bize ne anlatmak istiyordu? Kim bilir...
6 / 6
Yönetmen ve Senarist: Tayfun Pirselimoğlu
Oyuncular: Tansu Biçer, Nalan Kuruçim, Taner Birsel, Ercan Kesal
Görüntü Yönetmeni: Andreas Sinanos
IMDB Puanı: 6.2
{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS