Senin onları göremiyor oluşun olmadıkları anlamına gelmiyor

Göbeklitepe’de gördüğüm şeyler görmeyi beklediğim şeylerdi. İnsan bazı yerlere gitmeden o yerin nasıl bir yer olabileceğini önceden hisseder ya hani, öyle bir şeyden bahsediyorum. Alabildiğine yeşil uçsuz bucaksız ovalar, tepeler ve öbek öbek yeni açmış sarı bahar çiçekleri arasında binlerce yıl öncesine bir seyahat..

Arazinin içine hafif eğimli ahşap bir yol yapmışlar. O yolu takip etmeye başlayınca aynı Hansel ve Gretel’in şeker eve ulaşışı gibi tarih öncesinden bir döneme taşınıyorsunuz. Göbeklitepe’nin toprak altından yeni çıkarılmış parçalarını ilk gördüğünüz an işte tam da bu an oluyor ve zamanda seyahatiniz de böylece başlamış oluyor.

 

Bir kısmı sapasağlam bir kısmı ise darmadağınık kalıntılar arasında gözleriniz tanıdık bir şeyler arıyor. Bazı kalıntılara baktığınızda, aynı bir puzzle’ın çıkmış olan 3-5 parçasına bakarak resmin bütününü görmeye çalışır gibi, dağınıklığın gerçekte neyi anlattığını görüp bulmaya çalışıyorsunuz. Bazı yerlerde görünenin ötesini hayal etmeye çalışıyor, bazı yerlerde ise aynı o define haritalı filmlerde olduğu gibi kimsenin çözemediğini çözeceğinize dair içinizde tuhaf bir inanç geliştirmekte olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Sonra Göbeklitepe’nin kalıntılarının merkezine bir pergel indirdiğinizi hayal ediyor ve o pergelin bir ayağını hafifçe açarak, beyaz bir kağıdın üzerinde çember çiziyor ve o çizmiş olduğunuz çember üzerinde adım adım yürümeye başlıyorsunuz. Saat yönünde, soldan sağa doğru aynı bir saatin kararlı yelkovanı gibi. İşte bu hayali pergelin çizdiği ahşap yoldan oluşmuş olan muntazam çemberi tamamladığınızda Göbeklitepe’nin toprak altından çıkarılmış ve görülmeye müsaade edilen kısmını tamamlamış bulunuyorsunuz.

Bu sırada siz bu ahşap yol üzerinde bir çemberi tamamlarken, sizi gergin geometrik şekillerden oluşturulmuş krem rengi bir çadır, güneşten koruyor. Siz daha Göbeklitepe’nin uzaktan nasıl göründüğünü bilmezken, buraya bir kaç km kala, içi dolu bir otobüsün camında, gördüğünüz ilk şey olan bu krem rengi örtü meğer buymuş diyorsunuz.

Benim Göbeklitepe’yi beraber gezdiğim gazeteci - yazar ekibi de gezerken benimle aynı hislere kapıldı mı bilemiyorum ancak bana göre Göbeklitepe’de görülmeye gidilen kalıntılar insan eğer Urfa’nın merkezindeki Şanlıurfa Müzesi ve hemen Göbeklitepe’nin girişindeki müzeyi gezmiş ise, çok daha fazla bir anlam ifade ediyor.

Aksi halde insan, zihninde hayalini kurduğu ile karşılaşamama ihtimali yüzünden biraz hayal kırıklığı yaşayabilir. Çünkü insan kendi yaşadığı yüzyıldan neredeyse 12.000 yıl kadar öncesine dayanan ve tarihin bir kısmını yeni baştan yazdıran bir takım kalınları o kadar yakınına gittikten sonra ister istemez daha da yakından görmek istiyor.

Hatta görmek ne kelime dokunmak, hissetmek, bir müddet o taşların arasında durup vakit geçirmek ve süresiz nefes alıp vermek istiyor. O nedenle de bir atlıkarınca gibi, kalıntıların etrafından kuşbakışı bir biçimde dolanıp, turu bir çırpıda bitirdiğinde ister istemez ‘yetmedi’ diyor. İşte sanırım tam da bu hisler yüzünden Göbeklitepe’nin hemen girişine beklentinizin üzerinde bir müze yapılmış. İçinde Göbeklitepe arazisine ilişkin dokunmatik haritaların ve bilgilerin olduğu, Göbeklitepe’nin tam olarak dünya tarihinin hangi dönemine denk geldiği ve bugüne kadar bilinen hangi doğruların üzerini çizdiğini anlatan detaylı kurgulanmış filmlerin olduğu bir müze.

Bir de tabi geçtiğimiz yıl bir örneğini Paris’te Atelier Des Lumieres’de görmüş olduğum yeni dönem sergilerin nadir örneklerinden biri sayılabilecek türden video animated ortam sergisinin bu alanda olduğunu söylemem gerekiyor. Çünkü bu alan içeri girene kadar kesinlikle tahmin edilemeyecek türden büyülü bir atmosfer sunuyor insana. Dolayısıyla yeni medya teknolojilerinin son model versiyonları ile oluşturulmuş bu tip bir sergi alanı haliyle insana Urfa’nın bir kaç km dışında bir dağın başında olduğunu unutturmaya yetiyor da artıyor bile.

Diğer bir yandan ise Şanlıurfa Müzesi size, kronolojik olarak üzerinde yaşadığımız toprağın ilk insanlarının gündelik yaşamından tutun da bu insanların Orta Asya’nın ve doğusunun hangi bölümlerinde yaşadıklarına, o dönemde o insanlar için en önemli konuların ne olduğundan o dönemde Tanrıları nasıl gördüklerine kadar size tüm çıplaklığı ile insanlığın bu topraklar üzerindeki yolculuğunu Göbeklitepe üzerinden giderek anlatıyor. Böylece müze içerisinde Göbeklitepe’de yer alan kalıntıların bir kısmının reprodüksiyonu ile karşılaştığınızda hiçbir yabancılık çekmeden ve hiçbir yasağa takılmadan bu birebir yapılara dokunup fotoğraf çektirebiliyorsunuz.

Veyahut üzerlerinde ne tip sembollerin olduğunu görüp daha da yakından inceleyebiliyor ve istediğiniz kadar da bu kalıntılar arasında - reprodüksiyon oldukları için - vakit geçirebiliyorsunuz. Bana göre bu yolculuk, özellikle eğer tarihin bugüne değin hiç bilinmeyen bir bölümü ile tanışmaya kalkmışsanız, o güne değin bilinen bölümlerinin desteğini de yanınıza alarak yumuşak bir biçimde geçiş sağlamanıza yarayan bir yolculuk ve o nedenle de peşine düştüğünüz anlam için son derece gerekli.

Şimdi gelelim müzeyi gezerken önünden hızlıca geçmemeniz gereken bir iki önemli esere. İlk eser, müzenin içindeki Göbeklitepe reprodüksiyonunun devamında göreceğiniz cam kafes içinde saklanan şişme bir can simidini anımsatan çember bir eser. Diğer bir eser de müzenin Göbeklitepe bölümüne giriş yapmadan önce gördüğünüz ağzı olmayan, uzun boylu, koca suratlı Tanrı figürünün olduğu eser. Şimdi sizden bu iki eseri aklınızda tutmanızı ve kuş bakışı olarak Göbeklitepe reprodüksiyonuna bakmanızı isteyeceğim.

Eğer siz de benim gibi ister istemez fiş ve priz dinamiğini gördüğünüzü fark ediyorsanız sizinle küçük bir oyun oynamaya başlayacağız. Şimdi, o çember simidi zihninizde yatık bir hale getirerek, ortada iki kanca kalacak şekilde, artık Göbeklitepe’nin bir sembolü olmuş o tırnaklarla çevrelenmiş çemberin boşluklarına oturtmayı deneyin. Sonra da hemen girişte görmüş olduğunuz ağzı olmayan Tanrı figürlerinin bu yuvarlak araçtan iniş yaptığını düşünün.

Aynı Prometheus filmindeki uzay aracı gibi bir araçtan inen bu figürlerin bizden daha spiritüel, daha telekinezik, daha ileri bir medeniyet oldukları için, yani gerekmedikçe konuşmaya ihtiyaçları olmadığı için, zaten gerekli konuşmaları telepati yolu ile yapabildiklerini düşünün. Yani aslında bu heykellerde belki de bu insanların ağızlarının olmamasının hiç konuştuklarının duyulmadığı için olduğunu çünkü herşeyi, tüm iletişimi zaten zihin yolu ile yapabildiklerini düşünün.

Ardından da bu iki kancalı, etrafı tırnaklı çemberi üstün medeniyetlerin çember biçimindeki gelişmiş uzay araçlarını bağladıkları park yerleri olduğunu hayal edin. Bu taşların toprağın derinliklerine uzanabildiği için dünyanın elektromanyetik enerjisini teknolojik olarak gelişmiş olan araçlara, gereken enerjiyi sağlayarak şarj etmesine imkan sağladığını düşünün. Tıpkı bilim kurgu filmlerinde anlatılan hikayeler gibi.

Unutmadan, müzedeki Göbeklitepe reprodüksiyonununda, ortada duran iki T taşının altında Steven Spielberg’ün E.T. (The Extra-Terrestrial)’sinden hatırlayacağınız E.T. parmak sembolünün 3 parmağın aşağı gösterir biçimde olan bir sembolünü göreceksiniz ve reprodüksiyonun biraz ilerisinde de bu sembolü teyit eder nitelikte bir cam fanusun içerisinde sıra sıra dizilmiş, kocaman gözleri olan ilk bakışta E.T.’yi andıran minik heykelcikler de göreceksiniz.

Hatırlarsınız E.T. o güne kadar kimsenin onun gibi birini görmediği için korktuğu ancak aslında korkulmaması gereken, aslında bize dünya dışındaki varlıkların hepsinin kötü olmadığını anlatan, hepimizi ‘uzaylı’ tanımı ile barıştıran bir filmdi. Teorik Fizikçi Michio Kaku boyutların Sicim Teorisindeki yerini anlattığı balıklarla ilgili olan hikâyesinde ne anlatır bilirsiniz. Balıklar gölde kendi dünyalarındadır ve kendi evrenleri olarak tanımladıkları bu yerde yalnızca kendilerinin yaşadığına inanmaktadır. Dolayısıyla da bir gün bir insan elini o balıkların arasına sokar ve bir balığı suyun dışına çıkarıp sonra yeniden suya koyarsa ne olur?

O ana kadar suyun dışında bir yaşam olduğundan habersiz olan balıklar, onlar için hiper-uzay sayılabilecek bir gerçeklikle karşı karşıya gelmiş olurlar. Belki bizlerin de bugün bizden daha gelişmiş Dünya dışında yaşayan varlıklara bakış açısı aynı bu balıklar gibidir. Belki de Göbeklitepe bize yalnızca tek bir şeyi düşündürmek ve hatırlatmak için kendisinin yüzyıllardan sonra bu yüzyıl içerisinde bulunmasını istemiştir.

Bu, dünya dışı gelişmiş varlıklar olarak nitelendirilen varlıkların bir zamanlar var olduklarına inanmakta güçlük çekmememiz, onların da aynı bizler gibi bir zamanlar Dünya’da olduğunu, yani onların da evinin Dünya olduğunu göstermek ve bir de tabi bizi gelecek buluşmalara hazırlamak için..

Sergi için :

https://www.cnnturk.com/yazarlar/guncel/duygu-merzifonluoglu/onumuzdeki-100-yil-icerisinde-kendinizi-nerede-goruyorsunuz

{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS