Çölde olmayı biz seçtik, çölden çıkmayı da biz seçeceğiz

Biberon içi temizleme fırçasından yapılmış, çamaşır mandallarından kulakları olan ve kuyruğunda açmış bir beyaz gül taşıyan eşekten, kalp krizini simgeleyen patlak ve paramparça ampüllere, bir çocukluk valizinin sadece bir valiz olarak kabul edilmeyip aynı zamanda bir file de benziyor oluşunun gözden kaçırılmayışının da bize Antoine de Saint-Exupery’nin Küçük Prens’inin ilk sayfasındaki şapka yutmuş boğa yılanını anımsatışına kadar çok zengin bir zihin ve duygu yolculuğuna hazır olun..!

Çünkü bu hayatta hafiften delilik ile dahilik arasındaki o incecik çizgide yürümeyi sevenler, sevenleri izleyenler, yürümeye meyilliler ve kendini bildi bileli zaten o çizgiden başka çizgi görmeyenler için harika bir sergi tasarlanmış. O nedenle eğer ki bu hayatta ‘John Malkovich Olmak - Being John Malkovich’ filmindeki 7.5’uncu katın varlığına inanıyorsa insan, korkarım bu sergiye girip ne yazık ki hiç çıkmayacak ve bu sergiye ikinci kez gelme planı yapmaktan da kendini almayacak.

Bayanlar, baylar.. Pera Müzesi’nin 2019 yılı özel tasarım sergisine hoşgeldiniz !

Sergiye ilk olarak 5’inci kattan başlıyoruz. Bu katta ilk gördüğünüz şey, Sarkis’in çok çeşitli motiflerle süslü halı ve kilimlere itina ile sarmış olduğu 90’ların meşhur dev televizyonları ve tabi her televizyondan başka başka akan videolar serisi oluyor. (Bu kat tümüyle Sarkis’in Parajanov’dan esinlenerek yarattığı ve ona adadığı işlerinden oluşuyor.) Katın yarısının neredeyse tümüne dağılmış olan bu halı ve video serisini gördüğünüzde ilk önce şunu düşünüyorsunuz. Hangisinden başlamalı, hangi videoyu ilk izlemeli ve ilk nereye, hangi televizyona doğru hareket etmeli? Tabi bunu düşünürken de bir yandan halı ve kilimlerin üzerine basmak sanatın üzerine basmak mıdır, acaba yasak mıdır diye de düşünüp bir müddet videoları uzaktan izlemeye çalışıyorsunuz. Ancak bu kilimler oraya basılmak için konmuş. O nedenle bu beklenmedik özgürlük karşısında benim gibi gidip tüm televizyonların önünde sıra ile bağdaş kurup oturup, hangi video ne anlatıyor teker teker izleyebilirsiniz. Benim açımdan şu ilginç bir histi. Bir sanat müzesinin en üst katında bir köy evinin salonundaymışım gibi oturuyor, kendi seçmediğim bir kanaldan akan görüntüleri izliyordum ve dışarıda yağmur yağıyordu. Bu durum bir anlamda İstanbul’un içinde başka İstanbul’lara geçiş yapıyorum hissettim. Açıkçası Sarkis’in, Parajanov’dan esinlenerek yapmış olduğu bu video serisinin düzeneği karşısında biraz afalladım. Çünkü bu düzenek bana birden insanın bu hayatta tek bir şeye neden odaklanamıyor oluşunu ve neden kendini sürekli bölen başka’lıklara karşı kayıtsız kalamadığını çok güzel anlattı. Şu bir gerçek, bu ekranlardan birinin önünde gayet güzel bir şekilde otururken insan, birden görüş alanına giren diğer televizyonlara karşı dayanılmaz bir merak duymaya başlıyor ve o yüzden de kendi televizyonuna bakarken göz ucuyla da diğer ekranlara bakmak istiyor. Çünkü insan böyle bir varlık. Kendinde olmayanda aklı kalıyor, gözü takılıyor, gözü takılmasa da bu diğer ekranlardaki sesler yüzünden etrafında olup bitene karşı farkında olmadan kulak kabartmaya başlıyor. Sonuçta da önünde olduğu ekrandaki videoya karşı olan konsantrasyonunu tümüyle kaybetmiş oluyor. Dolayısıyla da insan başka hayatlara bakayım derken kendi hayatına pardon ekranına yeterince bakamamış oluyor. Alın size bir dünya dolusu insanın farklı hayat döngülerinin sizin hayatınızla eşzamanlı bir biçimde akmakta olduğunu ve bu hayatların da sizi siz etkilenebilir durumdaysanız eğer, son derece etkileyebilir olduğunu gösteren basit bir düzenek. Alın size bir sanat müzesinin en üst katının bir salonuna sığmış bir dünya ve bir avuç insan hayatının kısa bir tasviri. Alın size dünya, üstü kalsın...

Sarkis’in Parajanov’dan esinlenerek yapmış olduğu eserlerle dolu olan 5’inci kattan 4’üncü kata indiğimizde ise görüyoruz ki bu katın bir tarafı Parajanov’un nasıl bir hayat yaşadığını anlatırken bir tarafı da yaşamış olduğu bu hayattan arta kalanların neler olduğunu anlatabilmek üzere tasarlanmış. Sergiye adım attığınız anda Parajanov’un “Sinema yapmama fırsat vermediler, ben de kolaj yapmaya başladım. Kolaj, sıkıştırılmış filmdir.” cümlesini, sergi koridorlarından birinde okuyor ardından da bu harflerin neden kocaman harflerle yazılmış olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü Parajanov’un sinema yapamayışı başka şeyleri çok iyi yapabilişine neden olmuş. Bilirsiniz bu hayatta bizi etkileyen her şey bizde iz bırakır. O nedenle de yaptıklarımız ve yapamadıklarımız iz’li olur. Aynı bir evin kokusunun ya da çamaşır kokusunun veyahut yorgan altındaki uyku kokusunun üzerimize sinişi gibi hayat da üzerimize siner. İşte Parajanov’un eserlerinde Parajanov’un üzerine sinmiş olan hayatını aynen böyle görüyorsunuz.

Parajanov’un bende iz bırakan bir kaç eseri ve o eserlerin bende çağrıştırdıkları sonrası ortalığa dökülen kelimelerim ise şöyle...

Babamın kıskançlıktan liğme liğme edilmiş portresi - Kıskançlık gibi bir duyguyu bir fotoğrafa nasıl sığdırırsın? Nasıl saklar ya da aslında nasıl saklayamazsın bir fotoğrafa, kıskançlığını? Bir fotoğrafta nasıl yan yana durursun kıskançlığınla ve paramparça etmek istediklerini edemediğinde?

Büyükannemin ceviz reçeli - Gerçek bir cevizi istersen ömrünün sonuna kadar yeme ve çerçeveletip duvarına as. Her gelip gittiğinde de duvarında o cevizi gör. O ceviz seninle beraber yaşasın ama sen ölünce ölmesin. Olacak şey mi? Büyükanneler isterlerdi. Muhtemelen senin için saklamak istedikleri çok şey vardı. Ama işte saklayamadılar. Reçellerin büyükanne kelimesi ile mutlaka bir bağlantısı olmalı. Olduğu gibi saklamak istiyorsan bir meyveyi içine şeker atıp kaynatıyor sonra da cam bir kavanoza koyuyorsun. İnsanı da saklamak istesek, içine şeker atıp kaynatsak o cam kavanozun içine girer mi?

Günah işleyen rahibe - Keşke insanlara baktığımızda da aynı bu rahibeyi gördüğümüz gibi görebilsek. Bu rahibenin kafasında açan çiçekleri ve rahibe olmanın dışardan simsiyah görünmek demek oluşuna rağmen içerden bembeyaz ve dantelli oluşunu etkileyemediğini de görebilir olsak. Biz çoğu zaman göründüğümüzden daha da çok görünemediğimiz değil miyiz zaten?

Yanan bir mum gibi insan ömrü - İnsan her gün yanıyor, her gün içinde olduğu karanlığına yanıyor ve gün bittikçe de bitiyor. Azar azar bitiyor. Eriyip bitiyor. Çünkü mum sonsuz değil ve mumun onu yok edecek şeye ihtiyacı var. Çünkü mum ateşsiz kendini gerçekleştiremez ki !

3’üncü kata devam ederken ise korkarım insan zamanı ‘Zaman neydi ve ne için vardı?’ sorgulamalarının arasında tümüyle kaybetmiş olduğunu fark ediyor. Bu katta yer alan serginin adı da zaten insanı soktuğu duyguya uygun. Küratörlüğünü Alistair Hicks’in üstlenmiş olduğu serginin adı ‘Zaman Değişmeli’. Bu kat, labirent biçiminde koridorların müzikli odacıklara açıldığı müthiş bir örgü ile tasarlanmış. Duyduğunuz seslere göre bu labirent içinde hareket ediyorsunuz ve tahmin edebileceğiniz üzere zaman bu katta oldukça farklı akıyor. Örneğin, hayali bir ülkenin denizine, bir sanat müzesinin minik bir odacığından sörf yaparak girebiliyorsunuz veya bir insanın ancak rüyasında karşılaşabileceği türden çok boyutlu ve çok renkli bir dünya düzeni ile karşılaşıp, bir çizgi film için fazla derin olan ancak hayatın ne olduğunu anlamaya çalışan zihinler için de tam isabet bir varoluşsal gerçeklik dialoğuna tanık oluyorsunuz. İnsanı tek kelimeyle zamanın ve zamanının dışına çıkaran bir dialog. Bu katta ise pek çok işin yanı sıra Cao Fei’nin ‘İnsansız’ başlıklı videosu bana etkileyici anlar yaşatan videolardan biriydi. Kısaca bu videoda, bir keşişin sağlam bir metropolün içine düşüşünü ve birbirinden ayrı gibi görünen şeylerin aslında ne kadar da birbiri ile iç içe olduğunu görüyorsunuz. Geçmişten geleceğe uzanan ince uzun bir çizgi üzerinde, keşiş dediğimiz kimsenin kendi olmuşundan olmamışına gitmekte olduğunu görüyorsunuz. Ve bu gidiş tüm olmakta olanların büyük bir uyum ile oluşumuna da vesile olan bir gidiş oluyor. Videonun başında dağların tepelerinden yola çıkıyor keşiş. Anlamı arayan keşiş evini terk ediyor. Dere tepe düz gidiyor. O güne kadar görülmemiş olan her şeyi görüyor. Kendi görülmemişliğini görüyor. Açlığını ilk bulduğuyla, açlığında kendine en yakın olan ne ise onunla doyuruyor. Keşiş plazaların residansların en tepesine çarıklarıyla ve asasıyla çıkıyor. Şöyle bir dünyaya bakıyor. Arkasında yükselen gökdelenleri görünce diyoruz ki keşiş neyi arıyor? Yüzlerce araba dört bir yanda. Bu arabalar arasında keşiş ne yapar? Ama bu keşiş başka keşiş. Mc Donalds patatesi yiyip, kola içen keşiş. O yüzden arabalar arasında bağdaş kuruyor keşiş. Meditasyon da bir nevi 3D değil mi? Gözünde 3D bir animasyon gözlüğü ile o arabalar arasında meditasyon yapıyor keşiş. Bu 3D müthiş memleket, içinde istediğin şeyi yapıyorsun diyor insan izledikçe keşişi. Kıyafetin pıt diye değişiyor. Mistiklerin dediği gibi avucunun içinden, parmak ucundan ışık çıkartıyorsun. Sonra gelsin Star Wars Jedi şövalyeleri gelsin ışın kılıçları. E hal böyle olunca ne yapsın keşiş? Işıkla dans ediyor, ışığın üzerinde yürüyor, ışıkla dövüşüyor, ışık oluyor ve ışıkla oyun oynarken de birden pat diye duruyor keşiş. Karşısına üzerinde 18 rakamı olan son model bir araba geliyor. Sonra keşiş 3D gözlüklerini çıkarıyor. A o da ne, meğer keşiş aslında keşiş değilmiş. Keşiş aslında geleceğin dünyasında Matrix’teki Neo kılıklı bir adammış. O son model araba da meğer normal araba değilmiş. Geleceğin dünyasındaki o havada uçak gibi uçan arabalardan biriymiş. Sen de 100, ben diyeyim 150 metrelik rezidansının cam duvarlarının arkasından uçan arabasına elinde tuttuğu 3D gözlükle bakıyor keşiş. Sen de işte o vakit anlıyorsun ki keşiş olmayan Neovari bu adam meğer geleceğin futurist dünyasında her şeye sahip olmaktan sıkıldığı için, her şeyin gerçekte ne olduğunu hatırlamak üzere kendisini gelecekten geçmişe gönderen sıradan bir vatandaşmış. Yani bu demek oluyor ki, çölde olmayı biz seçtik, çölden çıkmayı da biz seçeceğiz.

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS