yazarlar

yazarlar

Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi

  1. Yazarlar
  2. Güncel
  3. Afife Selen Selçuk

Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi

Çok fırtınalı bir aşk hikayesi. İçinde bolca kobalt mavi ve yeşil, biraz da sarı barındırıyor. Dünyanın en ünlü moda markalarından birinin yaratıcıları Yves Saint Laurent ve Pierre Bergé’nin gizli ilham kaynağı, onlardan önceki jenerasyonun asi ruhu Jacques Majorelle’in hayalleriyle kesişirken günümüzün güzellik anlayışı son şekline kavuşuyor.



Kalın kemik çerçeveli gözlük takan yakışıklı adam o. Moda dünyasında ismi, her defasında salavat getirir gibi “XX. yüzyılın en parlak tasarımcısı” tanımı mutlaka zikredilerek anılıyor. Beyaz olmayan süper modellerin çağının, insanlara yüksekten bakmayan yüksek modanın, klişeleri yıkmanın, lüks kavramını altüst etmenin, normal kabul edilen ne varsa onun karşısında durmanın haute couture babası.

Öyle ki, 1950’lerden 90’lara kadar o ne tasarlasa, insanların beğenisine sunsa “zamanın ruhu” o olmuş. Onun fikirlerini şimdilerde “vintage” deyip anonimleştirerek döndüre döndüre yeniden kullanıyoruz. Yerlere göklere sığdıramadığımız sokak modası, boho-chic’ler falan hep onun aydınlattığı yolun meyveleri. Fakat, farklı, yaratıcı ve öncü olmak tarihin hangi safhasında cezasız kalmış? En az isminin baş harfleri kadar ünlü manik depresif ruh hali, sakinleşmek için içtiği ilaçlar, alkol, uyuşturucu; sonuç beyin kanseri. Cezayir, Fransa ve Fas üçgeninden tüm dünyaya yayılan dev bir fenomen Yves Saint Laurent.

1936’da o zamanlar hala Fransız toprağı sayılan Cezayir’de doğuyor. Anlayışlı, neşeli ve aydın bir ailenin çocuğu. Ama eşcinsel olduğu için okulda arkadaşlarından sürekli dayak yiyor. Dolayısıyla içine kapanık bir çocuk olan Yves’in, evde kağıt bebekler için çizip kestiği kıyafetler 13 yaşına bastığında annesi ve iki ablası için tasarladığı gerçek elbiselere dönüşüyor. 17 yaşına geldiğinde ise annesi ne yapıp edip Vogue dergisi editöründen bir randevu koparıp oğlunu Paris’e götürüyor. Editörün tavsiyesi üzerine bir sonraki yıl Fransa’nın önemli bir moda tasarımı yarışmasına katılıp birinci oluyor. Aynı yarışmada ikinci olan oğlanın ismi ise Karl Lagerfeld.

Vogue editörü, bu yarışmanın sonucunu da referans olarak kullanıp genci dönemin en büyük moda evinin sahibi Christian Dior’a tavsiye ediyor. Dior, hayatı boyunca hiç asistan almamış bir egosantrik. Önce reddediyor, sonra oğlanın çizimlerini görünce durumu anlıyor. Bu büyük yeteneği karşısına almaktansa, en yakınında tutmayı düşünebilecek kadar zeki bir iş adamı.
18 yaşında Bay Dior’un hayattaki ilk ve tek kişisel asistanı olan Yves, kendisine çok şey öğrettiğini her fırsatta dile getirdiği patronunu sadece 3 yıl sonra 1957’de kalp krizinden kaybediyor. Dior’un Yves’in annesine söylediği “Benden sonra yerime oğlun geçecek” sözü beklenmedik bir anda gerçek oluyor ve tasarımcı 21 yaşında kendisini dünyanın en büyük haute couture moda evinin başında buluyor. Okuldaki dayak dışında buraya kadar ne kadar parlak bir başarı hikayesi değil mi?

Deccal sorunsalı

1958 ilkbaharında Dior, yaşından ve tecrübesinden büyük bir sorumlulukla baş başa kalan Yves ile adeta uçuyor. Başarı o kadar büyük ki, Fransız gazeteleri “Fransa’yı Yves Saint Laurent kurtardı” diye yazıyor. Ancak 1959’da tasarımcı “beatnik” diye bir stille ortaya çıkıyor. Savaş sonrası Avrupa’sının haute couture anlayışına tamamen ters bir stil bu. Cafe racer motorcu aksesuarları, deri ceketler, mink mantolara örgü yakalar... Lüks kavramının kapsadıklarıyla kapsamadıkları bir arada, tam bir curcuna.

Onun deli olduğunu ve böyle devam ederse markayı batıracağını düşünen, belki de başından beri kendisine gıcık olan Dior markasının sahibi ve dönemin basın tekeli Marcel Boussac, genç adamı başından def etmenin kesin çözümünü buluyor ve nüfuzlu bir iki dostun ayarladığı tezgahla Yves, 1960 yılında Cezayir iç savaşını bastırmak üzere askere alınıyor.

Okuldaki dayağı hatırladınız mı? Askerlik-okul. Benzerlik dikkatinizi çekti mi? İran Şahı Pehlevi’nin ikinci karısı Farah Diba’nın gelinliğini henüz tasarlamış, Paris sosyetesinin göz bebeği, herkesin dikkatini çeken, ünlü, genç ve çok yakışıklı bir adam ve açıkça eşcinsel olan Yves Saint Laurent askere alındıktan sadece 20 gün sonra büyük bir sinir krizi geçirerek hastaneye yatırılıyor. Hastane dediğimiz, akıl hastanesi. 3 ay kaldığı hastanede krizlerini dindirmek için verilen yatıştırıcılar, daha kötüsü “eşcinsellik hastalığını iyileştirmek” amacıyla yapılan elektroşok “tedavisi”. Saint Laurent’in sonraki yıllarda sürekli depresif, yarattığı hiçbir koleksiyondan memnun olamama hali ile sakinleştirici, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı işte bu zamanın eseri.

Meleğin inişi

Hayat, beyaz kuğularla siyah kuğuların savaşından ibaret. Çoğu hikayede siyah kuğu kazanır. Neyse ki burada kazanan beyaz kuğu. Şöyle ki; bu askerlik meselesinden 2 yıl önce 1958’de Yves Paris’te bir partide çok da zengin olmayan bir iş adamı ve mütevazı bir sanat koleksiyoneri olan, kendisinden 6 yaş büyük Pierre Bergé ile tanışıyor. Yves’in hayranı olan Bergé için bu tanışma çok dramatik bir an. Herkesin bir parça koparmak istediği yeni istek nesnesi o. Yanına yaklaşmak pek kolay değil. Hayatının her aşamasını takip ettiği Yves’in askere alınışı, onu harekete geçiriyor. Hastanede kaldığı süre içinde ise onu oradan kurtarmak için çabalıyor. Sonraki yıllarda tüm dünyanın şahit olacağı; insanları, özel kurumları, hatta devleti ikna etme yeteneği ilk kez büyük aşkını askeri hastaneden çıkarıp himayesi altına almasıyla gözler önüne seriliyor.

Bergé bununla yetinmeyip Yves askerdeyken sözleşmesi olduğu halde onu işten çıkaran Dior’a dava açıyor ve kazanıyor. Aldıkları tazminatı ise birlikte kurdukları Yves Saint Laurent markası için sermaye olarak kullanıyorlar. Yves’in Dior için tasarladığı ancak Dior yönetiminin nefret ettiği beatnik stili 1960’lı yıllara damgasını vuruyor. 1966’da günümüzün “ulaşılabilir tasarım” kavramının öncüsü olarak ilk hazır giyim mağazasını açıyor. YSL Rive Gauche’un ilk müşterisi ise tasarımının en büyük destekçilerinden biri olan Catherine Deneuve. 1970’lerin başında Avrupa’da YSL markasının icadı; kadınlar için dikilen smokinleri giymiş olan kadınları saygın lokantalar içeri almıyor. Ama kim takar? 1971’de dönemin süper modeli ve stil ikonu Bianca Pérez-Mora Macias, Rolling Stones efsanesi Mick Jagger ile evlenirken gelinlik olarak çıplak vücudu üzerine giydiği YSL beyaz smokin ceketiyle dünyayı sallayıp yuvarlayıp ilk büyük boho-chic gelin oluyor. Yves bu karmaşanın üstüne kadınlara bir de transparan bluzler giydirince kıyamet kopuyor.

Yağmurlu bir gün

10 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
“Marakeş’e ilk geldiğimizde bütün hafta yağmur yağmıştı. La Mamounia’da kalıyorduk ve otelin diğer müşterileri gibi artık yağmur yüzünden neredeyse konsiyerji suçlayacak noktadaydık. Ama birden güneş açtı ve ikimiz de o anda her yeri aydınlatan güneş, kuş cıvıltıları ve tepesi karlı Atlas dağlarının tezadına şahit olup buraya aşık olduk” diye anlatıyor Pierre Bergé. Yıl 1966. O tatilin sonunda Marakeş’teki ilk evlerini satın alıyorlar, yıllarca her fırsatta buraya kaçıp, dünya jet sosyetesini burada ağırlıyorlar.

11 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Yves Saint Laurent, her ne kadar ana vatanıyla ilgili çok neşeli anılara sahip olmasa da bir Cezayirli. Yani en azından orada doğmuş ve büyümüş biri. Bir tasarımcı olarak Kuzey Afrika’nın henüz keşfedilmemiş etnik/folklorik zenginliğinden, mistik atmosferinden uzak kalması beklenemez. Cezayir’e dönmüyor ama 1966 itibariyle ev dediği yer Fas’ın Marakeş şehri. Burada ilk keşiflerinden biri de o sıralarda gözden düşmüş, bakımsız ve pek kimsenin rağbet göstermediği Majorelle Bahçesi.

Jacques Majorelle ile kesişme

12 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Yves Saint Laurent ve Pierre Bergé’nin ilk görüşte bağlandıkları Majorelle Bahçesi, onlar Marakeş’i keşfetmeden birkaç yıl önce ölmüş olan Fransız ressam Jacques Majorelle’in eseri. Bahçenin içeriği ve konumunun dışında yaratıcısının hikayesi de çifti etkilemiş olmalı. Zira Jacques Majorelle, kendilerinden önceki jenerasyonun farklı, karşıt, alternatif figürü olarak çok etkileyici biri. Bahçesinin her bir bitkisini bir orkestra üyesi, kendisini de orkestra şefi olarak görüyor:
“Bahçemin bakımı tamamen kendimi adadığım çok ciddi bir görev benim için. Yaşamımı bu bahçedeki ağaçların dalları altında yorgun düşüp, içimdeki tüm sevgimi buraya bıraktıktan sonra tamamlayacağım.”

13 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Jacques Majorelle 1886 yılında Fransa’da dönemin en önemli mobilya tasarımcısı ve Art Nouveau akımının okulu kabul edilen Ecole de Nancy’nin kurucusu Louis Majorelle’in oğlu olarak dünyaya geldi. İlk önce babasının zoruyla mimarlık okusa da, daha sonra esas hayali resim sanatına yöneldi. Ailesinin ve ait olduğu sanat çevresinin yeşerttiği Art Nouveau akımının parlak ışığı altında bitki bilimi konusunda doğal bir bilgi birikimiyle başladığı resim kariyeri, 1910 yılında Mısır’a yaptığı geziyle bambaşka bir şekle dönüştü. İslam kültürü, dokusu ve Kuzey Afrika’nın keskin ışığına hayran kalan Majorelle, 4 yıl Mısır’da yaşadı. 1917’de ise Fas’ı keşfetti. Önceleri dönemin Avrupalıları arasında popülerleşen Kazablanka’ya gitti ancak sonra Marakeş’in renkleri ve ışığına bağlanıp 1919’da buraya yerleşti. 1923’te ise bir palmiye korusu kıyısında yer alan 4 dönümlük sulak bir arazi satın aldı.

14 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Burada küçük Mağribi tarzda bir ev yaptırdıktan, sonra çevre arazileri de satın alarak toplam 10 dönümlük bir alanda yavaş yavaş hayallerindeki bahçeyi kurma çalışmalarına başladı. 1931’de mimar Paul Sinoir’ya çizdirdiği Kübist tarzdaki ek binayı mevcut evinin yanına inşa ettirdi. Atölye olarak kullandığı iki katlı bu binaya 1933 yılında Emevi süslemeli bir pergola ve balkon ekletti.

15 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Marakeş’te ressamlığın yanında marangozluk, mimari süslemeler ve grafik tasarım gibi bir çok iş yapan, gezilerini anlattığı bir de kitap yayınlayan Jacques Majorelle’in en başarılı işi ise amatör bir botanist olarak tam 40 yıl boyunca topladığı bitkilerle geliştirdiği bahçesi, kendi deyimiyle “renk ve şekil katedrali” oldu.

16 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
1937’de bahçedeki yapıları renklendirmeye başladı. İlk olarak kendi atölyesinin cephesini, daha sonra kapılar, pergolalar, saksılar dahil boyanabilecek her elemanı parlak ve cesur ana renklere boyadı. Burada kullandığı kobalt mavi tonu günümüzde “Majorelle mavisi” olarak anılıyor. Ressam bu renkle ilgili olarak şunları söylemiş: “Güçlü, derin ve yoğun... Çevredeki ağaçların yapraklarının yeşilini güçlendirip onlara adeta şarkı söyletiyor.”

17 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Ancak bahçe büyüdükçe bakım masraflarını karşılamakta zorlanıp 1947’de bahçesini halka açtı, 1956’da ise bir bölümünü satmak zorunda kaldı. Bu sırada bir trafik kazasında ağır yaralanan, hastane masrafları yüzünden 1961’de bahçenin tümünü ve evini satan Majorelle, geçirdiği ikinci bir kazadan sonra 1962’de Paris’e gönderildi ve orada öldü. Hikayenin sonu böyle mi, diye hayal kırıklığı yaşayanları merakta bırakmayalım. Hayır, Jacques Majorelle, bahçesinin ağaçları altında değil, Paris’te babasının yanı başında gömülü ve bahçesiyle vedalaşma fırsatı bile bulamamış.

Kurtarma operasyonu

18 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Bir bahçeyi en fazla ne kadar sevebilirsiniz ve onun için en çok ne yapabilirsiniz? Bu küçük vaha normal bir bahçe değil. 50 yıl boyunca podyumdan evlere taşınan, yaşamımızın tam ortasına oturan, toplumsal davranış şekillerini etkileyen ve “stil sahibi” olarak nitelediğimiz bir çok detayın çıkış noktası. Bu detayların yaratıcısının rüya yakalayıcısına takılan renklerin sorumlusu.
Bahçeyi 1966 yılında keşfeden ve her fırsatta yeniden ziyaret eden Yves Saint Laurent ve Pierre Bergé, 1974’te arazinin hemen komşusu konumundaki bir eve yerleşiyorlar. 1980 yılına gelindiğinde bir inşaat firmasına satılan bahçenin içindeki binalarla birlikte yok edilip yerine otel yapılacağını öğreniyorlar.

19 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Pierre Bergé 2010 tarihli Une Passion Marocaine isimli kitabında şunları yazmış: “Bu proje gerçekleşmesin, bahçe olduğu gibi kalsın diye büyük çaba harcadık, çalmadığımız kapı kalmadı ve sonunda evi ve bahçeyi satın almaktan başka çaremiz kalmadı.” Çift 1980 yılında arazinin sahibi olduktan sonra bahçe rehabilite edilip zenginleştirilmiş, mevcut 135 farklı bitki türü 300’e çıkarılmış. Binalar aslına uygun olarak restore edilmiş ve yaratıcısı Jacques Majorelle zamanının ihtişamıyla yeniden halka açılmış. Dev bir Berberi sanatı koleksiyonuna sahip olan Saint Laurent ve Bergé, ressamın atölyesini bu koleksiyonun sergilendiği bir müzeye çevirmişler. Yves Saint Laurent, Majorelle bahçesinden aldığı ilhamı kimseden ve hiçbir yerden almadığını ve nerede olursa olsun buradaki renkler ve dokuların, düşlerinin temelini oluşturduğunu her fırsatta dile getirmiş.

Güller güllere, küller küllere

20 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
2008 yılında beyin kanserinden ölen XX. yüzyılın en büyük modacısının külleri, eskiden ressamın atölyesi olan ve şimdi Oasis (vaha) evi olarak anılan binanın önündeki gül bahçesine saçıldı. Hayatı boyunca önceleri sevgili, daha sonra sadık bir dost olarak arka planda işleri her zaman yoluna koyan; medyanın çok ciddi, çok korumacı, çok asık suratlı ve huysuz olarak niteleyip durduğu koruyucu melek Pierre Bergé ise hala çoğunlukla Fas’ta yaşıyor.

21 / 21
Marakeş’te mavi bir düş: Majorelle Bahçesi
Hayatı boyunca eşcinsel evliliğini yasal kılmak için savaş veren ve “Daha önce iki büyük aşk yaşadım. İlki sanatçı Bernard Buffet ile 10 yıl, diğeri Yves Saint Laurent ile 50 yıl sürdü. Eşcinsel evliliği o dönemde kanuni olarak mümkün değildi” diyen Bergé, Majorelle bahçesinin rehabilitasyonuyla ilgilenen Amerikalı peyzaj mimarı Madison Cox ile bu yıl Mart ayında Paris’te evlendi. Bergé 87 yaşında. Majorelle bahçesini ve müzesini ise her yıl 700.000 kişi ziyaret ediyor.
{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Description $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}

ilgili haberler

 
LG
MD
SM
XS