Hayatının hangi dönemini altınla kaplamak istersin?

Sanatçının aşık olması tehlikelidir. Aşktan çıkışı ise daha da tehlikelidir. Beklemediği bir anda, hazırlıksız bir biçimde aşktan çıkmak zorunda kalışı ise çok daha tehlikelidir. Çünkü ‘zorunda kalma’ hali sanatçıya yaşamda kalmak üzere mücadele etme güdüsü getirir. Ancak sanatçının yaşama, insana ve olaylara karşı olan algısı farklıdır. O nedenle de sanatçı, ‘zorunda kalma’ halinden sanat üretir. Yaşadıklarından eser yaratır, daha doğrusu yaratmak zorunda kalır. 

Serdar Acar, ilk defa bir sanat sergisine ev sahipliği yapan Santa Maria Drapelis Kilisesi’nin bir zamanlar kral mezarı olarak kullanılmış, mezar girişleri kapatıldıktan sonra da şölen ve toplantıların yapıldığı bir alan haline getirilmiş olan mahzeninin girişinde beni bekliyor. Kapıda onu görünce gülümsüyor, içeri giriyor, hemen sağda ahşap bir masanın üzerinde duran sergi broşürlerinden birini elime alıyor ve taş kapının içinden geçerek Serdar’ın yanına gidiyorum. Tavanı basık, loş bir biçimde aydınlatılmış kiremit rengi taşlarla örülmüş mahzene girer girmez ilk karşıma çıkan eser, Serdar’ın bu serginin ilk serisi olan ‘Eşdeğer’ serisindeki servilerini hatırlatan bir resim. Bu resmi görünce dönüp hızlıca bir etrafa bakıyorum. Hiçbir resimde servi yok. Yalnızca boş manzaralar var. Boşluklar var. İnsansız kıyı şeritleri var. Sabahın ilk ışıklarının yarı gölgeli hareketi var. Bebek mavisi tonlarında, hiç gidilmemiş bir gezegenin akşamüstü sahilleri var.. Serdar’a dönüp “Sergiye, bitiş olduğu için, yani bir son olduğu için mi ‘sessizlik’ adını verdin diyorum, yoksa bu gördüğüm daha doğrusu görmem gereken şey, sürece karşı olan senin sessiz duruşun mu? Yani sessizliğin mi?..” Serdar, başını öne eğiyor ve biz adım adım mahzenin içinde resimlerin önünden geçip giderken bana şöyle cevap veriyor; “İlişki bittiğinde, aşk, sevgi, tutku, arzu ve ölüm sona erdiğinde, geriye kalan şey sessizlik oldu..” Bir ilişkinin bitişinin insanda uyandırdığı, kendi sahiline çekilip, sonu gelmeyen dalgaların sürekliliğinin içinde yalnız başına kaybolmak isteyişinin üzerine Serdar da ben de bir müddet sessiz kalıyoruz. Bu açıdan bakıldığında çok haklı Serdar, bir ilişkinin bitişinin ardında bıraktığı en sert duygu belki de bu; ‘sessizlik’.

Bir müddet sessiz kaldıktan sonra, resimlerin bazılarında, serinin genelinde hakim olan mavi rengin dışındaki bir rengi, altın rengini görünce sessizliği birden yırtarak soruyorum; “..Peki neden altın? Neden bazı eserler? Yani neden o eserlerde altın kullanmak istedin?” Serdar, gülümseyerek beni yanıtlıyor. “..Aslında bu bir Japon felsefesine dayanıyor. Kintsugi tekniğinde kırılan nesne altınla onarılıyor ve bu aslında o kırılan yerin kutsallığını vurgulama amacıyla yapılıyor. Tüm yozlaşmışlıklar ve kötülüklere rağmen, bir nevi farklı olan yolu seçmek, ruha yakın gelen felsefe ve inançlara tutunma isteği.. Kısaca yaşanmışı kutsamak için altınla kapladım.” Serdar, yaşanmışın kutsanması ve bir hayatın içindeki ruhani iniş çıkışların olduğu yerlerin daha da değerli ve parlak bir biçimde gösterilmesi konusunu aklıma getirince, ‘yaşamları altınla onarım’ fikrini sessizce yeniden düşünmeye başlıyorum. 

Haliyle, yeniden sessizlik..

Bir müddet sonra Serdar’a, biz sessiz bir biçimde mahzenin içinde adım adım ilerlerken hızlıca göz gezdirdiğim sergi metninde geçen ‘ideal olan’ı sormak istiyorum ve ona; “.. ‘Peki ‘ideal olan’ neydi sence ve sence ‘ideal olan’, ideal olana eriştikten sonra kayıp mı edilir genelde, ya da kayıp mı edilmeli? Edilmesi senin yaratımına neden oldu ise belki de ‘ideal olan’ senin için bu aşkın bitişiydi diyebilir miyiz?” diye soruyorum. Serdar, ondan iyi bir açıklama beklediğimi farkederek ona göre ideal olanı şöyle anlatmaya başlıyor; “..İdeal olan, bugüne kadar benim için hep sahip olamadığım şeylerdi. Bu kişide saflık, gerçeklik, olduğu gibi olma durumuydu çünkü uzun yıllar olduğum değil, olmak istediğim ya da zannettirmeyi amaçladığım kişiyi oynamıştım. Yorulmuştum ve umduğumu vermemişti bu oyun bana. ‘Eşdeğer’ serisine neden olan o kişide ise, yorulmadan kendi gerçekliğimle kucaklanmıştım fakat evet, ideal olan şey tam sahip olduğun ana kadar heyecan verici ve peşinden gidilmesi gereken bir şey. O nedenle ideal olan şeyler, yaşam ve yolculuklar devam ettiği sürece devam etmeli. Ve doğru, kesinlikle benim için ideal olan, tamamen bu bitişti.” 

Böyle düşününce.. Nedir ki ideal olan diyor insan kendi kendine. Ben ideal miyim veyahut ideal olmakla ilgili miyim? En çok da ideal olmak ister miyim?.. 

Sorusu derin, cevabı ise sorusundan daha derin konular sonrası yeniden sessizlik...

***

Serdar’ın ‘Sessizlik’ adını taşıyan sergisinde, Skye Adası’nın topografik oluşumları merkezde yer alıyor. İlişkisinin bitişinin ardından tek başına gittiği, ilişkiden sonraki sonun sonrasının ve yeni başlangıçların hissi nedeniyle doğum anı olarak nitelendirdiği, sonun sonrasındaki sonsuzluk manzaralarında o nedenle bolca sessizlik görüyorsunuz. Bana göre bu sergiye adını veren ‘sessizlik’ ise bu alanda iki anlamda kullanılıyor. Hem ilişkinin bitişinden sonraki dönemin hissi hem de Serdar’ın yeniden doğum olarak daha doğrusu dünyanın doğum anı olarak kabul ettiği yerde, aslında ilişkinin bitişinin ardından kendine yeniden doğuşunun hissi. Yani, ilişkinin bitişi bana göre sessizliği bir anlamda başlatırken, bir anlamda da kendine yeniden doğuma sebep olduğu için son sessizliği de yırtan tek şey oluyor. 

***

Son sözler;

İdeal olandan hareketle, ‘zorunda kalma’ hali bana göre, ölümle yaratının arasındaki bir yer. Bence sanatçının, durursa ölüverecekmiş gibi bir hisle, kendini, her eserinde yeni baştan, sil baştan, en baştan durmamacasına yaratmaya devam ettiği sihirli bir alan. O nedenle durmamak için, ölmemek için, henüz zamanı gelmediği için ve en çok da bu hayatta ne olursa olsun ölüme direnmesi gerektiği için soluksuz bir biçimde çiziyor, yazıyor ve üretiyor sanatçı. Dolayısıyla da sanatçı olmuş oluyor. İşte o nedenle büyük aşkların, büyük kayıpların ve büyük travmaların ardından sanatçılar sanatçı olabiliyor. Duygusal anlamda ölümden dönebildiği, öte tarafta gördüklerini hatırlayabildiği, hatırladıklarını kağıda dökebildiği ve en çok da insanoğlunun ruhunun derinlerindeki bir yerlerdeki acıyı dünya ile paylaşma cesareti taşıyabildiği için.. 

Serdar’ın, bu dünyada insan olma deneyiminin gerektirdiği biçimde yaşadığı bir olayın kendisine yaptığı şeyi, ruhunun dayanılmaz olarak kabul etmesine karşın, kendi yaşanmışına karşı olan gerçek ve çıplak dolayısıyla da hür durabilişini kutluyorum. Öyle sanıyorum ki, dünyanın geri kalanına kendini anlatmak konusunda o bu kadar cesur davranabildiği için, benzer hisleri yaşayan pek çok kişi de kendini artık yalnız hissetmeyecek. 

Ve sessizlik..

 

 

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS