Hasatı bekleyebilmen için önce tohum ekmen lazım

Atiye’yi izledim. Üzerine düşündüklerimi ve hissettiklerimi yazmak için de önce Doğuş Grubu’nun Sosyal Sorumluluk Projelerinden biri olan Ara Güler Müzesi’nde sergilenen Ara Güler’in, 1995 yılında ilk kazılar başladıktan sonra Göbekli Tepe henüz daha Göbekli Tepe değilken, 1998 yılında gidip çekmiş olduğu fotoğrafları görmeyi, o günün kadrajından bugüne bakmayı ve ardından da yine Ara Güler Müzesi ile eşzamanlı açılmış olan Yapı Kredi Bomontiada’daki Leica Türkiye Galerisi’ndeki ana odağını Göbeklitepe Arkeolojik Alanı oluşturan ve bölgenin mitolojisine uygun sembollerin farklı çözümlerine yer verilen Sinem Dişli’nin ‘Oyuklar ve Höyükler: Göbekli Tepe’ye Bir Bakış’ sergisini incelemeyi istedim. Hepsini gezip gördükten ve izlemem gerekenleri de izledikten sonra da sıra bana geldi.

Öncelikle Atiye ile başlayacağım.

Şengül Boybaş’ın ‘Atiye’ye konu olan ‘Dünyanın Uyanışı’ isimli kitabını henüz okumadım. Ancak kendisinin Göbekli Tepe ve Atiye üzerine yazmış olduğu yorumların içinde olduğu Hürriyet Seyahat Eki’nde (12 Ocak 2020 tarihli makale) yer alan bir makalesini okudum. Bu makaleden de kendisinin Göbeklitepe’ye ilk kez 2014 yılında gittiğini, gidene kadar hakkında hiçbir şey bilmediğini, alana girer girmez manyetik bir enerji ile karşılaştığını ve orada içinde hep tamamlamaya çalıştığı bir boşluğun tamamlanmış olduğunu hissettiğini öğrendim. Sonrasında da kim olduğu, nerede olduğu, neden orada olduğu gibi soruların peşine düşerek tabiri caizse ‘mucize’yi kendi hayatına - Göbeklitepe’deki arkeolojik bilgilere, gerçeküstü ve gerilim unsurları da ekleyerek - bir roman yazma yolculuğuna çıkarak çektiğini öğrendim.

Atiye, başına oturulduğu andan itibaren peş peşe ne kadar bölüm varsa hepsini bir solukta izleme isteği doğuran, izlenmezse de insanı son derece huzursuz kılan güçlü çekim kuvveti olan bir dizi. Çünkü içinde semboller, ezoterik açılımlar, kutsal topraklar, bilinenin ardındaki sırlar ve cevabına kolay erişim olmayan sorular gizli. Dolayısıyla da dizi, bu gibi mistik konulara bugüne değin fazla yaklaşmamış ancak eksikliğini içinde bir yerlerde hisseden ‘konuya uzak’ kimseler için son derece iyi bir bilgi aktarıcı niteliğinde. Fakat tabi gerçek ile hakikat arasındaki farkı yıllar içinde fazlaca sorgulamış, kendi gerçekliği içinde kah kaybolup kah yolunu bulmuş kimseler için tabiiki de hikaye, yüksek bilinçten gelen bilgi ile içinde olunan boyutun tam anlamıyla senkronize edilemediği yerlerde kopukluklar ve eksiklikler barındırıyor. Ancak tabi yine de Sirius’un gizeminin, Anadolu’nun bereketli topraklarının, insan suretinde görünen ancak gerçekte insan olmayan dünya dışı varlıkların özellikle bir Türk dizisinde konu edilmesi son derece önemli bir mevzu olduğundan senaryo, kurgu, oyunculuklar ve hikayenin verilişi bu önem sırası içinde biraz geri planda kalıyor. Açıkçası ben de diziyi bu perspektifte, özellikle yıllar içinde merakla araştırılıp peşinden gidilen belli soruların cevaplarının nasıl veriliyor oluşunu görmek için izledim.

Şimdi size önce bir kaç konuda hatırlatma yapacağım. Atiye sayesinde Turgut Candan’ın ‘Türklerin Kültür Kökenleri’ isimli kitabını uzun bir aradan sonra yeniden elime alma fırsatım oldu. Kitabı yeniden elime alıp rastgele karıştırdığımda da özel olarak işaretlemiş olduğum bir kaç bölümü yeniden hatırlamış oldum. Açıkçası bu kitap benim eski Türk Kültür Tarihi’nin dayandığı iki öge olduğunu, bunların da Siriusyen bağlantı ve Mu Uygarlığı olduğunu öğrendiğim kitaptır. Yeniden baktığımda ise genel olarak Atiye’de yüzeysel olarak anlatılmak zorunda kalınan veya önemle altının çizildiği konular hakkında detaylı bilgi veren bir kitap olduğunu hatırlamış oldum. Özellikle Atiye’yi sevmiş olanlar için dikkatten kaçmaması gerektiği için kitaptaki konu başlıklarından bazılarını buraya not etmek istedim: “Binlerce yıldır saklanan büyük sır, Türk Kültür Tarihi’nde Sirius Yıldızı’nın önemi, şamanizm ve sırlarla dolu Anadolu, Nemrut’un sakladığı sır ve fethedilecek ülke neden insanın kendisidir?”


Kitabın sonlarına doğru Dünya’nın ruhsal ve fiziksel ilerleme sürecini nesiller ve çağlar üzerinden anlattığı, devrenin başlangıcı ve devrenin sonunun anlatan bir grafik var. Bu grafikte insanlığın içinde olduğu yüzyıl ve dönem ‘Uyanış’ dönemi olarak tanımlanıyor. Atiye Dizisi ile paralel bir biçimde de ‘uyanış’ın ancak şuurlanma ve aydınlanma yolu ile yani insanların farkındalığını yükseltmesi ile gerçekleşebileceği anlatılıyor. Ezoterik bilgilerin içinde olduğu önemli kaynaklara göre uyanış dönemi oldukça önemli bir dönem çünkü insanların evrilebilmeleri, yani bir sonraki yüzyılın dünyasına hazır olabilmeri için bu dönemi geçirmeleri gerekiyor. Yani insanlıktan dünyanın ilk dönemlerinde yaşamda kalmalarını sağlayan ilkel güdülerini geride bırakarak kendi yüksek bilinçlerine ulaşmaları bekleniyor. Dolayısıyla da insanlardan uyanış evresi ile beraber farkında olmadan içinde yaşadıkları hapishaneden çıkmaları bekleniyor. Bu çıkış Atiye’de mağara metaforu ile verilmiş. Bir anlamda kendi karanlığına inip kendisiyle yüzleşip, kendi karanlığında kaybolup kendi geçmişi ile yeniden karşılaştığında Atiye, aslında hatırlamak istemediği travmalarını veya olmamış gibi kabul ettiği bazı olayları eğer mağaradan çıkmak istiyorsa görmezlikten gelemeyeceğini anlıyor. Dolayısıyla da o mağaranın içinde affetmesi gerekenleri affederek ve yapmış olduğu hataların da hata olduğunu kabul ederek kendine yalan söylemeyi bırakma yoluna gidiyor. Böylece dışardan baktığımızda Atiye, düzenin insana direttiği doğru sanılan yanlışlardan düzene karşı koyarak çıkmış, sevdiğini sandığı bir adamdan sevmediğini anlayarak vazgeçmiş, maddi evrenin zenginlik, para, şan, şöhret gibi gelip geçici, fiyakalı tanımlarına rest çekerek, parayı değil içerdeki sesi, toplumun uygun bulduğunu değil, kendi kalp sesini dinlemiş oluyor. Dolayısıyla da iç güdülerin yönetmekte olduğu zihinden, sevgi titreşiminin yayıldığı kalp eksenine geçebilmiş oluyor. İşte o noktada ruh bedenle tam anlamıyla bağlantıya geçebilmiş, duygular doğru yerini bulmuş ve bedendeki ruh olmak, dünyadaki beden olmak da anlamlanmış oluyor. Açıkçası Atiye’nin zihinden kalbe inmesi ile beraber hapis olduğu mağaradan çıkabilmesi, bana Alman Psikoterapist ve filozof Bert Hellinger’ın ‘Aile Dizimi’ metodunun da başka bir biçimdeki tezahürü gibi geldi. Bu konular biraz tartışmalı konular.. Pek çok kişi inanmak ile inanmamak arasında kaldığı için kendi normal akışında seyreden hayatı içerisinde bu tip konuları gündeme getirip huzurunu bozmak yerine hiç bir şey yokmuş gibi davranmayı seçebiliyor. Ancak bana göre insanlar inansalar da inanmasalar da doğru olan bir şey var ki o da insanın hayatında yüzleşmesi gereken kimselerle yüzleşip, söylenmesi gerekenleri söylemesi gereken kimselere söylediği hallerde iyileşebildiği. Kendini daha hafif ve geçmişi ile barışık hissettiği. O nedenle bana göre özellikle Atiye’de elden geldiği kadarı ile ele alınan ezoterik bilgiler, insanın kendini farketmesi ve ne için ne yapmakta olduğunu anlamaya başlaması için son derece önemli. Çünkü, insan dediğimiz varlık bugünün 2020 dünyasında artık kendisini aşağıya çeken bencillik, saldırganlık, dedikodu, nefret, mal, mülk, para, hırs ve herşeyin sahibi olma gibi heveslerin yerine kitap, kültür, sanat, yaratıcılık, gizli yeteneklerin bulunması, gerçek sevgi ve mutluluğun aranması gibi arayışlarla kendini doldurmalı. Beyin gücü yerine beden gücüne önem veren ilkel güdülerinden bu sayede kurtulmalı ki içinde yaşamakta olduğu maddi evrenle manevi evreni dengeleyip, yeni öğrendiği bilgileri etrafında bu bilgilere hazır olan kimselerle artık paylaşabilsin. Bu sayede de hem kendinin hem de etrafındakilerin bilincini yükselterek kendisinin en yüksek sürümüne ulaşabilsin ki dünyanın uyanışına ve yükselişine bir katkısı olabilsin.

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS