2012 yılının Haziran ayında başlayan, yani bugünden tam tamına 14 yıl önce, tüm detayı ile sayfaların sol üstüne yazılmış olan adresler kitabın kurgu olduğunu biliyor olmanıza rağmen, her şeyin gerçek olduğunu zaman zaman düşünmenize neden oluyor.
Bayan Antwerp tatlı bir kadın. Bir müddet sonra onu mektuplarından çok yakından tanıyor gibi hissediyorsunuz. Bahçesi çiçeklerle bezeli olan nehir gören evinin üst katındaki misafir odasına ne yapsam, nasıl bir yol bulsam da gitsem diye arada düşündüğünüz bile oluyor.
Antwerp'in tüm kitaplarını okuduğu bir yazar var. Her yeni çıkardığı kitap sonrası bu yazara kitapla ilgili olan düşüncelerini, yorumlarını (bir nevi kitabın kritiğini yaparak) mektup yazıyor ve de eğer sıcak bakarsa kendisini evinin üst katındaki bu odada ağırlamak istediğini söyleyerek evine davet ediyor. Mektubunun sonuna da "Ben yazar değilim ancak yazar olsaydım burayı severdim." diye bir not ekliyor. Bu cümle hoşunuza gidiyor çünkü "Ben yazar değilim, iyi yazamam." diyen birinin kitabını okuyorsunuz aslında ve yazarın bunu önden, son derece mütevazı bir dille, açık açık söylüyor oluşu sizi gülümsetiyor. Ne kadar naif diyorsunuz içinizden, yakın bir dostun "sence nasıl olmuş, yorumun nasıl? Merak ediyorum." diye sorduğu bir kaç sayfalık bir senaryosunu okuyormuşsunuz gibi bir durum var. Oysa ki kitap Amerika'yı ayağa kaldırmış, çok satanlar listesinde başı çeken, 2026 Women Prize en iyi roman finalisti olmuş son günlerin en popüler kitaplarından biri.
Türkive'deki yayın evi April Yayıncılık beni arayıp, Ergin Kaptan'ın Türkçe'ye çevirdiği kitaptan biraz bahsedip, kitabın 14 Mayıs'ta piyasaya çıkacağını söyleyerek kitap gelmeden önce pdf'ini göndermelerini isteyip istemeğimi sorduğunda önce gerek yok dedim. Fakat kitabın sağına soluna notlar alan biriyim, büyük ihtimalle pdf'i okumam ama siz yine de gönderin, isterim." dedim. Sonra bir gece çok uykum varken yatmadan kitaba şöyle bir bakmak istedim. O gece, nasıl olduysa birden 17'nci sayfaya gelmişim. Yani uykumu ertelemişim. O kadar da yorgun ve uykuluyken üstelik. Uzun lafın kısası kitap fiziken elime ulaştığında çoktan 80 sayfayı okumuştum bile.
Bu sırada kitap umduğumdan daha kalın ancak çok hızlı okunuyor. Resmen insanın elinden bırakası gelmiyor. Eğer bir günümü bu kitaba verebilecek vaktim olsaydı sabah başlar akşam bitirirdim. Bu mümkündü. Ancak ben yavaştan aldım. Okuyabileceğim en yavaş okuma halinde okudum ve toplam 15 gün sürdü.
Okurken pek çok kez aynı şeyi düşündüm. Kendi için söylenmesini istediği tüm cümleleri sanki kitabın içine açıkça saklamış yazar. Ayrıca bir yazarın içinde yaşayan tüm kimliklerin aynı anda ortalığa çıktığını ve de birbirleriyle selamlaştığını görmek de çok hoşuma gitti. Kitap okumaya özendirici de bir yandan. Mektuplarda bahsi geçen kitaplar arasından okumadığı kitapları listesine eklerken, okuduklarını da mutlulukla anımsıyor insan.
Sayfalar arasında ilerledikçe zaten bazı sayfalarda sürekli kendinizi bulduğunuzu görüyorsunuz. Cümleler, paragraflar ve mektuplar size ait değil belki ancak duygular, yaşananlar öylesine tanıdık, öylesine yakın ve sizden gibi ki… Bu nedenle sizde tahmin etmediğiniz duyguları, anıları açığa çıkarıyor. Bir yerden sonra kitabın sizi kendi içinizde ulaştırdığı yerleri görmek için okumaya devam ettiğinizi fark ediyorsunuz ki bu son derece keyifli bir şey.
Kitapta zaman içerisinde herkesin başına beklenmedik bir şeyler geliyor. Katil var, kurban var, Alzheimer hastası var, aniden kanser olan var, evlatlık olan var, boşanma var... erken ani ölüm var, suç ve ceza var, ölümle barışmak var, yas tutmak var, ölüme hazır olmak var... zor anne kız ilişkisi var. Göç var... yaşlılık var.. gözü kara gençlik var.. aşk var... ayrılık var... aldatma var... aldatma yüzünden ayrılık var... aldatılmadan kopuş, sevginin aşkın kendiliğinden bitişi var. Yalnızlık var. Kısacası hayata dair pek çok şey var. Bu nedenle bana göre insanı, içindeki iyi ve kötü ile bir araya getiriyor bu kitap. Kimsenin salt iyi olamadığını gösteriyor. Bize kötülük yapıldığında veya başımıza kötü olaylar geldiğinde yola aynı iyilik hali ile devam etmenin pek de kolay olmadığını çok iyi gösteriyor.
Mesela kitapta beni en çok etkileyen yerlerden biri, aynı kişinin bir ailenin dağılmasına, bir babanın işsiz kalmasına ve de ölmesine neden olurken, başka bir ailenin bir arada kalabilmesi ve de o ailedeki babanın kendine uygun olan bir işe girebilmesi için mücadele edişini görmek. İkisi de aynı kişi ancak biri aynı kişinin genç ve acılı, diğeri ise yaşlı ve bilge hali. İnsanın zamanla başka bir insana nasıl dönüştüğünü bu mektuplar üzerinden çok net görüyorsunuz.
İnsanların bu dünyadan gidişi yaklaştıkça, bir anlamda ölürken, geçmişle daha fazla hesaplaşmaya başladığını görmek ise hem rahatlatıcı hem de bir yandan rahatsız edici. Çünkü bir yerden sonra herkesten özür dilemeye başlıyor insan. Geçmişte sizi siz yapan olayları ve insanları, bütünüyle o günleri yeniden düşünüp kendi hatalarınızı görebilir hale gelip, kendini acımasızca yargılayabilmek derin bir konu. İşte buna olgunluk diyorlar. Barışmak istiyorsan eğer tüm kırgınlıklarınla barışabiliyorsan eğer olgun birisin sen. Küslük ise çok ağır bir ceza, zaman kaybettiriyor, böyle düşündürüyor insana.
Diğer sevdiğim yerlerden biri ise iki erkek arasında kalan bir kadının duygularını ifade etme biçimi. Birinin yanında hep olmak istediği kadına dönüşürken diğerinin yanında yaşama alışkın olduğu şekli ile hep bildiği gibi devam ediyor oluşu çok güzel anlatılmış. Birinde tutku ve aşk var, diğerinde ise sevgi ve sadakat.
Özellikle Mick'i anlattığı bölümde, 70'ini geçmiş Bayan Antwerp adına kendi kitabımın boş olan yerlerine okurken şöyle bir not yazmışım ben mesela:
"O, beni eskiden olduğum kişiye dönüştürüyor. Sanırım onunla arkadaşlık etmeyi bu yüzden seviyorum. Bana uzundur özlediğim, geri kazanmaya çalıştığım, o asi ve güzel, ele avuca sığmaz halimi geri getiriyor. Yani ona, onun için değil, onun benden çıkardığı hal için evet diyorum."
Diğer sevdiğim bir yer ise bir anneyle "sırlarını birbirine açacak" kadar yakın olup olmamanın ele alındığı bölüm. Görünürde çok iyi anlaşan ancak birazcık derinlere indiğinizde birbirine kendi gerçek hayatlarına dair hiçbir şey anlatmayan bir iletişim hali görüyorsunuz. Dolayısıyla kendi annesi ile gerçek anlamda hiçbir şekilde tanışmamış olan kızlara bir nevi tokat atıyor yazar. Yalan ilişkileri ortaya çıkarıyor yani. Kısacası anne kız çatışması burada çok iyi veriliyor.
Bu arada Bayan Antwerp'in herkese mektup yazmasının bir nevi annesine sarılması, annesi ile buluşması, annesinin varlığını herkese ispatlaması olduğunu görmek de kalbinizi eritiyor. Çünkü annesinden ona bu hayatta kalan tek miras var, o da bir tanecik mektup. Bu nedenle kitap bize mektupların bizden geriye kalacakları anlatacak şey olduğunu durmadan hatırlatıyor. Bizden sonrakilere kalacak olanları..
Zaten bu düşünce de sizde "Bazı insanlarla yaptığımız sözlü sohbetler kayda alınsaymış ortaya çok harika bir şey çıkarmış." demenize neden oluyor. İşte bu nedenle de mektuplaşmak istiyor insan. Hayatındaki tüm insanlara bu gözle yeniden bakıp, mektup yazabileceği kişilere kendini, yaşamını anlatan mektuplar yazmak istiyor.
Yani kitap, kaleminden bir insanı tanımanın gücünü gösteriyor insana. Başkalarına hayatı anlatışına tanık olmak ve oradan, o dialogtan kendine bir şeyler almak, çok keyifli bir olay. Sonuçta arkadaşlarından tanırsınız bir insanı… Ailesine karşı olan davranışından tanırsınız. Etrafındaki tüm insanlar için kurduğu cümlelerden, kendini, yaşadıklarını anlatma biçiminden tanırsınız. Bir sohbeti esnasında, karşısındaki kişiye verdiği akıldan, kendisine yazılan cevaplardan tanırsınız. Yılbaşı tebriğinden, hiç tanımadığı bir insana yazdığı sıradan bir mesajdan, sevdiği bir insana yazdığı bir mektuptan tanırsınız. Çocuklarla, yaşlılarla, yakın olmadığı insanlarla, çok yakın olduklarıyla, akrabalarıyla, iş arkadaşlarıyla, konuşma şekli ele verir o insanı.
Böyle düşündüğünüzde tanıyorum dediğiniz bazı insanları gerçek anlamda tanımadığınızı da anlıyorsunuz zaten. Çok yakınınızdaki, aile ve yakın dostlar çemberindeki birçok kişinin bu yaşamdaki yolu kesişen tüm insanlarla olan diyaloğunu okuma şansınız olsa belki bu kişiler hakkındaki düşünceniz değişecek. Bunlar geçiyor aklınızdan.
Yani bir insanın ilişkide, iletişimde olduğu veya iletişime geçmek istediği herkes ile olan yazışmasını tüm çıplaklığı ile görmek düşündürüyor insanı. Bu nedenle de kitabı bitirdiğinizde "hayat bize her zaman asıl önemli olan şeyin ne olduğunu öğretir." cümlesini kuruyorsunuz kendinize.
Uzun lafın kısası kitabı sevdim ben. Gerçekten çok sevdim. Mesajlaşmayı sevmeyen, onun yerine mektuplaşmayı tercih eden, hala dolma kalem kullanan ve de defterlere mürekkep ile yazı yazan, yapay zekada kendi adına yazılar yazdırmayı muhteşem bulan pek çok modern kişiye göre demode denebilecek benim gibi bir insanı mutlu etti ve de ilham verdi.
Çünkü kitabın yazarı Virginia Evans, "Muhabbet (The Correspondant)" öncesi 18 yıl boyunca yedi başarısız kitap yazmış, İngiliz Edebiyatı eğitimi almış, ilk kitabını 19 yaşındayken tamamlamış bir yazar. Romanları üzerinde çalıştığı süre boyunca bir kulüp yönetip, bir kaç yıl bir ortopedi cerrahı için plan yapıp, bir yıl kadar da iflas avukatı için çalışmış. Bu süre içerisinde ise baristalık işini de bırakmamış. Bu da demek oluyor ki bu kitapta çok emek var. Pek çok defa yere düşüp, zor olsa da vazgeçmemek ve her gün herşeye yeni baştan başlamak var.
Evans'ın kitabı The Correspondant, 26 haftadır New York Times çok satanı. 2026/PEN Hemingway En İyi Roman Ödülü'nü almış ve de 2026 Indies Choice Awards Yılın En İyi Romanı seçilmiş. Ayrıca 2026 Women's Prize En iyi Roman Finalisti ve de 3 dalda Goodreads Okur Ödülleri Finalisti olmuş.
Şimdi bu yetenekli yazarın başarısı ispatlanmış kitabını okumayıp da ne yapacaksınız?

2012 yılının Haziran ayında başlayan, yani bugünden tam tamına 14 yıl önce, tüm detayı ile sayfaların sol üstüne yazılmış olan adresler kitabın kurgu olduğunu biliyor olmanıza rağmen, her şeyin gerçek olduğunu zaman zaman düşünmenize neden oluyor.
Bayan Antwerp tatlı bir kadın. Bir müddet sonra onu mektuplarından çok yakından tanıyor gibi hissediyorsunuz. Bahçesi çiçeklerle bezeli olan nehir gören evinin üst katındaki misafir odasına ne yapsam, nasıl bir yol bulsam da gitsem diye arada düşündüğünüz bile oluyor.
Antwerp'in tüm kitaplarını okuduğu bir yazar var. Her yeni çıkardığı kitap sonrası bu yazara kitapla ilgili olan düşüncelerini, yorumlarını (bir nevi kitabın kritiğini yaparak) mektup yazıyor ve de eğer sıcak bakarsa kendisini evinin üst katındaki bu odada ağırlamak istediğini söyleyerek evine davet ediyor. Mektubunun sonuna da "Ben yazar değilim ancak yazar olsaydım burayı severdim." diye bir not ekliyor. Bu cümle hoşunuza gidiyor çünkü "Ben yazar değilim, iyi yazamam." diyen birinin kitabını okuyorsunuz aslında ve yazarın bunu önden, son derece mütevazı bir dille, açık açık söylüyor oluşu sizi gülümsetiyor. Ne kadar naif diyorsunuz içinizden, yakın bir dostun "sence nasıl olmuş, yorumun nasıl? Merak ediyorum." diye sorduğu bir kaç sayfalık bir senaryosunu okuyormuşsunuz gibi bir durum var. Oysa ki kitap Amerika'yı ayağa kaldırmış, çok satanlar listesinde başı çeken, 2026 Women Prize en iyi roman finalisti olmuş son günlerin en popüler kitaplarından biri.
Türkive'deki yayın evi April Yayıncılık beni arayıp, Ergin Kaptan'ın Türkçe'ye çevirdiği kitaptan biraz bahsedip, kitabın 14 Mayıs'ta piyasaya çıkacağını söyleyerek kitap gelmeden önce pdf'ini göndermelerini isteyip istemeğimi sorduğunda önce gerek yok dedim. Fakat kitabın sağına soluna notlar alan biriyim, büyük ihtimalle pdf'i okumam ama siz yine de gönderin, isterim." dedim. Sonra bir gece çok uykum varken yatmadan kitaba şöyle bir bakmak istedim. O gece, nasıl olduysa birden 17'nci sayfaya gelmişim. Yani uykumu ertelemişim. O kadar da yorgun ve uykuluyken üstelik. Uzun lafın kısası kitap fiziken elime ulaştığında çoktan 80 sayfayı okumuştum bile.
Bu sırada kitap umduğumdan daha kalın ancak çok hızlı okunuyor. Resmen insanın elinden bırakası gelmiyor. Eğer bir günümü bu kitaba verebilecek vaktim olsaydı sabah başlar akşam bitirirdim. Bu mümkündü. Ancak ben yavaştan aldım. Okuyabileceğim en yavaş okuma halinde okudum ve toplam 15 gün sürdü.
Okurken pek çok kez aynı şeyi düşündüm. Kendi için söylenmesini istediği tüm cümleleri sanki kitabın içine açıkça saklamış yazar. Ayrıca bir yazarın içinde yaşayan tüm kimliklerin aynı anda ortalığa çıktığını ve de birbirleriyle selamlaştığını görmek de çok hoşuma gitti. Kitap okumaya özendirici de bir yandan. Mektuplarda bahsi geçen kitaplar arasından okumadığı kitapları listesine eklerken, okuduklarını da mutlulukla anımsıyor insan.
Sayfalar arasında ilerledikçe zaten bazı sayfalarda sürekli kendinizi bulduğunuzu görüyorsunuz. Cümleler, paragraflar ve mektuplar size ait değil belki ancak duygular, yaşananlar öylesine tanıdık, öylesine yakın ve sizden gibi ki… Bu nedenle sizde tahmin etmediğiniz duyguları, anıları açığa çıkarıyor. Bir yerden sonra kitabın sizi kendi içinizde ulaştırdığı yerleri görmek için okumaya devam ettiğinizi fark ediyorsunuz ki bu son derece keyifli bir şey.
Kitapta zaman içerisinde herkesin başına beklenmedik bir şeyler geliyor. Katil var, kurban var, Alzheimer hastası var, aniden kanser olan var, evlatlık olan var, boşanma var... erken ani ölüm var, suç ve ceza var, ölümle barışmak var, yas tutmak var, ölüme hazır olmak var... zor anne kız ilişkisi var. Göç var... yaşlılık var.. gözü kara gençlik var.. aşk var... ayrılık var... aldatma var... aldatma yüzünden ayrılık var... aldatılmadan kopuş, sevginin aşkın kendiliğinden bitişi var. Yalnızlık var. Kısacası hayata dair pek çok şey var. Bu nedenle bana göre insanı, içindeki iyi ve kötü ile bir araya getiriyor bu kitap. Kimsenin salt iyi olamadığını gösteriyor. Bize kötülük yapıldığında veya başımıza kötü olaylar geldiğinde yola aynı iyilik hali ile devam etmenin pek de kolay olmadığını çok iyi gösteriyor.
Mesela kitapta beni en çok etkileyen yerlerden biri, aynı kişinin bir ailenin dağılmasına, bir babanın işsiz kalmasına ve de ölmesine neden olurken, başka bir ailenin bir arada kalabilmesi ve de o ailedeki babanın kendine uygun olan bir işe girebilmesi için mücadele edişini görmek. İkisi de aynı kişi ancak biri aynı kişinin genç ve acılı, diğeri ise yaşlı ve bilge hali. İnsanın zamanla başka bir insana nasıl dönüştüğünü bu mektuplar üzerinden çok net görüyorsunuz.
İnsanların bu dünyadan gidişi yaklaştıkça, bir anlamda ölürken, geçmişle daha fazla hesaplaşmaya başladığını görmek ise hem rahatlatıcı hem de bir yandan rahatsız edici. Çünkü bir yerden sonra herkesten özür dilemeye başlıyor insan. Geçmişte sizi siz yapan olayları ve insanları, bütünüyle o günleri yeniden düşünüp kendi hatalarınızı görebilir hale gelip, kendini acımasızca yargılayabilmek derin bir konu. İşte buna olgunluk diyorlar. Barışmak istiyorsan eğer tüm kırgınlıklarınla barışabiliyorsan eğer olgun birisin sen. Küslük ise çok ağır bir ceza, zaman kaybettiriyor, böyle düşündürüyor insana.
Diğer sevdiğim yerlerden biri ise iki erkek arasında kalan bir kadının duygularını ifade etme biçimi. Birinin yanında hep olmak istediği kadına dönüşürken diğerinin yanında yaşama alışkın olduğu şekli ile hep bildiği gibi devam ediyor oluşu çok güzel anlatılmış. Birinde tutku ve aşk var, diğerinde ise sevgi ve sadakat.
Özellikle Mick'i anlattığı bölümde, 70'ini geçmiş Bayan Antwerp adına kendi kitabımın boş olan yerlerine okurken şöyle bir not yazmışım ben mesela:
"O, beni eskiden olduğum kişiye dönüştürüyor. Sanırım onunla arkadaşlık etmeyi bu yüzden seviyorum. Bana uzundur özlediğim, geri kazanmaya çalıştığım, o asi ve güzel, ele avuca sığmaz halimi geri getiriyor. Yani ona, onun için değil, onun benden çıkardığı hal için evet diyorum."
Diğer sevdiğim bir yer ise bir anneyle "sırlarını birbirine açacak" kadar yakın olup olmamanın ele alındığı bölüm. Görünürde çok iyi anlaşan ancak birazcık derinlere indiğinizde birbirine kendi gerçek hayatlarına dair hiçbir şey anlatmayan bir iletişim hali görüyorsunuz. Dolayısıyla kendi annesi ile gerçek anlamda hiçbir şekilde tanışmamış olan kızlara bir nevi tokat atıyor yazar. Yalan ilişkileri ortaya çıkarıyor yani. Kısacası anne kız çatışması burada çok iyi veriliyor.
Bu arada Bayan Antwerp'in herkese mektup yazmasının bir nevi annesine sarılması, annesi ile buluşması, annesinin varlığını herkese ispatlaması olduğunu görmek de kalbinizi eritiyor. Çünkü annesinden ona bu hayatta kalan tek miras var, o da bir tanecik mektup. Bu nedenle kitap bize mektupların bizden geriye kalacakları anlatacak şey olduğunu durmadan hatırlatıyor. Bizden sonrakilere kalacak olanları..
Zaten bu düşünce de sizde "Bazı insanlarla yaptığımız sözlü sohbetler kayda alınsaymış ortaya çok harika bir şey çıkarmış." demenize neden oluyor. İşte bu nedenle de mektuplaşmak istiyor insan. Hayatındaki tüm insanlara bu gözle yeniden bakıp, mektup yazabileceği kişilere kendini, yaşamını anlatan mektuplar yazmak istiyor.
Yani kitap, kaleminden bir insanı tanımanın gücünü gösteriyor insana. Başkalarına hayatı anlatışına tanık olmak ve oradan, o dialogtan kendine bir şeyler almak, çok keyifli bir olay. Sonuçta arkadaşlarından tanırsınız bir insanı… Ailesine karşı olan davranışından tanırsınız. Etrafındaki tüm insanlar için kurduğu cümlelerden, kendini, yaşadıklarını anlatma biçiminden tanırsınız. Bir sohbeti esnasında, karşısındaki kişiye verdiği akıldan, kendisine yazılan cevaplardan tanırsınız. Yılbaşı tebriğinden, hiç tanımadığı bir insana yazdığı sıradan bir mesajdan, sevdiği bir insana yazdığı bir mektuptan tanırsınız. Çocuklarla, yaşlılarla, yakın olmadığı insanlarla, çok yakın olduklarıyla, akrabalarıyla, iş arkadaşlarıyla, konuşma şekli ele verir o insanı.
Böyle düşündüğünüzde tanıyorum dediğiniz bazı insanları gerçek anlamda tanımadığınızı da anlıyorsunuz zaten. Çok yakınınızdaki, aile ve yakın dostlar çemberindeki birçok kişinin bu yaşamdaki yolu kesişen tüm insanlarla olan diyaloğunu okuma şansınız olsa belki bu kişiler hakkındaki düşünceniz değişecek. Bunlar geçiyor aklınızdan.
Yani bir insanın ilişkide, iletişimde olduğu veya iletişime geçmek istediği herkes ile olan yazışmasını tüm çıplaklığı ile görmek düşündürüyor insanı. Bu nedenle de kitabı bitirdiğinizde "hayat bize her zaman asıl önemli olan şeyin ne olduğunu öğretir." cümlesini kuruyorsunuz kendinize.
Uzun lafın kısası kitabı sevdim ben. Gerçekten çok sevdim. Mesajlaşmayı sevmeyen, onun yerine mektuplaşmayı tercih eden, hala dolma kalem kullanan ve de defterlere mürekkep ile yazı yazan, yapay zekada kendi adına yazılar yazdırmayı muhteşem bulan pek çok modern kişiye göre demode denebilecek benim gibi bir insanı mutlu etti ve de ilham verdi.
Çünkü kitabın yazarı Virginia Evans, "Muhabbet (The Correspondant)" öncesi 18 yıl boyunca yedi başarısız kitap yazmış, İngiliz Edebiyatı eğitimi almış, ilk kitabını 19 yaşındayken tamamlamış bir yazar. Romanları üzerinde çalıştığı süre boyunca bir kulüp yönetip, bir kaç yıl bir ortopedi cerrahı için plan yapıp, bir yıl kadar da iflas avukatı için çalışmış. Bu süre içerisinde ise baristalık işini de bırakmamış. Bu da demek oluyor ki bu kitapta çok emek var. Pek çok defa yere düşüp, zor olsa da vazgeçmemek ve her gün herşeye yeni baştan başlamak var.
Evans'ın kitabı The Correspondant, 26 haftadır New York Times çok satanı. 2026/PEN Hemingway En İyi Roman Ödülü'nü almış ve de 2026 Indies Choice Awards Yılın En İyi Romanı seçilmiş. Ayrıca 2026 Women's Prize En iyi Roman Finalisti ve de 3 dalda Goodreads Okur Ödülleri Finalisti olmuş.
Şimdi bu yetenekli yazarın başarısı ispatlanmış kitabını okumayıp da ne yapacaksınız?
