Duygu Merzifonluoğlu Duygu Merzifonluoğlu

Erbak Ailesi'nin tutku dolu, ilham verici hikayesi..

30.09.2026 Çarşamba | 11:47Son Güncelleme:

Kendisini, üç kuşağın dünya seyahatlerine ilişkin fotoğrafların yer aldığı bir fotoğraf sergisi haberi ile tanıdım. 1930'larda dede fotoğraf makinasını alıp, o dönemde gidilmesi oldukça zor olan dünyanın öbür ucundaki yerlere gidip gördüğünü, hissettiğini kayda almış. Ardından oğlu, en son da torunu yıllar içerisinde bu tutkuyu devam ettirmiş. Sonra torun, bir Hindistan seyahatinde 80 yaşına geldiğinde pişman olmamak için bugün neleri farklı yapmalıyım, neleri üretmeli, yaratmalıyım sorusunun peşine düşmüş.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Hayatını durdurmuş, bambaşka bir uğraşın onu ulaştıracağı yeri merak etmiş ve sonra da herkese hem hayallerini gerçekleştirebilmenin hem de hayatına kaldığı yerden devam edebilmenin gücünü göstermiş. İlham dolu bir hikaye. Hangi ailede doğduğunuz, nasıl büyüdüğünüz kesinlikle çok büyük bir şans ancak o aileyi yarınlara nasıl taşımak istediğiniz konusu gündeme geldiğinde o şansı kendiniz yaratıyorsunuz. Daha fazla uzatmadan aşağıda sizlerle Ceylin Erbak Aytekin'in sorularıma vermiş olduğu samimi yanıtlarını paylaşıyorum.

Erbak Ailesinin tutku dolu, ilham verici hikayesi..

1. 212 Photography İstanbul'un 9'uncu edisyonunda üç kuşaklık bir fotoğraf arşivinin içinde yer aldığı, dün açılışı gerçekleştirilen "Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar" adlı serginizin ilk haberini aldığımda, dede, baba ve torunun ortak tutkusunun bu sergide bir araya geldiğini okuduğumda nasıl bir sergi olacağını merak ettim. Nasıl anlatırsınız serginin hikayesini?

Bu hikâyenin başlangıcı, dedem Nuri Z. Erbak’ın 1930’lu yıllarda fotoğraf makinesiyle çıktığı yolculuklara uzanıyor. Seyahatin bugünkü kadar kolay olmadığı bir dönemde dünyanın birbirinden çok farklı coğrafyalarına gitmiş ve karşılaştığı hayatları fotoğraflamış. Babam Mehmet H. Erbak’ın seyahatleriyle genişleyen bu arşive zamanla benim fotoğraflarım da eklendi.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Son yıllarda, özellikle anne olduktan sonra, bu arşive farklı bir gözle bakmaya başladım. Önceleri fotoğrafların nerede çekildiğine, karede kimin olduğuna bakıyordum. Zamanla asıl merak ettiğim şey, dedemle babamın neye bakmayı seçtikleri oldu. Dedem neden tam orada durmuş, babam neden o anı saklamaya değer bulmuş…

Bir süre sonra üç kuşağın fotoğraflarının kendi aralarında bir anlam bütünlüğü oluşturduğunu fark ettim. Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar bu bütünlüğün peşinden gidiyor. Bize aktarılan asıl miras fotoğraf makinesi ya da fotoğraf çekme alışkanlığından çok, dünyaya merakla bakma, görülmemiş olanı keşfetme ve görülenden bir iz saklama isteği.

2) Peki serginin kurgusunu nasıl anlatırsınız? Mesela burada sergilenen fotoğraflar arasında dedenizin 1930'larda kullanmış olduğu ilk fotoğraf makinesi ile babanız veya sizin de çekmiş olduğunuz fotoğraflar yer alıyor mu hiç? Böyle bağlantılar da mevcut mu?

Serginin kurgusu teknik bir devamlılık üzerinden ilerlemiyor. Dedemin makinesini önce babamın, sonra benim kullandığım, aynı makineyle üç kuşağın fotoğraf çektiği bir hikâye yok. Aktarılan şey makine değil, bakış.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Üstelik fotoğraf çekme biçimlerimiz teknolojik olarak birbirinden çok farklı. Dedem sınırlı sayıda film karesiyle yola çıkıyor ve çektiği fotoğrafı belki haftalar sonra görebiliyor; onun için deklanşöre basmak başlı başına bir karar. Babamın kuşağında imkânlar artıyor ama seyahat hâlâ zor; onun fotoğraflarında bir yere ulaşmış olmanın, görülmesi güç bir yeri kaydetmenin hissini görüyorum. Benim kuşağımda ise neredeyse sınırsız fotoğraf çekebiliyoruz. O yüzden mesele çekmekten çok doğru eleyebilmek.

Sergide üç farklı teknolojiyi, ama ondan da öte üç farklı zamanı ve üç farklı bakışı yan yana görüyoruz. Fotoğraflar aynı zamanda dünyanın nasıl değiştiğini de gösteriyor. Zamanı serginin dördüncü karakteri olarak tanımlamamızın bir nedeni de bu.

3) Kurumsal dünyada Uludağ İçecek Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak tanınıyorsunuz ancak hayat hikayeniz farklı kaynaklardan araştırıldığında iş insanı olmanızın yanı sıra aynı zamanda bambaşka kimlikleriniz olduğu da çıkıyor ortaya. Örneğin Hindistan'a yapmış olduğunuz bir seyahat sırasında 80 yaşınıza geldiğinizde eğer yazarlığa dair olan tutkunuzun peşinden gitmemiş olursanız çok mutsuz olacağınızı düşünerek işten ayrılma kararı almışsınız. Sonra işten ayrılmış ve de her gün işe gider gibi çalışma odasına gidip tüm gün öyküler yazıp, ardından da ilk öykü kitabınızı piyasaya çıkarmışsınız. Sonradan devamı da gelmiş. Cesur bir karar. Şu an hayatınızda yazarlığa istediğiniz şekilde vakit ayırabiliyor musunuz?

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Dürüst olmak gerekirse istediğim kadar ayıramıyorum. Ama yazıyla kurduğum ilişki hiçbir zaman kaybolmuyor, sadece frekansı ve içeriği o günün ihtiyaçları çerçevesinde farklı formatlara evriliyor.

Hindistan seyahatimde kendime çok basit bir soru sormuştum: “80 yaşına geldiğimde, kitap yazmayı hiç denemediğim için pişman olur muyum?” Cevabım net bir şekilde evetti. Bunun üzerine işten ayrıldım ve bir süre yazmayı işim haline getirdim, bunun üzerine iki kitabım yayınlandı.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Bugün hayatım çok farklı. Uludağ İçecek’teki sorumluluklarım da annelik de hayatımın merkezinde. Dolayısıyla o dönemki gibi bütün günümü yazıya ayırmam mümkün değil. Ama yazarlık yalnızca masaya oturup yazdığınız saatlerden ibaret değil. Dünyayı nasıl gözlemlediğiniz, insanları nasıl dinlediğiniz, hafızayla nasıl ilişki kurduğunuz da onun bir parçası. Diğer bir deyişle, nadasa yattığınızda neleri biriktirdiğinizle de çok ilintili.

Yazı hayatımda belki eskisi kadar görünür değil ama içimde hep çalışan bir yer var. Bugün o yerin en somut hali, oğlum için yazdığım hikâyeler. Seyahatlerimizden yola çıkan, kahramanı oğlum olan bir çocuk kitabı serisi üzerinde çalışıyorum. Bir bakıma sergideki soruyu kişisel yaşamımda da sürdürüyorum: Ona dünyayı ve ailecek paylaştığımız hatıralarımızı nasıl anlatmalıyım ki çocukluğunda yaşadığı özgünlüğü yetişkinliğinde de hayatına ışık tutabilsin?

4) Araştırma yaparken Mayıs 2020 tarihli bir yazınıza denk geldim. O yazıda da 84 yaşında olduğunuzu söylüyorsunuz, yaşlılığın zorluğunu anlatıyorsunuz ve o yaşınıza kadar tuttuğunuz günlükleri kimsenin merak etmediğinden yakınıyorsunuz. Daha doğrusu, sizin aile büyüklerinizin anlattığı hikayelerin peşine düşüşünüz gibi, onları özenle kayda alışınız gibi kimsenin kayda almayıp, anlattırmadığını dile getiriyorsunuz. Farklı yerlerde 80 yaşa özellikle vurgu yapmış olduğunuz için şunu söylemek istedim size. Benim babaannem 97 yaşında vefat etti ve biz hep onun bize anlattığı hikayelerle büyüdük. Hiçbir zaman bizim ona anlat diye sormamızı beklemedi, yaşadığı hayatı bize pek çok fıkra, hikaye üzerinden öyle bir anlattı ki o şu an yaşamda olmasa da anlattıkları hep bizimle beraber yaşıyor. Siz bir yazarsınız, bu hayatı anlatmaya değecek şekilde yaşayacak olan da hikayeyi yazacak olan da sizsiniz. Kimsenin sormasını beklemeden anlatmayı deneyebilirsiniz. Gençler ne soracağını her zaman bilemeyebilir ancak 80 yaşında bir kadın bir şeyler anlatmak istediğinde dinleyeni her zaman olur. Ben böyle inanıyorum...

O yazı oyunlu bir metindi, kendimi 84 yaşımda hayal ederek bugüne bakıyordum. Ama altında çok önemsediğim bir mesele vardı: hafızanın, aramızdan ayrılan kuşaklarla birlikte yok olması.

Aile büyüklerimin anlattığı hikâyelere hep çok meraklı oldum, aynı hikâyeyi defalarca dinlemekten hiç sıkılmadım. Çünkü bir süre sonra şunu fark ediyorsunuz: İnsanlar gidiyor ve siz sormadıysanız onlarla birlikte çok büyük bir sözlü tarih de kayboluyor. Arşive, kayda ve yazıya bu kadar inanmamın nedeni de bu. Babaannenizin kimsenin sormasını beklemeden anlatması bu yüzden bana çok yakın geliyor. Günlükler, fotoğraflar, hikâyeler, kitaplar ve bu sergi de benim için aynı çabanın farklı biçimleri.

5) Bu fotoğraf sergisine dair olan bilgileri okurken dedeniz Nuri Z. Erbak'ın 1930'lu yıllardan itibaren fotoğraf makinesiyle seyahat ettiğini ve de sergiyi başlatan ilk karelerin doğal olarak kendisine ait olduğunu öğrendim. Bildiğim kadarıyla kendisi o dönemde Mısır'dan Venezuela'ya, Tanzanya'dan Hawai'ye, Hong Kong'dan Japonya'ya uzanan rotaları takip etmiş. Nasıl bir karakteri vardı dedenizin? Kendisinin hayata bakış şekli, onunla kurmuş olduğunuz diyaloğu nasıl besledi? Öğrenebilme şansım olabilir mi?

Dedemi tek bir sıfatla anlatmak çok zor. Çalışkan, cesur, azimli ve titiz bir insandı, aynı zamanda son derece meraklıydı ve estetik tarafı güçlüydü. Ağaçlara, güllere, sanata, işine, dünyaya meraklıydı.

Beni bugün en çok etkileyen yanı, yaptığı şeylerin kendi ömrünün ötesine geçebilmiş olması. Bir ürün, bir kurum, diktiği bir ağaç, çektiği bir fotoğraf, anlattığı bir hikâye… Hepsi başka biçimlerde yaşamaya devam ediyor. Herkeste karşılaşamayacağınız bir yaşam hüneri vardı.
Seyahatleri de bu karakterin bir parçası esasında. Bugün birkaç uçuşla ulaşabildiğimiz yerlere onun döneminde gitmek başlı başına bir macera.
Ama bugün fotoğraflarına baktığımda gittiği yerlerden çok hayata duyduğu merakı ve ilgiyi görüyorum. Artık ona soru soramıyorum ama fotoğraflarına, çektiği videolara, yazdığı hatıralara bakarak dünyayı nasıl gördüğünü anlamaya çalışıyorum. Onunla bugün kurduğum en güçlü diyalog bu. Bu diyalogdan da yaşadığı dönemin ötesinde hayal kurabilen bir insan olmanın ne gerektirdiğini öğreniyorum.

Erbak Ailesinin tutku dolu, ilham verici hikayesi..

6) Dedenizin ardından bu miras babanız Mehmet H. Erbak'a geçmiş. Kendisi de Trans-Sibirya'dan Hindistan ve Çin'in ücra köşelerine, Tibet'ten Antarktika'ya uzanan seyahatler yapmış. Ardından da siz yedi kıtaya yayılan yolculuklarınızda dedeniz ve de babanızdaki aynı keşif tutkusu ile beraber yolculuklarınızı görselleştirmeye devam etmişsiniz. Şunu kişisel olarak açıkçası merak ediyorum, hem dedenizin hem de babanızın gittiği bir ülkeye veya bölgeye gittiğinizde, onları etkilemiş olan aynı konular, durumlar, sizi de etkiledi mi? Yani sergide bu üç kuşağın aynı bölgelerde benzer duygularla fotoğrafladığı hikayeler de yer alıyor mu?

Bence var ama sergi aynı yere üç kuşak gittik ve aynı şeyi fotoğrafladık fikri üzerine kurulu değil. Sergi coğrafi bir rota izlemiyor, üç bakışın kesiştiği yerler, renkler ve dokular üzerinden ilerliyor.

Üçümüzün rotaları bazı noktalarda elbette kesişiyor. Sergide izleyicinin aynı yerin farklı kuşaklarda nasıl göründüğünü karşılaştırabileceği eşleşmeler de var. Ancak beni asıl etkileyen aynı coğrafyadan çok aynı bakma refleksinin ortaya çıkması. Dikkatimizi çeken ayrıntılar, yaşadığımız dönem ve bir yerle kurduğumuz ilişki değişiyor. Ama bir şeyi görüp durmak, ona biraz daha dikkatle bakmak ve o karşılaşmadan bir iz saklamak konusunda ortak bir isteğimiz var.

7) Yazmayı sevdiğinizi ve de aile büyüklerinizin anlattığı hikayelere merakınız olduğunu bildiğim için soruyorum. Sergi sonrası buradaki fotoğrafları aile büyüklerinizden dinlemiş olduğunuz önemli hikayelerin de içinde yer aldığı dünya seyahatlerine ilişkin bir fotoğraf kitabına dönüştürmeyi planlıyor musunuz?

Bunu çok isterim. Benim için heyecan verici olan, kitabın bir sergi kataloğu ya da fotoğraf albümü olmaktan öte, fotoğrafların çevresindeki hikâyeleri de içine alan bir aile ve seyahat hafızası olması.

Arşivde binlerce fotoğraf var ve sergi doğal olarak bunların çok küçük bir bölümünü gösterebiliyor. Fotoğrafların yanında aile içinde yıllardır anlatılan hikâyeler, günlükler, notlar ve farklı dönemlere ait başka malzemeler de var.

Arşivin korunması ve daha geniş bir kamuya açılması için bir dijitalleştirme süreci de başlattık. Kitap fikri bunun doğal bir devamı: Fotoğrafları yalnızca saklamak değil, belki de etraflarındaki hikâyelerle birlikte paylaşmak. Yazıyla fotoğrafı bir araya getirmek bana çok yakın bir fikir. Belki üç kuşağın seyahatlerini anlatan bir kitap olur, belki daha geniş bir aile hafızası çalışmasına dönüşür. Henüz kesinleşmiş bir proje yok ama serginin bize yeni yollar açacağına eminim.

8) Özellikle anne olduktan sonra, dedenizin ve de babanızın çekmiş olduğu binlerce kare arasında dolaşırken fotoğrafların kendisinden çok onların neye bakmayı seçtiklerini merak ettiğinizi söylediniz. Peki en çok neye bakmayı seçmişler, fotoğraflar arasında gördüğünüz bir tekrar veya dikkatinizi çeken farklı bir hikaye oldu mu?

Hepimiz bir yere gittiğimizde "görülmesi gereken" şeylerin fotoğrafını çekeriz: bir anıtın, bir manzaranın, herkesin çektiği o karenin. Albümlerimiz de, telefonlarımız da bu fotoğraflarla dolu. Ama bir insanın bakışını asıl anlatan, bunların arasına karışmış öbür karelerdir. Kimsenin durmayacağı bir köşe, bir yüz, sokakta gündelik bir an…

Anne olduktan sonra bu merak daha kişisel bir soruya dönüştü: Dedemin bakışının bende devam eden bir tarafı var mı? Oğluma neyi aktaracağımı düşünürken, önce bana neyin aktarıldığını anlamam gerektiğini fark ettim.

İzleyicilerin de kendi aile albümlerine bu gözle bakmasını isterim, yalnızca fotoğrafta kimin olduğuna değil, onu kimin çektiğine ve neden orada durduğuna da. Belki bir aile büyüğüne daha önce hiç sormadıkları bir soruyu sorarlar. Çünkü bir fotoğrafın arkasındaki bakış, bazen kendimizde açıklayamadığımız bir merakın nereden geldiğini gösterebiliyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan şey fotoğraflardan çok, neyin bakmaya değer olduğuna dair bir sezgi aynı zamanda.

9) Sohbetimizin başında serginin dördüncü karakterinin zaman olduğunu söylediniz. Gerçekten tutkusunun peşinden gidip, görülmemiş yerleri görme ve onları kayda alma, yani dünyayı keşfetmeye merak duyan bir yaşam şekli, bir dedenin hem çocuklarına hem de torunlarına bırakabileceği en güzel miras. Eminim siz de çocuğunuza aynı mirası geçireceksiniz. Şöyle bir soru sorsam size: "bundan yıllar yıllar sonra, torununuzun torunu sizi andığında, sizin için nasıl bir cümle kurmasını isterdiniz?" nasıl yanıt verirsiniz?

Bugün dedemin bize bıraktıklarına baktığımda, “İyi ki o hatıraları yazmış, iyi ki bu arşivi oluşturmuş, iyi ki bize böyle bir yaşam hüneri örneği bırakmış,” diyorum. Benim için de “İyi ki bu emanetlere özenle sahip çıkmış, üzerine bir şeyler koyup bize devretmiş,” denmesini isterdim.
Bu sergiyi hazırlarken miras kelimesinin anlamına da epey değindim. Mirası yalnızca bırakılan nesneler, fotoğraflar, eşyalar, mallar üzerinden sınırlandırmak sığ kalıyor. Bazen bize aktarılan şey bir bakma biçimi oluyor, bazen cesaret, bazen bir duygu, bazen bir hikâye…

Zamanı serginin dördüncü karakteri olarak görmemizin diğer nedeni de burada. Dedemin çektiği sıradan bir seyahat fotoğrafı, bunca yıl sonra artık yalnızca onun hatırası değil, bir şehrin, bir insanın, bir yaşam biçiminin kaydı. Fotoğraf değişmiyor ama geçen zamanla anlamı evriliyor.
Oğluma da dünyaya merakla bakmayı, gitmeyi, görmeyi, soru sormayı ve kendine has bakışına sahip çıkmayı aktarabilmek isterim. Ona yazdığım hikâyeler de biraz bu isteğin ürünü.

Belki birkaç kuşak sonra benim fotoğraflarıma bakan biri de nerede olduğumdan önce o kareleri çekerken ne düşündüğümü merak eder. Bundan daha güzel bir devamlılık olamaz.

212 Photography İstanbul kapsamında gerçekleştirilen, Erbak ailesinin 96 yılına yayılan fotoğraf arşivinden oluşan "Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar" sergisini 11 Ekim'e kadar Akaretler No:5'te ziyaret edebilirsiniz.

 

 

 

 

Günlük Haber Özetiniz