Ben bu yıl 2'nci anneler günümü kutluyorum ve bir kaç gündür de bu konuda ne hissediyorum diye boş buldukça kendimi dürtüyorum. Ne kadar mutluyum, heyecanlı mıyım, biraz melankolik miyim yoksa tam cevap veremeyeceğim bir karmaşıklık içinde miyim anlamaya çalışıyorum.
Birincisi her annenin deneyimi farklı, bu nedenle bir çok farklı tip anne var, ben hangisiyim önce ondan biraz bahsedeyim.
Ben çok genç bir yaşta evlenip anne olma deneyimini yaşamadım. Üniversite sonrası bir anda iş dünyasına girince insan hayatı öylesine yoğun yaşamaya başlıyor ki, evlenip çocuk doğurmak o yaşlarda insanın aklına bile gelmiyor. Önce iş hayatının kariyerinin peşinden gitmek istiyor.
Şimdi yeni baştan düşününce, ben bu konuda şanslıydım, çünkü bana güvenen ve de inanan bir ana babaya sahiptim. Dolayısıyla üniversite sonrası çıkıp geldim İstanbul'a. Gitmeli miyim diye de o günlerde hiç sorgulamadım kendimi, başka bir yol yoktu, o kadar emindim bundan.
Buraya ilk geldiğim günleri hatırlıyorum. İstanbul doğduğum büyüdüğüm şehir olan Ankara'dan çok daha farklı, yepyeni bir şehirdi. Masa başında önemli ve de güzel bir işim vardı. Kendi başıma bir evi yönetmesini, para kazanmasını o günlerde öğrendim. Henüz daha 20'lerimin başındaydım. O günler buradan bakınca epey aydınlık, güneşli ve de apaçık günler gibi geliyor şimdi.
Zaman hızlı geçti..
Gençlik zamanı, genelde böyle geçer derlerdi de inanmazdım, haklılarmış. Bugüne nasıl geldim bazen düşününce hala anlayamıyorum, sihir gibi bir şey bu diyor, rahatım kaçar diye fazla da üstelemiyorum.
Dediğim gibi annelik konusunda o günlerde çok daha farklı düşünüyordum, hep ileride bir gün diyordum. Sonra o ilerideki muazzam güne 2 yıl evvel bugünlerde rastladım.
İstanbul'da geçirdiği 17 yılın 11 küsur yılında kurumsal bir dünyada, sabah git akşam gel bir işte yer almış eski bir beyaz yakalı olarak annelik mevzusu tabi ki de başlarda farklıydı. Konuya bir proje gibi yaklaşmıştım. Kurumsal dünyadan öğrendiğim oydu. Hedeflerim vardı. Kesin yapmam gereken ve de yapmak istediğim şeyler. Yani son derece hazırdım sürece. Daha doğrusu hazır olduğumu düşünüyordum. Üzerine okumuş, notlar almış, röportajlar izlemiş ve de doğumdan bebek bakımına kadar tüm planımı yapmıştım. Ancak işlerin benim planladığım gibi olmadığını zaman içinde anladım.
Nasıl bir tip anneyim, şimdi anlatayım.
Ben, 39 yaşında normal doğum yaparak anne olan, 2 aylık bebeği kucağında 40. yaşının pastasını kesen bir anneyim. Bebeğinin hiçbir anını kaçırmak istemediği için onun her şeyi ile kendi ilgilenmeyi seçerek, dadı, bakıcı, yardımcı gibi destek kuvvetleri iteklemiş bir anneyim. Bebeğini emzirmek isteyen, ona o güne kadar hayatın öğrettiği her ne var ise ilk andan itibaren aktarmak isteyen bir anneyim. "Eğer ben bakmayacaksam, şu an ona zaman ayıramayacaksam, o zaman neden bu yaşta bunca yaşanmışlığın ardından doğurdum?" diyen bir anneyim. "Ben yine de yapmak istediğimi yaparım, yapamıyorsam da o an yapmamam gerekiyor demek ki.." diyen bir anneyim. Ailesi farklı bir şehirde yaşadığı için yılın belli zamanlarında ailesi ile vakit geçirebilen, dolayısıyla her istediği an bebeğini ailesine bırakıp bir yere gidemeyen bir anneyim. 2 yıl boyunca her akşam bebeğini kendi uyutmuş, çoğu zaman da yorgunluktan bebeği ile beraber erkenden uyuyakalmış, bebeğinin dünyadaki ilk gününden itibaren onun yanında kalmayı seçmiş bir anneyim.
Bu nedenle geçtiğimiz 2 yıl boyunca doğal olarak tüm önceliklerim değişti ve bu süreçte maruz kaldığım her şey de beni bir daha geri dönülemez biçimde değiştirdi.
Baştan şunu söyleyeyim. Daha farklı bir süreç hayal etmiştim. Biraz zorlandığım ve de ne yapacağımı kestiremediğim zamanlar yaşadım. Dedikleri doğru, hepsi bir şekilde geçiyor ancak annelik muazzam yalnızlıklarla dolu bir süreç. Aranmak, sorulmak istiyorsunuz. Çıkıp geleniniz, ziyaret edeniniz olsun istiyorsunuz. Bir şey söylemeye gerek kalmadan yapanınız olsun istiyorsunuz. İstediğiniz olmadığında da içten içe üzülüyorsunuz. Çünkü anlaşılmadığınızı, çoğu zamansa görülmediğinizi, duyulmadığınızı zannediyorsunuz.
Ben mesela bu kadar fazla duygusal ve de algısı açık bir süreç olduğunu bilmiyordum. Tamamen kendinizi teslim ettiğinizde ve de bu alanın sizi zayıf yerlerinizden geliştirmesini istediğinizde, yani bu sürece "dünya gezegeninde insan olmak" adlı bir eğitim modülü olarak baktığınızda muazzam sınavlar vermeye başlıyorsunuz. O sınavları verme noktası ise biraz sert bir nokta. Geçiyorsunuz geçmesine ancak artık eskiden olduğunuz kişi olmuyorsunuz. Eskiden sevdiğiniz şeyleri artık sevmeyebiliyorsunuz. Yani ilk ağır veda sizin eskiden olduğunuz halinize olan bir veda oluyor. Bu da sindirmesi çok kolay bir süreç ne yazıkki olmuyor.
Anne olan yeni halinizde bir şeyler size tanıdık ancak bazı şeyler de eskisinden çok çok daha farklı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmekten, hiçbir şey düşünmediğiniz bir etaba geçemiyorsunuz mesela. Sürekli kafanızın etrafında bir bulut var sanki. Dünya tanıdığınız bildiğiniz yer değil, siz aynada gördüğünüz kişi değilsiniz, hayatınız size ait gibi görünmesine karşın size ait bir hayat değil sanki... çılgın ama o ölçüde de olağanüstü güzellikleri içinde barındıran bir süreç kısacası.
Bir de bu işin fiziksel tarafı. Asıl benim beklemediğim taraf duygusal yansıma tarafıydı. Demek istediğim şu; siz kendi bebeğinizi büyütürken bir bakıyorsunuz kendi çocukluğunuza inmişsiniz, geçmişte bir yerlerde gezinmeye, o gün anlayamadıklarınızı bugünkü bilgi ve birikiminizle kendi çocuğunuz üzerinden giderek anlamaya çalışıyorsunuz. Kendi çocukluğunuza kestirme bir geçit sunuyor yani çocuğunuz size ve bu durum da eğer bu gibi alanlarda biraz olsun okuma yapmış biriyseniz sizi bambaşka yolculuklara çıkarıyor ki o yolculukların hepsi de cennet bahçesi gibi yerlerden oluşmuyor. Bazen sağ salim geri dönebildiğiniz için kendinize şükrettiğiniz bile oluyor. Bu içerideki çocuk meselesi, beni en çok etkileyen, zaman zaman epey yaralayan, zaman zamansa yaralarımı sarmama alan tutan bir meseleydi örneğin.
Bir de farklı kaslar aktif hale geliyor annelikle. Kısa zamanda çok iş yapmasını, zaten hızlıyken daha hızlı olmasını, koşup koşup yorulmamasını, hasta olurken bir çırpıda hastalığı kendinizden uzaklaştırmasını başarıyorsunuz.
Büyüyorsunuz kısacası, nereye hiçbir fikrim yok ancak gidiyor artık sizden o çocuksu ve şımarık yanlar.
Bir de işin organik yanı var ki o da farklı bir boyut. Mesela her şeyin organik oluşu eskiden sizin için o kadar da fazla önemli olmazken şimdi artık bir bebeğin sorumluluğu mevzu bahis olunca son derece önem kazanmaya başlıyor. Bu defa azıcık olan boş vakitlerinizde kitap okumak, film izlemek yerine organik ürün satan çiftliklerden yumurtalar almaya, pestisit analizli meyveler, sebzeler bulmaya çalışıyorsunuz. Deterjanları kimyasal içermeyen, sağlığa zararlı olmayan versiyonları ile değiştiriyor, kıyafetler konusunda ise %100 pamuk veya keten kumaşlara (veyahut yüksek frekanslı) merak sarmaya başlıyorsunuz. Ph derecesi uygun şampuanlar, doğal kremler derken ata tohumlu ürünlere, oradan bağ bahçe, köy evleri, doğa, insan, hayvan, toprak.. diye çocukluğumuzun o insan, şehir, bitki oyununa kadar gidiyorsunuz. Tabi takıntı haline 5 kala durmak şartıyla.
Kısacası bebek size o güne kadar düşünmediğiniz her şeyi düşündüren muazzam bir sürüm olarak yükleniyor. Dolayısıyla dünya, siz anne olduktan sonra ne yazık ki artık eski dünya olamıyor. Siz aynı siz değilsiniz ve dolayısıyla da siz değişirken, değişen bir dünyada eskiye nazaran çok daha rahatlıkla sorun çözen, olgunlaşmış, kendine güvenli bir tip haline gelebiliyorsunuz.
Şimdi gelelim bu geçen 2 yılda benim tipimdeki anneliğe nelerin iyi geldiğine..
Birincisi, bebeğimin bu süre zarfında önemli anlarına tanıklık edebilmek en büyük şansımdı benim ve bu durumun bebeğimin de şansı olmasını istediğim için de kullanabileceğim en son sınıra kadar kanguru kullandım. Bunun anlamı şu ki; gittiğim her yere bebeğimi de yanımda götürdüm. Bu nedenle kızım benimle beraber pek çok güncel sergiyi görmeye, bazen festivallerde konserleri izlemeye bazen de tadım menülerine geldi. Bazı röportajlarda kangurusunda uyuyakaldı, bazense meraklı gözlerle olan biteni izledi. Ama sonuçta götürebildiğim her yere onu da benimle beraber götürmeye çalışmak bana iyi geldi. Bu geçen 2 yıl içerisinde davet edildiğim pek çok yere gidemedim belki ancak tam anlamıyla içime sinen bir biçimde annelik yapabildim. Önceliğim her zaman kızım oldu ve bu günlerin geçici olduğunu bilerek kendimi ikinci sıraya koyarak yaşamanın bana öğrettiklerini görmeye çalıştım.
İkincisi Amerika'da yaşayan bir dostumdan anne ile bebeğin beraber katılabildiği İstanbul'da da şubeleri olan Amerika'daki oyun gruplarının varlığını öğrendim. Böyle bir okula başladık. Her hafta oyun derslerine, belli bir yerden sonra da oyun derslerine ek olarak müzik ve sanat derslerine kızımla beraber gittik. Haftanın her günü akşam üzerleri serbest zamanlarda buradaki parkurlarda keyifli zamanlar geçirdik. Bu sayede geçtiğimiz 1 yıl içerisinde, neredeyse her hafta - bazen her gün - buraya gelerek bebeklerin yeni yürümeye başladığı ve de en hareketli olduğu dönemi çok daha kolay atlattım. Burada benim gibi hem kendi bebeğine bakan hem de bir yandan kendi işine devam eden annelerle tanıştım ve de dost oldum. Bu okula başlama kararı vermek, bana bu süreçte her anlamda iyi gelecek bir alan ile tanışabilmek adına en önemli karardı. (Gymboree Erenköy'ün sahibi Elvan Hanım'a bizlere bu süreçteki desteği için teşekkür ediyorum.)
Diğer bir yandan, tabii ki benim de bu geçen 2 yıl içerisinde pek çok anne gibi kendimi yetersiz ve de güçsüz hissettiğim çok zaman oldu ancak her defasında "şu an annesinin yanında olması onun için yeterli" diyerek takıldığım şeylerin üzerinde fazla durmamaya çalıştım ve de pek çok konuda mükemmeliyetçi olmamayı öğrendim. Benim hedefim ilk günden itibaren kızımın çevresinde olan kişilerin yalnızca aile bireylerinin olması ve de ilk kelimelerini cümlelerini bizden duyup, ilk yemeklerini bizim elimizden yemeyi öğrenmesiydi. Dünya ile güvenli bağın kurulabilmesi, sevgiyi tam alabilmesi için 0-2 yaş hem anne hem de bebek için önemli bir dönemdi. Şimdi anneliğimin ikinci yılı tamamlanmak üzereyken zor olsa da bu yolu planladığım şekilde yürüyerek hedefime ulaşabildiğim için kendimi kutluyorum ve de kendime şunu itiraf ediyorum:
Anneliğe dair okuyarak bildiğimi sandığım şeyler romantik bir düşünceden ibaretmiş. İçgüdüler zaten yolu çizermiş. Anneler bilir sözü gerçekmiş. Annelik, yaşamadan bilinemeyecek bir şeymiş, tüm geçiciliğin içinde batmayan güneş olabilmekmiş...
Başta, aynı benim bugün geçtiğim yoldan geçerek beni kendi başına büyütmeyi seçen, güçlü ve sevgi dolu annemin, sonra da tüm annelerin anneler günü kutlu olsun.
Ben bu yıl 2'nci anneler günümü kutluyorum ve bir kaç gündür de bu konuda ne hissediyorum diye boş buldukça kendimi dürtüyorum. Ne kadar mutluyum, heyecanlı mıyım, biraz melankolik miyim yoksa tam cevap veremeyeceğim bir karmaşıklık içinde miyim anlamaya çalışıyorum.
Birincisi her annenin deneyimi farklı, bu nedenle bir çok farklı tip anne var, ben hangisiyim önce ondan biraz bahsedeyim.
Ben çok genç bir yaşta evlenip anne olma deneyimini yaşamadım. Üniversite sonrası bir anda iş dünyasına girince insan hayatı öylesine yoğun yaşamaya başlıyor ki, evlenip çocuk doğurmak o yaşlarda insanın aklına bile gelmiyor. Önce iş hayatının kariyerinin peşinden gitmek istiyor.
Şimdi yeni baştan düşününce, ben bu konuda şanslıydım, çünkü bana güvenen ve de inanan bir ana babaya sahiptim. Dolayısıyla üniversite sonrası çıkıp geldim İstanbul'a. Gitmeli miyim diye de o günlerde hiç sorgulamadım kendimi, başka bir yol yoktu, o kadar emindim bundan.
Buraya ilk geldiğim günleri hatırlıyorum. İstanbul doğduğum büyüdüğüm şehir olan Ankara'dan çok daha farklı, yepyeni bir şehirdi. Masa başında önemli ve de güzel bir işim vardı. Kendi başıma bir evi yönetmesini, para kazanmasını o günlerde öğrendim. Henüz daha 20'lerimin başındaydım. O günler buradan bakınca epey aydınlık, güneşli ve de apaçık günler gibi geliyor şimdi.
Zaman hızlı geçti..
Gençlik zamanı, genelde böyle geçer derlerdi de inanmazdım, haklılarmış. Bugüne nasıl geldim bazen düşününce hala anlayamıyorum, sihir gibi bir şey bu diyor, rahatım kaçar diye fazla da üstelemiyorum.
Dediğim gibi annelik konusunda o günlerde çok daha farklı düşünüyordum, hep ileride bir gün diyordum. Sonra o ilerideki muazzam güne 2 yıl evvel bugünlerde rastladım.
İstanbul'da geçirdiği 17 yılın 11 küsur yılında kurumsal bir dünyada, sabah git akşam gel bir işte yer almış eski bir beyaz yakalı olarak annelik mevzusu tabi ki de başlarda farklıydı. Konuya bir proje gibi yaklaşmıştım. Kurumsal dünyadan öğrendiğim oydu. Hedeflerim vardı. Kesin yapmam gereken ve de yapmak istediğim şeyler. Yani son derece hazırdım sürece. Daha doğrusu hazır olduğumu düşünüyordum. Üzerine okumuş, notlar almış, röportajlar izlemiş ve de doğumdan bebek bakımına kadar tüm planımı yapmıştım. Ancak işlerin benim planladığım gibi olmadığını zaman içinde anladım.
Nasıl bir tip anneyim, şimdi anlatayım.
Ben, 39 yaşında normal doğum yaparak anne olan, 2 aylık bebeği kucağında 40. yaşının pastasını kesen bir anneyim. Bebeğinin hiçbir anını kaçırmak istemediği için onun her şeyi ile kendi ilgilenmeyi seçerek, dadı, bakıcı, yardımcı gibi destek kuvvetleri iteklemiş bir anneyim. Bebeğini emzirmek isteyen, ona o güne kadar hayatın öğrettiği her ne var ise ilk andan itibaren aktarmak isteyen bir anneyim. "Eğer ben bakmayacaksam, şu an ona zaman ayıramayacaksam, o zaman neden bu yaşta bunca yaşanmışlığın ardından doğurdum?" diyen bir anneyim. "Ben yine de yapmak istediğimi yaparım, yapamıyorsam da o an yapmamam gerekiyor demek ki.." diyen bir anneyim. Ailesi farklı bir şehirde yaşadığı için yılın belli zamanlarında ailesi ile vakit geçirebilen, dolayısıyla her istediği an bebeğini ailesine bırakıp bir yere gidemeyen bir anneyim. 2 yıl boyunca her akşam bebeğini kendi uyutmuş, çoğu zaman da yorgunluktan bebeği ile beraber erkenden uyuyakalmış, bebeğinin dünyadaki ilk gününden itibaren onun yanında kalmayı seçmiş bir anneyim.
Bu nedenle geçtiğimiz 2 yıl boyunca doğal olarak tüm önceliklerim değişti ve bu süreçte maruz kaldığım her şey de beni bir daha geri dönülemez biçimde değiştirdi.
Baştan şunu söyleyeyim. Daha farklı bir süreç hayal etmiştim. Biraz zorlandığım ve de ne yapacağımı kestiremediğim zamanlar yaşadım. Dedikleri doğru, hepsi bir şekilde geçiyor ancak annelik muazzam yalnızlıklarla dolu bir süreç. Aranmak, sorulmak istiyorsunuz. Çıkıp geleniniz, ziyaret edeniniz olsun istiyorsunuz. Bir şey söylemeye gerek kalmadan yapanınız olsun istiyorsunuz. İstediğiniz olmadığında da içten içe üzülüyorsunuz. Çünkü anlaşılmadığınızı, çoğu zamansa görülmediğinizi, duyulmadığınızı zannediyorsunuz.
Ben mesela bu kadar fazla duygusal ve de algısı açık bir süreç olduğunu bilmiyordum. Tamamen kendinizi teslim ettiğinizde ve de bu alanın sizi zayıf yerlerinizden geliştirmesini istediğinizde, yani bu sürece "dünya gezegeninde insan olmak" adlı bir eğitim modülü olarak baktığınızda muazzam sınavlar vermeye başlıyorsunuz. O sınavları verme noktası ise biraz sert bir nokta. Geçiyorsunuz geçmesine ancak artık eskiden olduğunuz kişi olmuyorsunuz. Eskiden sevdiğiniz şeyleri artık sevmeyebiliyorsunuz. Yani ilk ağır veda sizin eskiden olduğunuz halinize olan bir veda oluyor. Bu da sindirmesi çok kolay bir süreç ne yazıkki olmuyor.
Anne olan yeni halinizde bir şeyler size tanıdık ancak bazı şeyler de eskisinden çok çok daha farklı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmekten, hiçbir şey düşünmediğiniz bir etaba geçemiyorsunuz mesela. Sürekli kafanızın etrafında bir bulut var sanki. Dünya tanıdığınız bildiğiniz yer değil, siz aynada gördüğünüz kişi değilsiniz, hayatınız size ait gibi görünmesine karşın size ait bir hayat değil sanki... çılgın ama o ölçüde de olağanüstü güzellikleri içinde barındıran bir süreç kısacası.
Bir de bu işin fiziksel tarafı. Asıl benim beklemediğim taraf duygusal yansıma tarafıydı. Demek istediğim şu; siz kendi bebeğinizi büyütürken bir bakıyorsunuz kendi çocukluğunuza inmişsiniz, geçmişte bir yerlerde gezinmeye, o gün anlayamadıklarınızı bugünkü bilgi ve birikiminizle kendi çocuğunuz üzerinden giderek anlamaya çalışıyorsunuz. Kendi çocukluğunuza kestirme bir geçit sunuyor yani çocuğunuz size ve bu durum da eğer bu gibi alanlarda biraz olsun okuma yapmış biriyseniz sizi bambaşka yolculuklara çıkarıyor ki o yolculukların hepsi de cennet bahçesi gibi yerlerden oluşmuyor. Bazen sağ salim geri dönebildiğiniz için kendinize şükrettiğiniz bile oluyor. Bu içerideki çocuk meselesi, beni en çok etkileyen, zaman zaman epey yaralayan, zaman zamansa yaralarımı sarmama alan tutan bir meseleydi örneğin.
Bir de farklı kaslar aktif hale geliyor annelikle. Kısa zamanda çok iş yapmasını, zaten hızlıyken daha hızlı olmasını, koşup koşup yorulmamasını, hasta olurken bir çırpıda hastalığı kendinizden uzaklaştırmasını başarıyorsunuz.
Büyüyorsunuz kısacası, nereye hiçbir fikrim yok ancak gidiyor artık sizden o çocuksu ve şımarık yanlar.
Bir de işin organik yanı var ki o da farklı bir boyut. Mesela her şeyin organik oluşu eskiden sizin için o kadar da fazla önemli olmazken şimdi artık bir bebeğin sorumluluğu mevzu bahis olunca son derece önem kazanmaya başlıyor. Bu defa azıcık olan boş vakitlerinizde kitap okumak, film izlemek yerine organik ürün satan çiftliklerden yumurtalar almaya, pestisit analizli meyveler, sebzeler bulmaya çalışıyorsunuz. Deterjanları kimyasal içermeyen, sağlığa zararlı olmayan versiyonları ile değiştiriyor, kıyafetler konusunda ise %100 pamuk veya keten kumaşlara (veyahut yüksek frekanslı) merak sarmaya başlıyorsunuz. Ph derecesi uygun şampuanlar, doğal kremler derken ata tohumlu ürünlere, oradan bağ bahçe, köy evleri, doğa, insan, hayvan, toprak.. diye çocukluğumuzun o insan, şehir, bitki oyununa kadar gidiyorsunuz. Tabi takıntı haline 5 kala durmak şartıyla.
Kısacası bebek size o güne kadar düşünmediğiniz her şeyi düşündüren muazzam bir sürüm olarak yükleniyor. Dolayısıyla dünya, siz anne olduktan sonra ne yazık ki artık eski dünya olamıyor. Siz aynı siz değilsiniz ve dolayısıyla da siz değişirken, değişen bir dünyada eskiye nazaran çok daha rahatlıkla sorun çözen, olgunlaşmış, kendine güvenli bir tip haline gelebiliyorsunuz.
Şimdi gelelim bu geçen 2 yılda benim tipimdeki anneliğe nelerin iyi geldiğine..
Birincisi, bebeğimin bu süre zarfında önemli anlarına tanıklık edebilmek en büyük şansımdı benim ve bu durumun bebeğimin de şansı olmasını istediğim için de kullanabileceğim en son sınıra kadar kanguru kullandım. Bunun anlamı şu ki; gittiğim her yere bebeğimi de yanımda götürdüm. Bu nedenle kızım benimle beraber pek çok güncel sergiyi görmeye, bazen festivallerde konserleri izlemeye bazen de tadım menülerine geldi. Bazı röportajlarda kangurusunda uyuyakaldı, bazense meraklı gözlerle olan biteni izledi. Ama sonuçta götürebildiğim her yere onu da benimle beraber götürmeye çalışmak bana iyi geldi. Bu geçen 2 yıl içerisinde davet edildiğim pek çok yere gidemedim belki ancak tam anlamıyla içime sinen bir biçimde annelik yapabildim. Önceliğim her zaman kızım oldu ve bu günlerin geçici olduğunu bilerek kendimi ikinci sıraya koyarak yaşamanın bana öğrettiklerini görmeye çalıştım.
İkincisi Amerika'da yaşayan bir dostumdan anne ile bebeğin beraber katılabildiği İstanbul'da da şubeleri olan Amerika'daki oyun gruplarının varlığını öğrendim. Böyle bir okula başladık. Her hafta oyun derslerine, belli bir yerden sonra da oyun derslerine ek olarak müzik ve sanat derslerine kızımla beraber gittik. Haftanın her günü akşam üzerleri serbest zamanlarda buradaki parkurlarda keyifli zamanlar geçirdik. Bu sayede geçtiğimiz 1 yıl içerisinde, neredeyse her hafta - bazen her gün - buraya gelerek bebeklerin yeni yürümeye başladığı ve de en hareketli olduğu dönemi çok daha kolay atlattım. Burada benim gibi hem kendi bebeğine bakan hem de bir yandan kendi işine devam eden annelerle tanıştım ve de dost oldum. Bu okula başlama kararı vermek, bana bu süreçte her anlamda iyi gelecek bir alan ile tanışabilmek adına en önemli karardı. (Gymboree Erenköy'ün sahibi Elvan Hanım'a bizlere bu süreçteki desteği için teşekkür ediyorum.)
Diğer bir yandan, tabii ki benim de bu geçen 2 yıl içerisinde pek çok anne gibi kendimi yetersiz ve de güçsüz hissettiğim çok zaman oldu ancak her defasında "şu an annesinin yanında olması onun için yeterli" diyerek takıldığım şeylerin üzerinde fazla durmamaya çalıştım ve de pek çok konuda mükemmeliyetçi olmamayı öğrendim. Benim hedefim ilk günden itibaren kızımın çevresinde olan kişilerin yalnızca aile bireylerinin olması ve de ilk kelimelerini cümlelerini bizden duyup, ilk yemeklerini bizim elimizden yemeyi öğrenmesiydi. Dünya ile güvenli bağın kurulabilmesi, sevgiyi tam alabilmesi için 0-2 yaş hem anne hem de bebek için önemli bir dönemdi. Şimdi anneliğimin ikinci yılı tamamlanmak üzereyken zor olsa da bu yolu planladığım şekilde yürüyerek hedefime ulaşabildiğim için kendimi kutluyorum ve de kendime şunu itiraf ediyorum:
Anneliğe dair okuyarak bildiğimi sandığım şeyler romantik bir düşünceden ibaretmiş. İçgüdüler zaten yolu çizermiş. Anneler bilir sözü gerçekmiş. Annelik, yaşamadan bilinemeyecek bir şeymiş, tüm geçiciliğin içinde batmayan güneş olabilmekmiş...
Başta, aynı benim bugün geçtiğim yoldan geçerek beni kendi başına büyütmeyi seçen, güçlü ve sevgi dolu annemin, sonra da tüm annelerin anneler günü kutlu olsun.