magazin haberleri

'Çok güzel ve akıllı bir yazarla beraberim'

İlk kez 1995’te ‘Gece Kuşu’ programıyla ekrana çıktı. Sivri tarzıyla dikkatleri üzerine çekti, çok geçmeden ekranın önemli figürlerinden biri oldu. Yıllar içinde, şov dünyasının -kendi deyişiyle- ‘kral’ına dönüştü. Şimdi elinizi sallasanız bir krala çarpacağınız görüşünde. Bu duruma içerlemediğini anlatıyor açıkyüreklilikle. Hürriyet'ten Hakan Gence, iki yıl aradan sonra ekrana dönen Okan Bayülgen'le şov dünyasının yaşadığı değişimi, hayatının dönüm noktalarını, aşka, siyasete bakışını konuştu.



24 senedir ekrandasınız. Ekranın en önemli figürlerinden biri oldunuz. Magazinin gündeminden hiç düşmediniz. Siz bir proje miydiniz?

- Bir proje olsaydım böyle davranamazdım.

Nasıl davranamazdınız?

- Kimsenin suratına telefon kapatamazdım, magazin basınıyla kavga edemezdim ya da başıma hem belaların hem de iyi şeylerin geldiği bir hayat süremezdim.

50’li yaşların ortasına geldiniz. Nasıl bir hayat sürdünüz?

- “Tamam üstü kalsın” diyebileceğim bir hayat. İyiydi. Ben zaten optimistik bir herif değilim. Sabahları küfrederek uyanırım. Sağlık, mutluluk kaynaklarını araştırmak, Doğu felsefeleriyle uğraşmak, meditasyon yapmak, hayatı sorgulamak, yeni gelen jenerasyonlar gibi, ‘Çalıştığım işte mutlu muyum’, ‘Bulunduğum yer bana uyuyor mu’ gibi abesle iştigal sorular içinde değilim. Rahatım.

Bu rahatlık içinde hayat amacınız neydi?

- Hayatın bir amacı yok. Olamaz!

Neden olmasın?

- İşe yarayacağım yerlerde bundan kaçmayıp elimi taşın altına koymak, insanları mutlu edecek şeyler yapmak, benim hayat amacım değil, ödevim. Kendi kendime, “Senin bu dünyada varlığının bir nedeni var” gibi şeyler söyleyip gelin güvey olmuyorum. Ben annemle babamın aldırılmış bazı çocukları içinden hasbelkader aldırılmamış olanıyım.

Anlattıklarımın büyük önemi yoktu

Şöhret olma isteğiniz hiç yok muydu?

- Ben fotoğrafçılık yapmak istiyordum. Sahne sanatlarına olan merakım Fransa’da ekonomi okurken beni memlekete yönlendirdi çünkü orada yapmam daha zordu. Konservatuvar okudum, Devlet Tiyatrosu’nda çalıştım. Özel televizyon ve radyoların açılmasıyla medyaya girdim. Şöhret başka bir şey. Mesleğin bir sonucu. Zaten şöhret algısı artık çok değişti.
Nereden nereye geldi?

- Bugün şöhretten geçilmiyor. Herkesin sosyal medya yayınları, YouTube kanalları var.

Bunun size yansıması ne oldu?

- Yıllar önce bir jeneriğimde bunu anlatmıştım. Biraz delidolu bir adam... Bir şehrin mühim medya binasında konuşmaya başlar. Onu kral ilan ederler. Aslında o; hiçliğin, zavallılığın, yetersizliğin, yok oluşun kralıdır. Krallığın tadını çıkarırken bir gün bir bakar ki herkes kral olmuştur. Bunun üzerine kral ölür.

Bu sizin hikâyeniz mi?

- Tabii. Ben o kadar da dikkate alınmaması gereken ama mikrofona konuşabilen, biraz empati yapabilen, hazırladığı şovu kendi eğitim gördüğü plastik sanatlardan edebiyata kadar birçok alanla besleyebilecek bir adamdım. Bunu da yaptım. Ama anlattıklarımın çok büyük önemi yoktu.

Herkesin kral olması sizi üzüyor mu?

- Hiç içerlemiyorum. Aksine bunu hep savundum.

Bu yeni krallığı biraz açar mısınız?

- Kafamızı akıllı telefonlardan düşmemek için kaldırıyor, sonra tekrar hem alıcı hem verici görevi gören telefona dönüyoruz. Medya merkezleri bu yüzden çöküyor. Bu büyük çöküş içinde birçok kral ortaya çıkıyor. Çocuklar kral olarak doğuyor. Doğum fotoğraflarından hemen adlarına açılan sosyal medya hesaplarına kadar... Ben medya gurusu olarak belki hâlâ sözümü geçirebilirim ama o kadar!

‘Muhabbet Kralı’ ve ‘Uykusuzlar Kulübü’ isimli iki programla ekrana döndünüz... Şov kültüründe 24 senede neler değişti?

- İnsanlar eskiden yaptığım programlara rastlayınca çok şaşırıyor.

Ne kumar oynuyorum ne borcum var

Nedir şaşkınlıklarının sebebi?

- Stüdyoda sigara içilmesi, dekolte, siyasi konuşma özgürlüğü gibi şeylere şaşırıyorlar. Ama ben bununla ilgili başka bir şey söylemek isterim: Televizyonun artık tecrübeli, yaşlı adamları arasındayım. 12 Eylül öncesi çocuğuyum ve kısıtlanmalara alışığım. Biz her koşula dayanabilen bir milletiz. Koşullar değişkenlik gösteriyor ama benim iyimser bakışım devam ediyor. Mesela geçen hafta olduğu gibi politika ağırlıklı bir programın ardından şen şakrak bir program çekebiliyorum.

Programda çok konuştuğunuza dair eleştiriler var...

- Patronlardan genel yayın yönetmenlerine kadar bana hep, “Oğlum parayı konuklara değil, sana veriyoruz, en çok sen konuşacaksın” dediler. Bir de reytingi kendime alıyorum. Birkaç özel örnek dışında programın reytingi bana gelir.

Perihancığım her zaman gıcık bir kızdı

Birçok kez magazincilerle tartışmalarınıza şahit olduk. Neydi alıp veremediğiniz?

- Magazinin bu memlekete çok zarar vereceğini düşündüm, verdi de. Bırak gösteri dünyasındaki bu kadar insana çektirdiklerini, memleketin kültürüne zarar verildi. Ülkenin geleneğinden, göreneğinden bu kadar kopulmasında, bu kadar şöhret, alışveriş manyağı, para budalası bir gençliğin oluşmasında magazin haberlerinin büyük etkisi var.

Sizin programlarınızda da magazin var...

- Evet ama benim neyi, neyle beraber verdiğime bakmalıyız.

Neydi farkınız?

- Mesela ben televizyonculukta İtalyan’ları bir numaraya koyarım. En ağır siyaset konuşulan programlarda bile göğüskafesi geniş, orta yaşlı güzel bir kadın başköşeye oturtulur.
Neden?

- Çünkü İtalyanlar, “Bir stüdyoda kadın yoksa o program izlenmez” derler. Ben de kadınlarla beraber eğlenmek ve magazin basınının hor gördüğü kadınları hafife almama konusunda bir numarayımdır. Kendi süzgecim hep olmuştur.

Perihan Mağden bir röportajımızda, “Entel ve gıcık pozlarında. Bir entelin halk tipi bir kızı itip kakmasını izlemek istemiyorum. Çok acıklı. Bunu görmek istesem Taksim’e giderim” demişti.

- Kimi itip kalkmışım acaba? Perihancığım o kadar tatlıdır ki hakkımda bir tane güzel şey söylemez. Neredeyse öğrencilikten beri tanışıyoruz. Perihancığım her zaman çok gıcık bir kızdı. Tanıdığım gün herhalde gıcık oluyordum, sanıyorum o da bana gıcık oluyordu. Artık o kadar eskiyiz ki, aramızdaki tek fark, o benim hakkımda bir şeyler söylüyor, ben onu takdir etmekten başka bir şey yapamıyorum.

Yazıp yönettiğiniz ‘Harem Kabare’ isimli oyunda dört kere evlenip boşanmış bir adamı görüyoruz. Evliliklerinizden yola çıkarak mı yazdınız?

- Oyundaki adam o kadar zavallı ki benim hikâyem olmasının imkânı yok. Benim hep akıllı evliliklerim oldu. Dört eşim de bana büyük mutluluk verdi.

Kadınlara dair ne öğrendiniz?

- Hiçbir şey öğrenemeyeceğimizi. Hiçbir şey anlatamayacağımızı ve anlayamayacağımızı... Tabii ilişki başka bir şey ama Çetin Altan Usta’nın söylediği gibi; “Kadınsız toplum değil, kadınla çalışan, kadınla birlikte eğlenen bir toplum olalım. Mesleksiz bir toplum değil, kadın ve erkeğin mesleği olan bir toplum olalım.” Eğer eğitim gibi toplumu ayakta tutacak değerleri baypas ederek kısa yoldan şöhreti ve bol parayı hedef gösterirsek ayakta duran bir toplum olamayacağız.

Sincap gibi bir herifim, çalışma alanımdan çıkınca bir halta yaramıyorum

Sizin için genelde, “Okan delidir” derler. Çatlak bir adam mısınız?

- Tabii öyleyim.
Hep böyle miydiniz?

- Yok. Gösteri dünyasındaki adama mı evdeki adama mı bakıyoruz, önemli olan o. Televizyon programında iyiyimdir. İyi fotoğraf çekerim, seslendirmede önde gelen isimlerdenim. Bu alanlarda deliyim. Bazen duvara çarparım, yıkılırım, tekrar ayağa kalkarım.

Egolu musunuz?

- Egoyu nasıl anladığımıza bağlı. Kendi kontrol ettiğim alanlarda her şeyin yolunda gitmesi için egolu bir adam görebilirsin. Ama çalışma alanımdan çıktığımda sincap gibi bir herifim. Öyle duruyorum, bir halta da yaramıyorum.

Çocuğumun geleceğini riske ettim

Ekrana iki sene ara vermiştiniz. Dibe vurduğunuz söylendi...

- Öyle bir şey olmadı. Kızımı Fransız eğitimi gördüğü bir mektepte okutuyorum. Kendimle çeliştiğimi düşünme, belki üniversiteye orada gitmek ister diye düşünerek bunu yaptım. Burada kazandığım parayı da vergisini ödeyerek Paris’te bir bankaya yatırmıştım. Ama o olay yaşanınca (Altın Kelebek Ödül Töreni) bütün paramı Türkiye’ye getirdim. Benim için sinir bozucu süreçti.

Neden?

- Ben bir yanlış anlaşılmanın mağduruydum ve o kişilerle ölçülemeyecek kadar küçük paramı yurtdışından buraya getirdim. Yapabileceğim tek şey vardı, o da her gün işe gitmek. Evde oturup paramın faiziyle yaşayamazdım çünkü hiç mal mülk düşünen biri olmadım. Dolayısıyla çalışacak bir yer yapmak zorundaydım.

Ve gece hayatına girdiniz?

- Bütün paramı harcadım. Hayatımı ve çocuğumun geleceğini riske ettim. Bu da benim itibarıma olan düşkünlüğümden... İnsanların mutlu olacakları, içinde kültür-sanat olaylarının olabileceği mekânlar açtım. Bodrum’da, Kumbahçe’de yakında ikinci mekânı açıyorum. Mecidiyeköy’de bir kabarem, bir kulübüm ve bir sergi salonum var.

Çok hızlı konuşuyorsunuz. Bu da sanki size bazen gaf olarak dönüyor...

- Gaf yaptığım çok oldu. Özür de diledim. Altın Kelebek’teki olayda insanlara dalga geçiyorum gibi gelen şeyi aslında programlarımda hep yapmışımdır. Yeni çıkan bir dizi, film ya da bana ilgi gösterilmedi diyen bir kişinin ismini sürekli tekrar etmişimdir. Bununla da insanları gülümsetmişimdir. Ama “Söylemeyebilir miydin?” dersen, evet, söylemeyebilirdim. Ne olurdu? Bu kadar mekân sahibi olamazdım.
Milletin hamuruna güveniyorum

Siyasi görüşünüz hiç tam olarak bilinemedi...

- Zaten ben de tam olarak bu olmak istedim.

Zamana ve duruma göre mi davranıyorsunuz?

- Aslında zamanına göre davranmamış bir sanatçı yok. Picasso komünist değildir ama ‘Guernica’ tablosu komünisttir. Sanatçı militan olamaz. Şaşırtıcı olmalıdır. İnsanların beynini tahrik edip kaşımalıdır. “Bu çocuk bizden” dediğin zaman ıslak balık gibi elinden kaçar gider.

Günümüzü nasıl yorumluyorsunuz?

- Ben her zaman yaşadığımız yüzyılı bir öncekiyle karşılaştırırım. 2020’lere geldiğimiz şu günlerde 1920’de ne oluyordu? Aynı şeyler... Dijital devrimle 1920’lere gelirken yaşanan Sanayi Devrimi... Yeni zenginlerin doğması, insanların uzun yaşam manyaklıkları, fotoğrafın bütün dünyaya yayılması ve rötuşun icadı, kadınların güzellik düşkünlüğü, çalışmayan ama üretim araçları sahibi bir sınıfın uzun yaşam, güzellik ve zenginlik peşinde koşması... Sonra dünyanın çok önemli bir bölümünün çok çalışan ama çok hızla fakirleşen insanlarla dolu olması. Sanatta tekelleşme ve sanatın sadece zengin ve elit insanların eline geçmesi. Dünyada çok ağır bir siyasi ve ekonomik depresyonun ortaya çıkması. Zaten tam o tarihte dadaistler, varlıklı insanların sevdikleri sanatla dalga geçerek kendi alanlarını yaratıyor. ‘Dada salon’ başlıyor. Ben de bunun dünyadaki tek temsilcisiyim. Bak Google’la... ‘Dada Salon’ ismini benden başka sadece Honolulu’da bir kuaför kullanıyor.

Yıllardır toplumu gözlemliyorsunuz. Peki nasıl yorumluyorsunuz?

- Milletin mizacına ve hamuruna o kadar güveniyorum ki... ‘Ben filanca liderin peşinden gidiyorum, sen falanca liderin peşinden...’ gibi siyasi tartışmalar konusunda; bizim millet bir bardak çay söyler, bir türkü dinler ve barışır. Mizacımız bu açıdan güzel ve bereketli bir mizaçtır.

Kızınız İstanbul, 10 yaşına geliyor. Onun geleceğiyle ilgili planlarınız ne?

- Bu memleketin insanı ve burada yetişecek. Canı ne isterse de onu yapacak. Biz çocuğu Amerika ya da Fransa’da da yapabilirdik. Ama burada yaptık. Bana “Şurada okuyacağım” derse de onun kişiliğine duyduğum saygıdan dolayı kabul ederim.

Umutlu musunuz?

- Ben memleketin siyasetinden, ekonomisinden ve eğitiminden çok ümitliyim. Yeter ki her birimiz bunun için bir katkıda bulunalım. Asıl sevmediğim, “Yurtdışına kaçalım” diye düşünenler. Yurtdışına taşınanların da mutsuz olduğunu görüyorum. Biz bu topraklar üzerinde mutlu oluruz.
Bir dönem Türkiye’nin en güzel kadınlarıyla birlikte oldunuz. Sizde ne buldular?

- Hâlâ öyle. Sadece şimdi yaş grubu değişti. Çok güzel ve akıllı bir yazarla beraberim (Selin Atasoy). Bu dediğinde beklentiyi artıran ve hayranlığı getiren her şeyin etkisi var. Ama ben şöhretli bir insana duyulan hayranlığı çok önemsemiyorum. Zaten genç bir kız, genç bir oğlanı severse ona dünyadaki herkesten daha fazla hayrandır. Aşkın da hayranlıktan başka bir hammaddesi yoktur.

O zaman siz aşkı çözdünüz?

- Aşk benim için adrenalin seven ve yaptığı her iş adrenalinle ilgili olan bir adamın, hayatı boyunca aynı adrenalini insanlarda arayışı. Heyecanlanmak, özlemek, o kadar özlemek ki nefes alamayacak hale gelmek.

Bu adrenalini hep aşkta mı aradınız?

- Hayır, hatta ben heyecanı sadece aşkta arayan insanları biraz küçümserim. Mesela gece hayatında gördüğümüz ‘aşk erkekleri’...

Ne demek ‘aşk erkeği’?

- Çapkın, skor peşinde koşan ve beğenilme meraklısı erkekler.

Siz o kategoride değil misiniz?

- Ben hiçbir zaman öyle bir adam olmadım. Bu mahallenin çapkın adamı falan değilim. Aksine istikrarlı adamlarından biriyim. Bir gecelik çapkınlıklarım falan da -kazara olanlar dışında- çok azdır.

Okan Bayülgen olmaktan yatakta pişmanlık duydum

Okan Bayülgen olmaktan hiç pişman oldunuz mu?
- Yatakta mı?

E hadi öyle olsun...

- Yatakta pişman olduğum oldu.

Neden?

- E büyük bir performans bekleniyor. Beraber olduğum kişinin kafasını magazinciler nasıl doldurduysa, sizden öyle bir şey bekliyor ki! O beklentiyi karşılayabilmek için hakikaten çok uğraştım.

Konuyu siz açtınız sorayım; 2017’de bir röportajınızda, “Artık çok sevişiyorum”, 2018’de “Seksi bıraktım” demişsiniz. Yıl 2019?

- Sekse devam ediyorum. O ‘Seksi bıraktım’ açıklaması bir şakaydı ama sanırım başlık için uygundu.

Tedavi olacak kadar sekse düşkünüm

Bir daha hiç aşk yaşamayacaksınız ya da bir daha hiç sevişmeyeceksiniz. Hangisini seçersiniz?

- Her ne kadar seks düşkünü olarak tanınsam da bir daha aşk yaşamamayı göze alamazdım.

Seks düşkünü değil misiniz?

- Tedavi olacak kadar sekse düşkünüm.

Hiç tedavi olmayı düşünmediniz mi?

- Hayır, zaten tedavi olmaya inanmıyorum. Bunlar eşlerini aldatan bazı adamlarla ilgili çıkarılmış hurafeler. Kimse seks düşkünlüğü yüzünden tedavi görmez.
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS