Yunan ada mimarisine bakış

  1. Yazarlar
  2. Güncel
  3. Afife Selen Selçuk
Yunan ada mimarisine bakış

Uçuruma oyulmuş daracık sokaklar, kayalık yamaca tutturulmuş bembeyaz, kübik, mavi söveli, kubbeli yapılar... Dimdik, korkutucu merdivenlerin her basamağında cesaret ödülü misali farklı bir manzara, saksılarda yetişen türlü çeşit ağaç... Çok şirin, ütopik, sanki dünya dışından gelen etnik mimari. Mimarlık mesleğinin yaratıcılarının adeta çağlar öncesinden verdiği modern mimarlık dersi. Meltemlere sırtını vermiş, gülümseyen bir açık hava müzesi. Yanı başımızdaki mavi-beyaz sihir...



Bu cümleyi bu köşede hep duyacaksınız: Dekorasyon, özellikle de mimarlık çok ciddi bir iş. İnsanın olduğu yerde estetik arayışı varsa, tarihin kendisi kadar eski bir kavramla karşı karşıyayız demektir. Neyin ne olduğunu anlamak için tarih kitaplarına, sözlüklere, geleneklere, inanç sistemlerine, dalıp dalıp çıkmak gerekiyor. Her yaz koşa koşa gittiğimiz, gidemiyorsak gitmeyi hayal ettiğimiz beyaz boyalı ev, uzo ve meze cennetinde manzaranın ötesine bakmak, komşuyu daha iyi tanımak isteyenler için geçmişe uzun bir yolculuk yaptık. Bu haftaki bölüm şöyle başlıyor: İlk önce Delos vardı.
Mavi ufuklar
Efsaneye göre Tanrıça Leto, ikizleri Apollon ve Artemis'e bu adada hayat verdi. MÖ 900'den MS 100 yılına kadar, yani dile kolay tam bin yıl boyunca antik çağın en önemli tapınma, ticaret ve yaşam merkezi ve metrekaresine oranla dünyanın en kalabalık yerlerinden biri oldu. Aslına bakarsanız minicik bir kayalık burası. Peki, nerede mi? Haritada, Didim'in hemen kuzeyinde bir nokta tutup, batıya doğru düz bir çizgi çekin, Marathi adasının hemen arkasında Patmos'u bulacaksınız. Düz çizgiyi takip edin, yolunuz önce Mikonos'a hemen ardından Delos'a varacak. Yaklaşık olarak Yunanistan'ın güney doğusu ile Türkiye güney batısı arasındaki orta noktada yer alıyor. Apollon ve Artemis ile birlikte Yunan medeniyetinin de doğum yeri olduğu kabul ediliyor.

Başı dumanlı savaşlar
Bize tabi okulda öğretirken, üstünden şöyle bir geçildiği için pek farkında değiliz. Yunan medeniyeti, tam olarak Avrupa medeniyeti demek. Kelimelerin arkasına bakmayı yazarınız kadar seviyorsanız biliyorsunuzdur. Avrupa aslında "güneşin battığı yer" demek. Peki düşünün bakalım, eğer güneşin battığı yerin adı Avrupa ise, o toprakları işaret edip "Avrupa!" diyen ilk kişi nerede duruyordur? Küçük Asya'mızın Ege Bölgesi'nin kıyı şeridinde yaşayıp, gün batımına bakan kişiler bu soruya tatlı tatlı gülümseyip "Benim durduğum yerde" diyecektir. Bu noktadan romantik ufuklara açılmak, engin maviye, beyaza kavuşmak mümkün. Ama gerçekçi olmak da lazım. Euro olmuş 6 TL.
Kiklad çemberine giriş
Medeniyetin beşiği Delos'un, iki ana kara arasındaki orta noktaya yerleştiğinden bahsetmiştik. Bu konum tesadüfi değil. Bir kült merkezi olarak bu kadar verimsiz bir toprak parçasının seçilmesinin simgesel anlamı dışında mantıklı bir açıklaması olamaz. Bu küçücük adanın çevresini saran takım adalar ise günümüzde Yunan adaları denince ilk akla gelen Mikonos ve Santorini'yi içine alan Kiklad Adaları olarak biliniyor. Kiklad kelimesinin kökeni, Yunanca daire anlamına gelen "kyklos"a dayanıyor. İngilizce "circle" kelimesiyle aynı anlamda. Merkezine kutsal ada Delos'u alan dairelerin içindeki toplam 200 adayı kapsayan Kiklad Adaları'nı, kayalıklar üzerine oturtulmuş bembeyaz kübik evleri, daracık sokakları ve kobalt mavi kubbeli kiliseleriyle yakından yanıyoruz. Tabii pek çoğu aslında küçük birer kayalık olan bu 200 adanın önemli bir kısmında yaşam olmadığı gibi düşünülenin aksine bu mavi-beyaz yapılar, Kiklad Adaları'nın hepsinde mevcut değil. Günümüzde turizm dendiğinde dünyada akla ilk gelen yerlerden olan Yunan Adaları'nı, bu kadar ünlü yapan şeyin ne olduğuna baktığımızda ise karşımıza beyaz evlerden önce yine Delos çıkıyor.
Helen sever romantikler
Ünlü romantik, Don Juan'ın yaratıcısı uslanmaz eksantrik şair Lord Byron'a atfedilen bir kavram var: Filhelenizm. Yunan hayranlığı demek. İskoç kökenli İngiliz şair, doğmadan 100 yıl kadar önce İngiliz soylu aileleri arasında yayılmaya başlayan; etnik kökenini öğrenme ve buna sahip çıkma isteğinin son halkası. 17. yüzyılın ikinci yarısında -yani 1600'ler- bu soylu ailelerin genç erkekleri olgunluğa erişince, yani 21 yaşını doldurunca, Avrupa Kıta'sına doğru bir kültür yolculuğuna yollanıyorlardı. Bunu, Anglo ve Sakson yani aslen Avrupa kökenli iki kabilenin torunları olan İngilizlerin köklerini arayışı olarak nitelemek mümkün. Büyük Tur (Grand Tour) olarak bilinen bu gezinin daha sonraki yıllarda ülkelerini yönetmeye aday olan İngiliz soylu erkeklerinin, okullarda öğrendiklerini pratikte görmesi, tecrübe etmesi amacını taşıdığı da söylenebilir.
Başı dumanlı savaşlar
Klasik antikite ve Rönesans'ın peşinden giden bu gençler, İtalya'dan başladıkları ve bazen aylar, bazen yıllar süren yolculuklarına, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Yunan topraklarında devam ediyor, ardından henüz beyaz boyalı, gösterişli mimarisinden eser olmayan ve sadece yerel halkın tanıdığı Mikonos üzerinden balıkçı tekneleriyle, Delos'a geçiyorlardı. Bölgede otel kültürü olmadığından, geceyi yerel halkın kendi evlerinde kiraladıkları odalarda geçirip, bu kültür gezisini burada sonlandırıyorlardı. Günümüzde aynı sistem airbnb'nin altyapısını oluşturuyor. Büyük Tur'a çıkan gençlere dönersek, amaç asla dini değildi, yani bu bir hac gezisi sayılmazdı. Aynı şekilde eğitim gezisi de değildi. Şimdinin popüler tabiriyle "kişisel gelişim" demek daha doğru olabilir. Gerçi Yunan eline ulaştıklarında, günlüklerine ilk yazdıkları cümleler Yunan halkının ne kadar cahil, topraklarının ne kadar geri kalmış olduğu yönünde olacaktı. Görmeyi umdukları yüksek medeniyetin ipuçları henüz arkeoloji diye bir kavram olmadığından bir avuç toprak altında keşfedilmeyi bekliyordu.
18. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise Büyük Tur, filhelenizm kavramıyla birlikte anılmaya başlandı. Kavramın dünyada popülarite ve günümüzdeki daha savaşçı anlamını kazanması ise yukarıdaki satırlarda adı geçen Lord Byron'un İngiltere'yi terk edip, kendisi gibi pek çok filhelenist Avrupalı gençle birlikte Osmanlı-Yunan savaşında Osmanlı'ya karşı savaşmak üzere Yunanistan'a gelmesi ve bu savaşta ölmesinin etkili olduğu biliniyor. Onlar Müslüman bir ülkeye karşı savaşmaktan ziyade, Helen medeniyetinin yabancı saydıkları unsurların elinden kurtulmasına çalışıyorlardı. Tarihin henüz arkeolojik buluntulara dayandırılmadığı, bilim ve teknolojinin yeni yeni filizlenmeye başladığı 19. yüzyıldan bahsediyoruz.
Bu romantik akımın odak noktasını oluşturan düşünce; matematik, fizik ve kimyanın, tıp biliminin Yunanistan'dan çıktığını düşünmeleri idi. Bu konulardaki Arap etkisini tamamen yok sayıp, her şeyi son anda Roma medeniyetinin parçası haline gelen Antik Mısır'a dayandırdıklarını söyleyebiliriz. Ne diyelim, romantizmin böyle enfiyeli, dumanlı, hülyalı etkileri olabiliyor. Kavram, modern anlamda etnik milliyetçiliğin ilk örneklerinden sayılıyor. Yine de filhelenizmin dünya kültürüne katkıları çok. Balkan ve Osmanlı kültür tarihi hakkında çok ilginç yayınlara imza atan Dr. Gülçin Tunalı Koç'un ifadesine göre, "Lord Byron’la (1788- 1824) simgelenen ve filhelenizm olarak adlandırılan Yunan severlik akımı Yunanistan’ın kuruluşunu, arkeolojinin ortaya çıkışını, Romantizm'i, demokrasi fikrinin gelişimini, modern müzecilik anlayışını ve mitolojinin tekrar ve tekrar üretilmesini beraberinde getirmiştir." Buna burada "kitlesel turizmin başlangıcı" maddesini de eklemek mümkün. İtalya ve Yunan toprakları kitleler halinde turistik gezi yapılan ilk ülkeler olurken, Yunan adalarına gezi geleneği ve buraların turistik değerinin anlaşılması da Delos ile başlıyor.
Ege adaları ve 'büyük devletler'
Tarafsız olarak bakıldığında, modern dünyanın pek çok güzelliğine sebep olan filhelenizm elbette Osmanlı tarafından bakıldığında olumlu anlamı olan bir kavram değil. İngiltere'den taşıp Avrupa'da yükselen ve felsefi bir kavramdan çıkıp politik bir amaç haline dönüştürülen filhelenizm; önce 1830'da Yunanistan'ın, Kiklad adalarının en önemlilerini yanına alarak tam bağımsız bir ülke olarak Osmanlı'dan kopmasına sebep oldu, ardından 1. Dünya Savaşında müttefiklerin Osmanlı'ya karşı Yunanistan'ın arkasında durmasının bahanesi olarak kullanıldı. Tarih derslerinde antlaşma maddelerini ezberletirler ya, aklımıza kazınan "Ege adalarının akıbetine 'büyük devletler' karar verecek" maddesi, romantik filhelenizm kavramının geldiği noktanın vahametinin kanıtıdır.
Helen Kralı ama Helen değil
10 / 10
Yunan ada mimarisine bakış
Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğundan ayrıldıktan sonra filhelen dostlarının iç işlerine fazlasıyla karışması sebebiyle bir türlü huzura kavuşamadı. Cumhuriyet- Republic-Politeia kavramının doğduğu topraklara Cermen kökenli bir kukla kral dayatıldı, o kral bir indirildi, bir çıkarıldı. Bugün kokoş cemiyet dergilerinde okuduğunuz "sürgündeki Yunan kralı bilmem kim ile çocukları"nın aslında köken olarak Yunanistan ile hiçbir bağları yok. 30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz ve Baş Komutanlık Meydan Savaşı'nda Yunanistan'ın aldığı yenilgi yüzünden patlak veren 11 Eylül 1922 devriminde babası Yunan prensi Andrew ile birlikte canını zor kurtarıp ülkesinden kaçtıktan sonra şimdiki Kraliçe 2. Elizabeth ile evlenip Prens Charles'ın babası, pek sevdiğimiz William ve Harry'nin dedesi olan Philip, Yunanistan'da doğmuş olsa da aslında hala Schleswig-Holstein-Sonderburg-Glücksburg hanedanının bir üyesi, kısaca o bir Alman. Kıssadan hisse, romantizm çok iyi bir şey değil. Bunları neden anlatıyoruz? Bu kral meselesi çok önemli, çünkü her ne kadar Helen kökenli olmasa da kral yanlısı olmasıyla bilinen, bizim için önemli bir adam var. Haftaya iyisiyle kötüsüyle Ioannis Metaksas kimdir, onu göreceğiz. Hikayenin ucu Atatürk'e de dokunuyor.

Sonrasında ada mimarisinde ne nedir, ona bakacağız. Esen kalın.
{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS