Bir sonumuz olduğu için her şey çok daha güzeldir

Oturduğum bir cafe’de, yan masamda oturan kıza, onu uzundur görmemiş olduğunu tahmin ettiğim arkadaşı dikkatlice baktı ve ‘saçın kısa olmuş’ dedi. Kız hışımla döndü ve arkadaşına ‘kötü mü olmuş yani?’ diye cevap verdi. Çocuk arkadaşına baktı ve ‘hayır yalnızca kısa olduğunu söylüyorum, iyi ya da kötü demiyorum.’ dedi. Tam da tahmin ettiğim gibi kız bu cümleyi anlamak istediği gibi anladı ve arkadaşına şöyle yanıt verdi: ‘bence de eski hali daha iyiydi..’ Onları izlediğimden habersiz oldukları yan masalarından lafa girip kıza ‘aslında öyle demek istemiyor, bu senin yorumun’ diyemedim, dolayısıyla da tanık olduğum bu dialog sonrası kendi kendime şu cümleyi kurmakla yetindim. ‘Zihin yarım cümleleri tamamlıyor.’ Bu tamamlanma için de varsayım ve önyargıyı kullanıyor.

Demek istediğim şu, mesela ben o sabah eğer evden çıkmadan önce aynaya baktığımda aynada gördüğüm aksim üzerine düşünmüşsem ve bir şekilde de kendi görünüşümde bir takım şeyleri beğenmemişsem nihai karar olarak kendimde bir takım şeyleri beğenmemişliğimle dışarı çıkmış oluyorum. Yani kendi zihnimdeki kendimle ilgili son kayıt o aynaya son baktığımdaki duygu durumumdan oluşmuş oluyor. Dolayısıyla da aynı Achilles’in topuğu gibi, evden dışarı adımımı attığım an kendimin en zayıf noktasını da zihnimde taşıyor oluyorum. O nedenle de benim için söylenmiş olan ilk cümlede - eğer ki bu cümle tam da aynadaki o son kendimi gördüğüm ve kendimi beğenmediğim hal ile ilgili ise - normalden daha fazla tepki ya da normal dışı bir biçimde tepki göstermeye başlıyorum. Yani aynı o kızın saçının kısa veya uzun olmasından bağımsız olarak doğrudan her ne söylenirse söylensin saçı üzerine söylenen her şeyi kötü kabul etmesi gibi kendi zihnimdeki cümleyi dolaylı yoldan duyduğumu zannetmeye hazır oluyorum. Çünkü ben o noktada kimsenin ne dediği ile ilgilenemeyecek kadar kendi kötü kabulüm ile doluyum. Dolayısıyla da herhangi birinin bana yorumsuz yaklaşışı katiyen yorumsuz olamıyor. Çünkü karşımdaki insanın yorumunu alıp kendi yorumuma katmış ve sonuçta da dolaylı olarak kendime kendi düşüncemi yeniden söylemiş oluyorum. O nedenle de benim kendi sessizliğimde kendime fısıltılarla duyurduğum ama nedense duymak için kendime değil başkalarına ihtiyaç duyduğum yorumlar hayatımı etkiliyor. İşte o yüzden de kendimi değil de başkalarını suçlamama neden olan tüm bu yorumlar yüzünden, suç da, suçlu da yanlış hüküm giyiyor. Dolayısıyla da şuraya geliyoruz; o yolları çetrefilleştiren de geniş yeşillikli orman yolu yapan da hep benim. Başkası değil. Yalnızca ben ve benim içimdeki görünmeyen ben’ler yüzünden, zihnimde görmezden, duymazdan, bilmezden geldiğim o minik minik ben’ler yüzünden her şeyi olduğundan farklı görüyorum. Keşke içimizde gizli olan tüm bizleri aynı Michelangelo Bastiani’nin, minik kavanozlarındaki gibi görebilir olsaydık. Olsaydık da bizi kandıran bizlerin üstesinden bu sayede daha hızlı gelebilseydik.

Bastiani’nin içinde olduğunuz mekanın dışında yaşayan imgelerin içine sıkışık olduğu eserleri işte tam da bu türden bir ikiliği hatırlattı bana. Gündelik hayatın fazla önem verilmemiş nesnelerinin içine sıkışmış insanları ve olay örgüleri belki de o nedenle insanları farklı biçimlerde etkiliyor dedim kendi kendime. Çünkü bir mercimek kavanozunun, bir su şişesinin veya bir deney tüpünün içine sıkışmış başka bir zaman ve mekana ait gerçeklikleri insanı zihninde olan bitenleri düşünmeye sevk ediyor. O minik fanusların içine sıkışmış insanların yaptıklarını başka bir dünyanın hareketini izlermiş gibi izliyorsunuz. İçinde olduğunuz hayatın farklı zaman dilimlerinde geçen anılarını izliyor olmak oldukça hoş ve bir anlamda da tuhaf bir his. Sizinle aynı boyutta olan insanların veya sizden kat be büyük olan doğa olaylarının sizin başa çıkabileceğiniz küçüklükte oluşları sizi bir an normalde olduğunuzdan daha güçlüymüşsünüz gibi hissettiriyor. Sanki çamaşır makinasına kazayla atılmış ve çekmiş Angora kazaklar gibi ya da Guluver Cüceler Ülkesindeymişsiniz gibi. İnsan bu boyut değişkenliği içerisinde birden düşünüyor, kendisinin 10’da biri büyüklüğündeki minik insanlarla dolu bir ülkede olsa, her şey şu an olduğundan daha kolay olur muydu? diye. Zihin de böyle bir ülke değil mi zaten? Her şeyi o kısa saçına takılmış kız gibi büyüten, küçülten, iyi ya da kötü gören biz değil miyiz sanki?

Bana göre Bastiani’nin eserleri bu bir takım şeyleri zihinde kabul etme ya da etmeme açısından bakınca insan üzerinde özellikle ‘kendi zihnine sıkışıp kalma’ konusunda son derece etkili eserler. Sizi gerçek ve gerçek dışının arasında bırakıyorlar ve siz de böylece hep bilinen ancak pek görülmesine alışkın olmadığınız boyut farklılıklarının insan doğası üzerinde ne tip farklılıklar yaratabildiğine tanık olmuş oluyorsunuz. Çünkü bu sayede iki boyutlu olan üç boyutlu hale gelmiş oluyor. Soyut ve bedensiz bir takım ögeler de somut ve bedenli gibi oluyor. Aynı bir sinema salonunda bir filmi izlerken o filmin gerçek olmadığını bildiğiniz halde göz yaşı dökmek gibi. Ağlamak, gülmek, yanınızdaki insana daha çok sarılmak istemek gibi. İçinde bulunduğumuz yaşam, zihnimizde yarattığımız yaşam ve gerçekte akan yaşam arasında geçiyor ve bu iki dünya arasındaki dengeden oluşuyor. Bilmediğimiz ya da sıklıkla unutmayı sevdiğimiz şey şu sanırım; para verip kendimizin seçerek girdiği filmi sırf bize iyi vakit geçirmesi için seçmiş olduğumuz ve filmin de sonsuza kadar devam etmeyip bir noktada bitecek olduğu.

Aria Sanat Galerisi 2019’un ilk sergisi için Bastiani’nin eserlerinin yanı sıra Corneli’nin de eserlerine yer vermiş. Sergi genel olarak içinde bulunduğumuz dualite evreninin en belirgin ikiliği olan ışık ve gölge oyunu üzerine kurulu. Nesneler sizi, içlerinde taşıdıkları dokunamadığınız yalnızca görebildiğiniz ve gördüklerinizin sizde hissettirdiklerine tanık olabildiğiniz hologramlarla gerçekliğinizi sorgulatan zaman ve mekandan bağımsız bir alana götürüyor. İşte o noktada şunu düşünüyorsunuz bu içinde olduğum rüya kimin rüyası?

İnception’in bir sahnesinde Leo ile Jenny arasında geçen repliği hatırlar mısınız?

"Fikir bir virüs gibidir. Yayılmacı, son derece bulaşıcıdır. En küçük bir fikir tohumu bile büyüyebilir. Seni sen yapar ya da yok eder. Dünyan gerçek değil gibi basit sıradan bir düşünce bile her şeyi değiştirir.... Peki sen Dünyanda neyin gerçek olduğundan emin misin? Ufacık bir şüphen bile yok mu?.... Tek bir gerçekliğe mi inanıyorsun?... Unutma rüyacı sensin, bu dünyayı sen yarattın."

{$ item.Category.Title $}

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS