Duygu Merzifonluoğlu Duygu Merzifonluoğlu

Mükemmellik kaygısı taşımayan Pipolu Adam ve Alice

05.04.2026 Pazar | 14:00Son Güncelleme:

Bu yıl 12'ncisi düzenlenen Art Ankara Çağdaş Sanat Fuarı için geçtiğimiz hafta Ankara'daydım.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Fuarın üst katında yer alan Arete Project'te Salvador Dali'nin "Transfiguration" ile "Le Vitraux" adını taşıyan eserleri vardı. Hemen arkasındaki duvarda ise Joan Miro'nun "Affiche Pour L'exposition" ile "Mangeur de Soleil" adlı eserleri. Bu duvarların biraz ilerisinde ise "Yolu Paris ile Kesişenler" adlı bir odacık yer alıyordu ve de odacığın girişindeki metin "Türk ressamlar için Paris yalnızca bir șehir değil; tutku, ilham ve sanat eğitiminin vazgeçilmez merkezidir." cümlesiyle başlıyordu.

Abidin Dino, Ömer Kaleşi, Avni Arbaş, Selim Turan ve Mübin Orhon gibi önemli isimlerin Paris'in özgürlükçü sanat zemini sayesinde uluslararası sanat ortamında görünürlük kazandığını okuduktan sonra Onay Akbaş, Mehmet Güleryüz, Ömer Kaleşi gibi sanatçıların eserlerini yakından incelemeye başlıyordunuz.

Mükemmellik kaygısı taşımayan Pipolu Adam ve Alice

Eren Eyüboğlu, Nuri İyem..

Odacıktan çıkar çıkmaz karşınıza Türk sanat tarihine adını yazdırmış olan daha pek çok önemli sanatçının eseri çıkıyordu.. Bu nedenle de fuarda olduğunuz süre boyunca buradaki eserleri yeniden gelip görmek isteyebiliyordunuz..

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Fuarın ilk gününün sabahıydı sanırım. Bilgin Bey (ATİS Fuarcılık Yönetim Kurulu Başkanı Bilgin Aygül) ikinci katta Art On İstanbul'un VIP salonunda buluşalım deyince, ilk o zaman çıktım yukarı ve bu sayede gördüm ikinci katı. Henüz daha ortalık tenhaydı, yeni yeni geziyordu herkes fuarı.

Art On İstanbul'un arka tarafında kurulan şık alana doğru ilerledim. Işıklar, koltuklar, konuklar için özel hazırlanan sunumlar.. Bu alandan içeri girer girmez tanıştığım ilk kişilerden biriydi Oktay Duran. Bilgin Bey bana kendisini "önemli bir sanayici, iş insanı, Duran Ofset'in sahibi, koleksiyoner" sıfatlarıyla tanıtmış, ardından da Art On İstanbul'u, bu galeriyi gençlerin önünü açmak için kurduğundan, projelerle fuarda yer aldıklarından bahsetmişti.

Dolayısıyla, sohbetimiz ilk olarak Art On'da sergilenen eserler üzerinden başladı. Bilgin Bey burada sergilenen eserler arasında kodlar aracılığı ile dokunan bir halı olduğundan bahsetti. Daha sonra sergiyi tek başıma detaylıca gezmeye geldiğimde ve de bu halıları yakından inceleme fırsatım olduğunda öğrendim ki bu eserler Ecem Dilan Köse'ye ait olan Afgan Halılarıymış. (Geçtiğimiz aylarda kendisinin sergisini yazmıştım, okumak isteyenler için 18 Kasım 2025 tarihli yazım)

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Bunun üzerine Ecem'e yazarak bu halıların hikayesini merak ettiğimi söyledim ve de bu Afgan Halılarına ilişkin olarak USAID (United States Agency for International Development)'in bir programı için Afganistan'daki çocuklardan çizimler toplayıp onları halıya dönüştürmüş olduklarını öğrendim. Motifleri önce bilgisayara almışlar sonra da model eğitiminin ardından bazı desenleri birleştirmişler. Tamamı kodlama değilmiş. Kodlamayı, Afgan desenlerini modeller üzerinden soyutlama ve çeşitlendirilme yaparken kullanmışlar. Desenler Afganistan'da elde dokunmuş, baska bir tezgahta da yıkaması yapılmış. Bir de bu halılar, Cover Magazine (İç mekanlar için el yapımı halı ve tekstil ürünleri alanında uluslararası trendlere, ürünlere ve yeniliklere odaklanan önde gelen bir yayın) tarafından geçtiğimiz yıl en iyi 20 halı arasında gösterilmiş.

Bu arada Bilgin Bey sohbetimiz sırasında ArtAnkara'nın 5. Yılından itibaren TOBB kriterlerine göre Uluslararası nitelik kazandığını ve de bu yıl, yani 12. yılında Ticaret Bakanlığı tarafından "Nitelikli Yurt İçi Fuarlar" listesine eklenerek destek kapsamına alındığını söyledi bana.

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Bu yılki fuarda ise 120'yi aşkın katılımcı çatısı altında 1.500'e yakın sanatçı, binlerce eseri ile yer almış. Rusya, Lübnan, Meksika, El Salvador, Gürcistan, Azerbaycan, Belçika, Ermenistan, İran, Suriye, ABD, Fransa gibi 45 ülkeden sanatçılar ağırlanmış. Geçtiğimiz yıl 83.000 kişinin gezdiği Art Ankara'yı ise bu yıl 88.000 kişiyi aşkın sanatsever ziyaret etmiş.

Fuar boyunca gerçekleştirilen 33 söyleşi arasında ise Yazar Nedim Gürsel'in "Paris'teki Türk Ressamlar" başlıklı kitabı ile Paris Ekolü Türk sanatçıları alanında araştırmacı ve yazar Kerem Topuz'un "Fikret Mualla (1903-1967): Bir Bohemin Anatomisi" başlıklı söyleşisi öne çıkan söyleşiler arasındaymış.

Bu arada söyleşilerin yapıldığı ara kat bu sene geçtiğimiz senelere göre çok daha hareketliydi. Yalnızca Sevil Dolmacı Art Consultancy'nin bulunduğu bu alan enerjisi yüksek, ilgi çekici ve de etkileyici bir düzen ile yeniden kurgulanmıştı. Öyleki her önünden geçişinizde sizi kendine çekiyordu. Nasıl desem.. Sanki gündüz gerçeklesen fuarın popüler gece mekanı gibiydi. Orada eserleri incelerken hem yalnız, kendi başınıza gibiydiniz hem de aradığınız herkes ve herşey oradaymış gibi hissediyordunuz. Kısacası fuara renk katan, akılda kalan ve de merak uyandıran en hareketli yerlerinden biriydi ara kat. (Bu arada Bilgin Bey ile fuarı gezerken ara kata indiğimizde Sevil Dolmacı'nın aslında ilk yıllardan itibaren fuara katıldığını, bu yıl ise 3 yıl aradan sonra yeniden fuarda yer aldığını ve de burada olmaktan çok memnun olduğunu öğrendim.)

Haberin Devamı
Haberin Devamı

Mükemmellik kaygısı taşımayan Pipolu Adam ve Alice

Fuarda karşıma çıkan bazı hikayeler..

* Remzi'nin Pipolu adam heykeli

Hacettepe Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Meltem Yılmaz ile tanıştığım sırada oğlu orada değildi. Ertesi gün yeniden gittiğimde onları anne oğul birlikte yakaladım ve de Remzi'ye eserleri arasında bir tanesini benim için seçse bu hangisi olurdu diye sordum. Remzi bana "Pipolu Adam" heykelini işaret etti. Etrafımızda "Üzgün Erkek, Şapkalı Köpek, Gargamel" gibi adlar taşıyan çizimler, heykeller vardı ve hepsi de çok güzeldi.

Remzi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik bölümüne birincilikle girmiş, "Bir Otistin Güncesi" adını taşıyan ilk kişisel sergisini Çağdaş Sanatlar'da açmış, ikinci solo sergisi olan "Otizm = İnsan"ı ise Oslo'da Strykejernet Sanat Okulu'nun galerisinde açmış otizm spekturumlu bir sanatçı.

Remzi'nin annesi Meltem Hanım'la sohbet ederken kendisi bana benzer bir örneğe bugüne kadar rastlamadığını, Remzi'nin Türkiye'de tek olduğuna inandığını söyledi. Oğlunun potansiyelinin farkında olan böylesi güçlü bir anneye sahip olduğu için Remzi çok şanslı.

Ankara'da olanlar için söylüyorum, Remzi'nin 9 Nisan'da Resim ve Heykel Müzesi'nde "Sessizliğin Yankıları" adını taşıyan bir sergisi daha açılacak ve de bu sergi bir bireyin konuşma yetisini kullanmadan yalnızca görme duyusu ile eserlerini nasıl yarattığını anlatacak. Remzi'yi "remodesign" adını taşıyan instagram hesabı üzerinden takip edebilirsiniz.

* Ceo'luktan vazgeçen bir Mimarın eserleri

Onur Dal'ın hikayesine baktığınızda şöyle bir profil görüyorsunuz. Mimarlık fakültesi mezunu, yüksek lisansı olan, New York'da bir dönem yaşamış, buradaki önemli mimarlık ofislerinde çalışmış, sonrasında Türkiye'ye dönüp burada bir şirkette 13 yıl boyunca Ceo'luk görevini üstlenmiş ve en nihayetinde de kurumsal hayatını noktalayarak sanatsal pratiğe yönelmiş bir sanatçı.

Eserlerinin arasında duvarda kendisinin özgeçmişi asılı. Orada bugüne kadar yaptıkları çok mütevazi bir dille anlatılmış ve de metnin sonunda pek çok farklı kimliği olduğundan, ancak kendini hala merakını kaybetmemiş bir çocuk olarak tanımladığından bahsedilmiş.

Kendisine eserlerini, neler yarattığını, bu eserlerin hikayelerinin neler olduğunu sorduğumda şöyle bir yanıt aldım:

"..benim derdim aslında şehirle ve zamanla. Sürekli bir değişimin yaşandığı o beton kütlelerin çocukların yetişkinlerin hayatlarını nasıl etkilediği ve onların yansımalarını kendime dert edinmişim. Detaylara çok önem veriyorum. Bir eserin başında uzun zaman geçirmek ve o esere sahip olanın da aynı zamanı içinde kendine hayata zamana ait birşeyler bulmasını istiyorum. Göz alışkanlığı olarak değil ama bir bağ kurması gerektiğine inanıyorum.

Kurumsal hayata gelecek olursak sanırım o hayatın içinde olsanız bile alışkanlıklarınızdan ve isteklerinizden hayal ettiklerinizden kopmamalısınız. Ben de onu yaptım. Çocukluktan beri çizdiklerimi geliştirerek çizmeye devam ediyorum aslında…"

Benim aklımdaysa sanırım en çok kocaman kırmızı harflerle yazan bir cümlenin olduğu eseri kaldı. Bu eser tamamen Onur Dal'ın çizimleri ile doluydu ve de çizimlerin üzerinde şu cümle yazıyordu: "I am not perfect but it's okey." (Mükemmel değilim, fakat sorun değil.)

Bu eseri neden çok sevdin derseniz..

Şöyle bir geriye dönüp baktığımda hayatımın pek çok döneminde - özellikle de 11 yılımı geçirdiğim kurumsal hayatımın aktif olduğu dönemde - mükemmel tanımı benim için çok önemliydi. Herkes gibi ben de yaptığım herşeyi en iyi şekilde yapmak, takdir edilmek, başarılı olmak isterdim. Fakat zaman içinde bu masum gibi görünen düşüncenin beni "iyi"den mahrum bıraktığına tanıklık ettim. (Çünkü bazen "iyi", "en iyi"den iyidir.) Herşeyi en iyi şekilde yapmaya çalışmak beni çok yormaya başladı ve ben de hayatımı ertelemek istemediğim için bir yerden sonra bu düşünce kalıbını kırarak özgürleşmeye karar verdim. Son 10 yıldır bunu öğrenmeye çalışıyorum. Uzun lafın kısası artık şu bilinçteyim "hata yapabilirim, hata yaptığımı kabul edebilirim ve hatamı düzeltebilirim. Çünkü öğreniyorum ve hayat her saniye daha iyiye doğru yol alıyor. O nedenle mükemmel olmakla, en iyi olmakla ilgili değilim. Mükemmel olmak zorunda değilim. Ben istediğimi yapmakla ve de mutlu olmakla ilgiliyim. O kadar."

İşte bu nedenle, bir tanecik cümlecik bana kendi hikayemi hatırlatıp, gücümü gösterdiği için bu eseri çok sevdim. Bana iyi geldi bir kişinin daha bu azınlığı seçen özgür ruhlardan biri olduğunu görmek. Darısı kurumsal hayatın içinde aynı sıkışmıştıkta olan ve çıkışı arayanların başına.

Mükemmellik kaygısı taşımayan Pipolu Adam ve Alice

* Ece Gauer ve Alice

Ece Gauer. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim bölümünden birincilikle mezun olmuş ardından Academie der Bildenden Künste München'de eğitimini tamamlamış, eserlerini ekolojik ve bioçözünür malzemelerle üreten, bugüne kadar Paris, Riga, Berlin, Münih, Stuttgart ve İstanbul'da kişisel ve karma sergiler gerçekleştirmiş, ödüller ve birincilikler almış bir sanatçı.

Ben kendisini bu fuar sayesinde tanıdım. Pintura Urla'da Alice serisinden iki resmini görür görmez çok sevdim ve de kendisinden bu serinin Alice'i farklı bir biçimde anlattığını öğrendim. Duyular ve kırılmış zaman içinde bir yolculuk adını taşıyan Alice Harikalar Diyarı serisi için Gauer şöyle diyor:

"Alice'in yolculuğu aslında bir düş hikayesi değildir. Bu yolculuk, insanın kendi içine doğru attığı ilk adımın hikâyesidir. Görünen dünya bazen yalnızca bir yansımadır. İnsan o yansımaların içinde yürürken, beden bir kapı, zihin bir koridor, ruh ise görünmeyen bir yön bulucuya dönüşür. Alice'in karşılaştığı her figür, her kırılma ve her dönüș; insanın kendi içindeki katmanlarla karşılaşmasına benzer. Zaman burada doğrusal değildir. Geçmiş, șimdi ve gelecek birbirine karışır; tıpkı insanın hafızasında olduğu gibi.."

Bu sırada kendisinin bazı işlerinin müzikleri de var ve bu müzikleri de kendi besteliyor. (Yunus Emre, Karacaoğlan, Niyazi Misri gibi bazı Anadolu Büyüklerinin sözlerini de bestelemiş.) Kendisinin "Great Songs and Paintings by Ece Gauer" adını taşıyan listesine spotify üzerinden ulaşabilirsiniz.

**

İlk yıllarından itibaren ArtAnkara'da yer alan pek çok galeri sahibi ile önemli sanatçıyı çocukluğundan bu yana tanıyan, Ankara'da doğmuş büyümüş bir Ankaralı olarak bu fuarın Ankara'daki sanatseverlere getirdiği heyecana ve mutluluğa her yıl yakından tanıklık ediyorum. Her geldiğimde de burada çok güzel hikayelerle karşılaşıyorum ve de hep kendim için aldığım bir mesaj ile buradan ayrılıyorum. Bu yıl Art Ankara bana en çok hayatta neye baktığım ve de o baktığım şeyin içinde neyi görmek istediğim konusunda mesaj getirdi. Mesaj ne diyenler için: "Ben nereye gidersem gideyim hep çabayı, emeği ve de ilhamı göreceğim ve de hep bunların peşinden gideceğim." Seneye yine aynı yerde görüşmek üzere ArtAnkara..