Kimin hayalinin gerçekleşmiş halisin?

Hafta sonu bir Fransız festival filmi izledim. Birinde hikayeyi anlamak, birinde de detayları yakalamak için iki kez izlemek gereken filmlerdendi. Ve film Marcel Proust’un şu sözü ile başlıyordu: “Rastgele yatıştırıcı bir ilaç ya da tehlikeli bir zehir seçebileceğimiz bir dispansere benzeyen hafızalarımızda her şeyi bulabiliriz.”

Yaşanılan her şeyin bilinç altlarımızda kayıtlı olduğunu ve eğer iyileşmek istersek kendimizle daha fazla bağlantıya geçmemiz gerektiğini, yarına geçişin önce geçmiş ve bugün bağlantısının kurulmasından geçtiğini anlatan ne güzel bir söz değil mi? Bence insanın anılarıyla ve de yaşanmışlıklarıyla güçlü olduğunu hatırlatan, kendi şifasının yine kendinde olduğunu anlatan çok doğru bir söz.

***

Biliyor musunuz, benim eskiden düzen konusunda belli kurallarım vardı. O nedenle de düzenimi bozan şeyler olduğunda çok kolay etkilenirdim. Şimdi ise düzen bozan şeylere karşı büyük bir anlayışla yaklaşıyorum. Neden bana geldiğini ve neden o an geldiğini anlamaya çalıyorum. Ben onu baştan reddetmediğim, onu anlamaya çalıştığım için de yaşadığım olayın bendeki etkisi değişiyor. Çünkü yaşadığım bazı olayları, olabilme ihtimali olan başka alternatifleri ile beraber düşündüğümde, görüyorum ki başıma gelen olaya aslında teşekkür etmem gerekiyor. Çünkü genelde o an yaşamak zorunda olduğum geçici düzen bozukluğu, beni uzun vadede mutsuz edecek kalıcı bir düzen bozukluğundan koruyan görünmez bir kalkan vazifesinde oluyor.

İşte izlediğim film bana göre tamamen bu konu üzerineydi. Daha doğrusu heyecansız, tekrarlardan ibaret olan, kısır bir döngü içerisinde seyreden, artık fazlaca alışılmış bir hayatın, bir düzen bozukluğu sonucu alışkın olduğu çizgiden çıkması ve böylece de doğru hayata geçiş yapabilmesi üzerineydi. Filmi izlemek isteyenler için film hakkında fazla detay vermemeye çalışacağım ancak izlerken aldığım bir kaç notu da paylaşmadan geçmek istemiyorum.

Öncelikle filmi izlerken, belli sahnelerinde bende yaratmış olduğu çağrışımlara dayanamayarak filmi durdurup bir kenara yazdığım 3 soruyu paylaşıyorum.

Soru 1: Bu hayatta kendi kısır döngünüzü kırdığınızı hissediyor musunuz? Peki buna sizce hangi yaşadığınız olay yardımcı oldu?
Soru 2: Unutmuş olduğunuz anılarınızı yeniden hatırlamak için para karşılığı anılarınızı satın alır mıydınız? (Unuttuğunuz tüm anıları hatırlayabilseydiniz eğer, size bugüne kadar çocukluğunuzdan bu yana söylenmiş olan tüm cümleleri yeniden duyabilseydiniz hayatınızda bir şey değişir miydi? Peki neler farklı olurdu?)
Soru 3: Kimlerin hayalinin gerçekleşmiş hali olduğunuzdan haberiniz var mı?

Bu soruların cevapları ilk etapta sizde ne çağrıştırdı bilemiyorum ancak ben şimdi size bu 3 sorudan hareketle filmin bende bıraktığı mesajı iletme safhasına geçiyorum.

Bizler de, aynı bu filmdeki Piyanist Paul’un yaşadığı hayata benzer bir şekilde hayatlarımızda yalnızca kendimizin tanık olduğu bazı tuhaflıklar barındırırız ancak onlara zaman içinde fazlaca alışmış olduğumuz için tuhaflık olarak kabul etmeyiz. Çoğu zaman doğru hayatın bizim yaşadığımız hayat olup olmadığına dair bir ikilem içine düşer fakat bu konuda fazla ileri gidemeyiz. Çünkü bize doğduğumuz an konan bir ad soyad, içinde büyüdüğümüz aile ve de seçtiğimiz meslek, bizde değiştirilemez gibi görünen bir kimlik yaratmıştır. Dolayısıyla da kendimizi çoğunlukla içinden çıkılmaz bir çember içine hapis hissederiz. Bize ait olmayan hayatları yaşadığımızı hissetsek dahi bu konuda fazla konuşmamayı seçeriz. Her sabah aynı güne uyanır, aynı yollardan geçerek, aynı yerlere gider ve her günün sonunda öncekinden çok az farkı olan bir günü daha tamamlamış oluruz. Tekrarlar bizi bir yandan belli konularda mükemmelleştirdikçe bir yandan da sıradanlaştırır ki bu sıradanlaşma hali de bize gittikçe hayat içinde silikleştiğimizi hissettirir. Çünkü zamanla gerçekte kim olduğumuz ve neden bu dünyada olduğumuz konusunda daha az soru soruyor oluruz kendimize. İşte film bana göre tam olarak bu konuda yani insanların her gün bir tekrarı olan 24 saatlik döngüsünü bir neden bularak kıramazsa eğer asla kendisinin gerçekte yaşaması gereken asıl hayata geçiş yapamayacağını anlatan türden alt metni olan bir filmdi. Yani film bir anlamda bize metaforik olarak bazı insanların şu an alışmış oldukları döngü içerisinde derin bir uykuda olduklarını ve bu uykudan uyanabilmeleri için de düzenlerini bozan bir şeyin olması gerektiğini söylüyordu. Çünkü yaşamakta oldukları hayatın kendileri için en doğru ve en iyi alternatif olduğunu düşünmeye artık devam etmemeleri gerekiyordu ve işte şimdi de hayat onlara farklı bir döngüye geçiş yapabilmeleri için bir kapı aralıyordu.

Diğer bir yandan filmdeki botanikçi budist kadının evinin içini kocaman bir seraya çevirmiş olduğunu gördükten sonra bu hayattaki tek hayalinin büyük bir bahçede bitkilerle uğraşmak olduğunu söyleyişi, bana bir apartman dairesinin içine sıkışıp kalmış hayaller içinde yaşanılan hayatları anımsattı. Pek çoğumuzun hayallerinin kolu bacağı yaşadığımız dairelerden dışarı taşıyor olsa bile pek çoğumuz, o dışarı taşan kolları bacakları gördüğü halde görmemiş gibi yapıyor. Çünkü aslında pek çoğumuz kendi gerçekleşmesini istediği hayallerden daha çok, başkasının gerçekleştirememiş olduğu hayalleri gerçekleştirerek kendi hayalini gerçekleştirdiğini sanıyor. Tıpkı Paul’ün teyzelerinin onun piyanist olmasını isteyişi üzerine piyanist olmayı seçişi gibi.

Açıkçası film üzerine yazabileceğim pek çok şey var. Çünkü filmi izlemeye başladığımda şöyle hissettim.. Birini sevmeden seveceğinizi anlarsınız ya hani.. Sonra da neden öyle hissetmiş olduğunuzu anlamaya çalışırsınız. Anladıktan sonra da anlatmak kolaylaşır. Sanırım film bende bu etkiyi yarattı. O yüzden son iki şey söyleyip film üzerine yazmayı bırakacağım.

Birincisi Piyanist Paul’ün unuttuğundan bile haberi olmadığı küçüklük anılarını botanikçi alt komşusunun bitkileri sayesinde hatırlaması ve hayata ancak böyle devam edebilir hale gelmesi, bana insanın, geçmişi ile barışmadan asla ve asla şimdiyi ve yarını yaşayamayacağını yeniden hatırlattı. Kör piyano akortçusunun merdiven korkuluğunu akort edişi ise, bazı olayların görünürde bizim sıradan hayat döngümüzün düzenini bozuyor gibi görünse de aynı zamanda bizi asla uyanamayacak olduğumuz derin bir uykudan uyandırmaya çalışmakta olduğunu hatırlattı. Paul sinirlenip çörek almak için evden çıkmasa, kör akortçunun peşinden asla gidemeyecek ve kendine belki de hiçbir zaman ulaşamayacaktı.

İzlemek isteyenler için yönetmenliğini Sylvain Chomet’in üstlendiği filmin adı ‘Attila Marcel’ ve bu özel filmin başlangıç ile bitiş sahnesinin bende bıraktığı his gibi aynı şimdi de ben size soruyorum ‘Peki siz, kimin hayalinin gerçekleşmiş halisiniz?’

 

 

içerikler
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
{$ item.DailyVideosDetails.Section_Title $}
 
LG
MD
SM
XS