Duygu Merzifonluoğlu Duygu Merzifonluoğlu

Dünyanın Yeni Çağının Şarkısı “Kommagene Bienal”

23.09.2022 Cuma | 15:44

Bienal’in ilk gününde, bir zamanlar Kommagene Krallığı’nın bulunduğu topraklarda, Fırat Nehri’nin suları ile birleşen Atatürk Barajı üzerinde, açık okyanustaymışcasına bir tekne ile yol alırken düşündüğüm pek çok şey oldu. “ADA” olarak bilinen bu bölgenin büyüsünü, güçlü hikayesini ve de gizli sırlarını derinden hissediyordum. Bu yüzden de bir hayalin gerçekleşmesinin gücünün, bu sırların ne kadarını açığa çıkarıp, hikayesinin ne kadarını görünür kılacağını merak ediyordum.

Adıyaman'a ilk gelişim, Nemrut'u ilk görüşümdü. 

Dolayısıyla bu topraklara ayak basıp, insanı ile ilk tanışmama vesile olan bu bienal, ruhumda farklı izler bıraktı. Adıyaman’ın doğası, insanının bu doğa ile baş etme çabası ve de yaşam kavgası başkaydı. İnsanları suya fiziken yakın ancak duygusal olarak çok uzaktı. Bienalin Küratörü Nihat Özdal “Buralarda suya girme ölürsün denirmiş, sularla ilişkimiz berbat, burada su ile ilişki kurmak korkulan bir şey..” dediği an buranın halkını su ile iç içe hayal etmemeye çalışmak tuhaftı. Nevali Çori açıklarında Kahta sınırlarında bulunan büyülü adalar arasında belki de hiçbir zaman bizim yaklaştığımız gibi suya yaklaşamayacak, baraj sularına serinlemek için kendilerini kolayca atamayacaklardı ve buranın normali buydu, öyle mi?

 Bir şehrin, bir mevsimin, bir duygunun insana yapabildikleri muazzam bazen. Görüneni, yalnızca göründüğü şekli ile görüp yargılayanların telaşından insanı uzaklaştırıp, görüneni görünmeyen tüm anlamlarıyla görebilmenin bilge, sessiz, gerçek ve tanıdık hissine bir anda yaklaştırıveriyor.

 Aslen Halfeti’li olan Nihat Bey, bu bienal için, bu topraklarda doğup büyümesinin gücünü yanına alarak, bu bölgenin kendisini tercih etmiş olduğuna kalpten inanarak 6 ay evvel çıkmış yola. Yöre halkının suya uzaklığına nazaran kendisinin aynı sulara, nehirlere olan yakınlığından ilham alarak mevcuttan sıkılanlar için “Hayali Bir Uygarlık” yolunu açmış. Kendi merakının peşinden gitme özgürlüğünü kullanmış ve de insanlara başka boyutların varlığı üzerine düşünme fırsatı yaratmış. Manzaranın içinde, tam kalbinde olmak isteyenleri, uzaktan izlemek yerine resmin içine girmeyi sevenleri, plan yapmaktansa plandan, programdan çıkarak gerçek planı bulmak isteyenleri bir araya toplamış. Kısacası sonsuza kadar aynı bedenin içinde yaşamayacağını bilen ölümsüz ruhlarımıza daha özgür, daha sabırsız, daha meraklı bir alanın varlığını hatırlatmış.

 Sonra da Kommagene Bienal’ine bu coğrafyanın arkeolojisine, doğallığa, doğaya öncelik veren, burayla baş edebilecek 23 ülkeden toplamda 53 sanatçıyı çağırmış. 

Buradaki sanat eserleri, galerilerde, müzelerdeki gibi korunaklı alanlarda değiller. Alıştığımızdan farklı olarak neredeyse büyük bir çoğunluğu burada Adıyaman’da yaratılmış olan tüm eserler burada tümüyle dışta yani dışarıdalar. İnsan o nedenle burada dışta ve dış olmayı deneyimliyor. Sanki bu bienalde içeride olan hiçbir eser içeride gibi değil. Sanki içeride olanlar bile aslında, dışarıda ve yalnızlar. Adalarda olanlar kendi adalarında tek başınalar, Kahta Kalesi’ndekiler, Karakuş Tümülüsü’ndekiler, Arsemia’dekiler, Cendere Köprüsü ve de Nemrut Dağı’ndaki tüm eserler dünyanın en kutsal topraklarından birinde kendi gibi yalnızları bulunca yitirilen türde bir dışlanmışlık halindeler.

 Bu nedenle Nihat Özdal, Adalar bölgesinde gördüğümüz sanat eserleri üzerine “Süreç içinde başka şeylere dönüşecekler. Çöl rüzgarları, yağmur, barajın yükselmesi sanat eserlerini zamanla değiştirecek..” dediğinde aklıma bu dünyanın kalıcı ölümsüzlüğünün yanında bizlerin dışlanmış geçiciliği geldi. Çünkü bizler, dünyanın yanında ölümlü ve geçici olanlarız. Aynı bu bienaldeki gibi geçici bir süreliğine bu eserleri bulundukları yerlerde izleyecek, onların yanından geçerken yaratım hikayelerini dinleyecek ve sonra da çekip gideceğiz. Bu eserlerse bizden sonra da aynı yerlerinde, dışarıda ve açıkta kalmaya devam edecekler. Güneşin altında yanmaya, yağmur yağdığında ıslanmaya, yükselen baraj suları ile beraber su altında kalmaya, alçalan sularla yeniden açığa çıkmaya, çöl rüzgarları ile toza bulanmaya ve tüm bunlara rağmen yine de hayatta kalmaya çalışacaklar. Aynı bu şehrin MÖ 2000 yıllarında Kommagene Krallığının kuruluşuna kadar (MÖ 69) Hititler, Mitanniler, Aramiler, Asurlular, Geç Hititliler, Persler, Kummurlar ile Makedonyalı Büyük İskender’in hakimiyeti ve Doğu Roma imparatorluğu egemenliğinin hüküm sürdüğü günlerden bugünlere kalabilen tüm izler gibi. 

 Şimdi o nedenle bizim için bu bienal MÖ 2000’ler ile MS 2000’ler arasında gizli bir köprü kuruyor bana göre. Bize “Neden bu ülkede doğdun, neden burada büyüdün, neden bu bedenle gelmeyi seçtin?” sorusunu daha çok sordurtuyor. İnsan, Nihat Bey’in, “Evim yok, arabam yok, param var mı bilmiyorum. Hiçbir şeye sahip olamam çünkü o kadar büyük olamam. Dünyayı, evreni, galaksileri, gezegenleri düşününce bizim hiçliğimiz daha belirgin oluyor. O nedenle gelip geçici olduğumuzu bilerek yapmak lazım yapacaklarımızı..” cümlelerini duyduğu zaman aynı yerlerde ve hislerde olduğunu yeniden hatırlıyor. Çünkü aslında düşündükçe derinleşilmesi gereken yer burası. İnsanın kendini hem kıpırtısız, dümdüz bir nehre atılmış minik bir çakıl taşı gibi, hem de o çakıl taşının suya değdiği an saniyesinde başlattığı sayısız çemberlerden biri gibi hissetmesi gereken yer tam olarak burası.

 Başka türlü başına geleceklerden bihaber insanoğlunun köksüz yaşam merakı nasıl anlamlanacak ki.. Kökümüzü aramaya başlayamazsak gerçekte kim olduğumuzu nasıl bulacağız ki.. Ruhun bir bedene sığan bir ömürlük dünya seyahati bu kadar basit bir sebep için mi? 

 Belki de ne büyük bir hikayenin içinde olduğumuzu anlayabileceğimiz yerin tam ortası burası. Arayış içindeyken, arayışın kendisi olduğumuzu hiç bilmeden çıktığımız yolların sonu burası. Sonsuz bir bekleyiş içinde, başı sonu olmayan bir nehir olmakta ustalaşan insanın o gizli şarkıyı duyacağı zamanın başlangıcı geldi çattı belki..

 Bilmiyoruz ama belki en derinlerimizde bu çağrıyı duyuyor ve hissediyoruz..

 İşte bana göre bu bienal bu gibi nedenlerden ötürü, yeni dönem sanatın, medyanın ve de bu alanda yıllardır çalışan “nerden geldik nereye gidiyoruz, giderken nelerden vazgeçip ne kadar hakikate erişebiliyoruz?” sorgusunu yapan insanları güçlü ve güvenli hissettirecek bir bienal. Bir gerçeklikten başka bir gerçekliğe geçilecek olan bir dönemin sanat vesilesi ile bir tasviri. O nedenle de hem bu kadar açık seçik hem de sakin ve sessiz çağırıyor hazır olanı kendine. 

 Çağrıyı duyanlar, dünyanın yeni çağının şarkısını duyanlar olacaktır.

 Ruhunuzun doğmayı seçtiği bu ülke sizlere bu bienal aracılığıyla “işte bilmek istediğin, işte ihtiyacın olan, işte hissetmek, görmek, anlamak istediğin her şey..” diyor ve sizin de bunun ne anlama geldiğini gidip kendi gözlerinizle görmeniz gerekiyor. 20 Ağustos’ta izleyici ile buluşan Kommagene Bienal’ini 20 Ekim’e kadar Adıyaman’da ziyaret edebilirsiniz. 

Bienal’e dair neleri unutamadım?

 - Adalar bölgesinde yer alan Romanya'lı sanatçı Peter Pal, eserinin hikayesini anlattıktan sonra “..üzerine konuşulmasındansa izlenmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.” dedi ve ben de o bunu der demez kendisinin eski medeniyetlerin sembollerini yeni bir form ile anlattığı piramit şeklindeki eserine daha da yaklaştım. Piramitin tepesindeki nehir suyu ile nehir, bulunduğum açıdan birbiri içine geçmiş, tek bir üçgenin içinde başka üçgenleri de ortaya çıkarmıştı. Bu üçgenlerin daha da fazla boyut kazanarak beni daha da içine çekişini unutmadım. Beni boncuk boncuk terleten Adıyaman güneşi altında tanık olduğum sihirli bir andı.  

- Adıyaman’daki son gecemizin sabahında Nemrut dağının zirvesine ince basamaklı merdivenlerden durmaksızın bir kerede çıkmış, Nemrut’un simgesi olan o dev heykellerle göz göze gelince de tuhaf bir gülümseme hali yaşamıştım. Bu heykellerin tam karşısındaki dev ekranı görünce de sanatın ve medyanın gücüne bir kez daha inanmıştım. Türkiye’nin en önemli simgelerinden biri olan, Kommagene Tanrılarının dostluğunu anlatan, o yan yana oturan kralların önünde Ecem Dilan Köse imzasını taşıyan, kodlar üzerine kurgulanan hücreselleşen bir dönüşümü, yeni insanın omurgasını izlemiştim. Bu dev ekrandaki NFT, bir yandan krallar ile iletişim kuruyor, oradan buraya buradan oraya bilgi aktarımında bulunuyor, sanki DNA sarmallarımızı harekete geçiriyordu. Geçmiş ve şimdi arasında görünmez bir köprü kuran, bizi kadim dönemler ile Nemrut’un zirvesinde buluşturan bu eser, o sabahın ilk saatlerinde bizlere bir zamanlar aynı topraklarda yaşamış olan kudretin yeniden yüklenmesine yardım etti, biliyorum.

- Cendere Köprüsü’nün hemen altında yer alan Jerome Symons imzasını taşıyan eserde ise bienalin sloganı olan hayali uygarlığın özgür dinleyişinin önemini anlatan söz ve şekiller oyulmuştu. Bu şekiller yeni bir uygarlığın ön şartı olan, konuşmak için ’SÖYLE’ yazısı ve dinlemek için ise ‘kulak’ şeklini üzerinde barındırıyordu. Ben ise bu yazıları görmeden uzaktan yalnızca çember oluşturmuş olan bu kayaların hemen yanında aynı şekilde çember oluşturmuş bir Adıyaman ailesini piknik yaparken görüyordum. Bu hayali uygarlık ile Adıyaman halkı arasında müthiş bir bağlantı vardı ve bu iri kayalar sanki birbirleri ile sürekli konuşan Adıyaman’lı piknik yapan o ailenin aynadaki bir yansıması, farklı bir boyuttaki hali gibiydi.

- 20 yıldır restorasyonda olan ve bu bienal ile yeniden açılan Kahta Kalesi’nde, kalenin en dış ve en uç köşesinde, bir yanı uçurum olan incecik bir taş köprüden geçtikten sonra vardığım bir odacık içinde karşıma şair, müzisyen ve sanatçı Madara Gruntmane’nin kendi sesi ile okuduğu kendi şiiri çıktı. Bir ekranda karlı bir arazide kırmızı kıyafetli bir kadının gelişini izlerken bir yandan da dilini bilmediğim bir kadının duygulu şiirini dinliyordum. Şiirin bir bölümünün şu dizeleri hiç gitmedi aklımdan “..başımda sızısı hüznün / göremiyorum seni artık / bir hasret içimizde / sırt çantasında ezilmiş / güç bela sürünen / ihmal edilmiş solgun dokunuşları dünün / emeceklerse emsinler artık sıcağı..”

Diğer Yazıları

Zeytin Ağacı’na alternatif son..

Bu son günlerin popüler seyrine ben de kapıldım ve bir oturuşta “Zeytin Ağacı”nı baştan sona izledim. Zamanında itiraf edilemeyen duygu ve düşüncelerin, zaman geçtikçe ağırlaşan sırların, yüzleşilemeyen korkuların insanı tanımsız bir alanda yaşamaya nasıl mahkum ettiğini ve gittikçe içinden çıkılamaz bir döngü içine sürüklediğini oradaki her hikayenin başrol oyuncusu gibi derinden hissettim.

Devamını Oku 03.08.2022

Mimozaların ardından “Adada Lavanta Günleri”

Ne zaman gitsem adaya hep aynı şeyi düşünürüm. “Yazar daha çok yazar olur, şair daha çok şair, sanatçı daha çok sanatçı olur, kim ne olması gerekiyorsa burada daha çok o olur” derim ve o yüzden de Bostancı iskelesinden ayrılan vapurun o iskeleden ayrılışıyla beraber melankolik bir ruh haline bürünürüm.

Devamını Oku 21.07.2022

Bayramlarda bol keseden yaşanan yaşam..

Güzel zamanları hatırlıyorum düşününce..Bahçelievler son duraktaki evdeyiz. Bir sabah erken arka bahçede toplanmış bir kalabalık.. Mutfak penceresinden sessizce kalabalığı izliyorum.  Yaz değil, kıştayız. Yağmur çamur her yer.  Bu yılın Temmuz’una denk gelen bayram o yılın o mevsimine denk gelmiş.  

Devamını Oku 09.07.2022
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
LG
MD
SM
XS