Yeni çağın “Carmen” kılıklı altın Amazon Kadınları

Bazı kadınların ışıkları dışarıdan değil içeriden yanar. Güzel bir hayat yaşayıp, güzel bedenlerini o ana dek layıkıyla taşıdıklarından, incitmez onları zamanın geçişi. Çok da takılmazlar yani 3-5 beyaz saça, yer çekiminin bedenlerine yansıyışına, her ışıkta güzel çıkıp çıkmamaya. Onun yerine hayatla takılır, akşamüstü kahvelerini erkek muhabbetiyle kapatırlar.

”Olan oldu, giden gitti, biten bitti, bak ileri” der, içerideki ruh sürüsünü eli maşalı bir hanımefendi olarak güderler. Gözlerinde kimi zaman, yaşamak zorunda kaldıkları hayatın ağır yüklerini taşısalar dahi, yine de o sert yaşanmışlıkların üzerinde pek durmazlar. Aşkın yaşla değil, yaşanmışlıkla ilgili bir mevzu olduğunu bildiklerinden aşkı iyi yaşarlar. Kaliteli sever, derin hisseder, hissettikçe de iyi hissettirirler.

Aşka aşık olursun bu kadınlar yüzünden. Seveceğin yokken sevesin gelir. Dokunasın gelir. Öpesin gelir. O yüzden bu kadınlar bir tuhaf kadınlardır, bir farklı kadınlardır. Zihinleri farklı çalışır. Kalpleri büyük sever. Bedenleri farklı işler. O nedenle de fazla kelimeli olurlar. Her harekete bir kelime, bir cümle bulur zihinleri, her olaya bir duygu, bir anlam bulur kalpleri, her insanı bir farklı, bir gerçek sever kalpleri. Seve seve sevmeyi, sevdikçe de daha çok sevmeyi öğretirler adama.

Kısacası hayatın nasıl yaşanması gerektiğini iyi bilen kadınlardır bu kadınlar. Cahit Sıtkı Tarancı ustanın 35’e neden yolun yarısı dediğini iyi anlamış ancak pek üstüne alınmamış kadınlardır bu kadınlar. 

Neden diyeceksin cancağızım, ben de diyeceğim ki bu kadınların vakti 35’ten sonra başlar. 

Kadınlar, kadınlar, kadınlar..

Yolun yarısında durmayıp aksine ufka doğru daha da bir şahlanan kadınlar… 

Gece ile gündüzün buluştuğu yere, mızrak elinde at üstünde akrobasiyle giden kadınlar…

Güneşin, denizin içine kibarca aktığı o çizgiye doğru salına salına sinsice, dans ede ede gizlice giden kadınlar..

Tanır mısınız bunlar gibilerini? Sayıları azdır ama vardır etrafta. Şıp diye gelirler akla. Parmakla gösterirsiniz hani. İçinizden “o var ya o” dersiniz. 35’i geçkin ancak daha 30’a yılları var gibidir hani. O kadınlardan bahsediyorum… 

Yeni çağın “Carmen” kılıklı altın amazon kadınlarından…

 

 

Geçen gün notlarımı karıştırırken Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın yeni yıl konser kitapçığının kenarlarına aldığım notları buldum. Giuseppe Verdi’nin La Traviata’sından, Giacomo Puccini’nin Madam Butterfly’ına kadar 19’ncu yy.’ın en önemli yapıtlarından pek çok eserin içinde yer aldığı 100 dakikalık program boyunca, kitapçıkta boş bulduğum yerlere kısa kısa pek çok not almışım. Ancak tabi ki de benden en çok notu “Opera sanatının en yüksek değerlerini alışılmadık derecede geniş ölçekte bir izleyici kitlesine ulaştıran nadir yeteneklerden biri” olarak tanımlanan, 2001 ve 2010 Classical Brit Ödüllerinde ‘Yılın En İyi Kadın Sanatçısı’ ödülünün ve bunun yanısıra sayısız ödülün de sahibi olan Angela Gheorghiu’nun sahnedeki performansı almış. Kitapçığın son sayfasına el yazımla yazdığım cümle ise şöyle;

“Bu gece, Angela Gheorghiu’nun neden sosyal medyada fenomen olarak algılandığını ve de opera tarihinin belki de yıllar içinde en popüler opera sanatçısı olarak anılacak oluşunun sebebini anladım…”

Anladım.. Neden?

Çünkü şu an, aradan aylar geçtikten sonra bile o gece Angela Gheorghiu’ya dair hatırladığım en önemli şey, Angela’nın konserin ikinci yarısına Bizet’in ‘Habanera’sı ile başlamış ve benim de bu durum üzerine “Habanera, kesinlikle dişiliğini saklamayan kadınlara daha çok yakışan bir eser..” demiş oluşum.

Belki bu noktada hikayenin içine daha kolay girebilmek adına hikayeyi tam hatırlamayanlar için yeniden bir hatırlatmakta fayda olabilir çünkü ben çoğu zaman insanın, dilini bilmediği parçaların anlatmakta olduğu hikayeyi anlayamadığı için, duymaya hazır olduğu anlamı kaybettiğine inanırım. O nedenle hikayeyi yeniden hatırlatıyorum. 

Bilenler bilir, “Habanera”, Bizet’in öldüğü yıl yazdığı ve başarısını ne yazık ki ölümü sebebi ile göremediği “Carmen” Operası’nın en ünlü bölümüdür ve 4 perdelik bu opera konusunu, aslında Fransız drama ve kısa hikaye yazarı Prosper Mérimée’in Carmen adındaki kısa romanından alır. Romanın hikayesi ise 1830 İspanya’sında geçer ve Carmen de bilindiği üzere romanın baş karakteridir. Bir tütün fabrikasında işçi olarak çalışan güzel ve ateşli bir çingene kızı olan Carmen, erkekleri kendisine aşık etmekte oldukça ustadır ve hayatı yaşama biçimi de tabiri caizse “serseri ruhlu bir denizci” gibidir.

Eserin birinci perdesinde, Carmen’i bir akşamüstü, fabrikadaki paydos zilinin çalışıyla ve fabrikadan dışarı çıkışıyla görürüz. Fabrikanın önündeki genç erkekler heyecanla fabrikadan çıkan kızları beklemektedir. Carmen’in çıktığını görür görmez ona laf atarlar: “Bizi ne zaman seveceksin Carmen?” derler. O da onlara büyük bir hışımla “Beni sevmeyen bir erkeği seveceğim..” der. Yani ‘beni boşa beklemeyin, ben sizi değil henüz benden haberi olmayan bir erkeği önce kendime aşık edip sonra da onu seveceğim.’ der. İşte tam da bu noktada Bizet’in ünlü aryası “Habanera” devreye girer ve Carmen de bize aşkı anlatmaya başlar. 

Sizin de bildiğiniz gibi “Habanera”, aşkın aslında asi bir kuş olduğunu anlatan bir aryadır. Bu aryaya göre aşk, kimsenin evcilleştiremediği, istendiğinde gelmeyen ancak kendi istediğinde gelen, bir çingene çocuğu gibi kuralsız, yasaksız ve de kanunsuzdur. Onu sevenle değil ancak kendi sevdiğiyle ilgilenir. Onu beklersen gelmez, beklemezsen gelir. Kaçtığını sanarken yakalar, yakaladığını sanarken kaçırırsın. Yani kısacası sen bir insan, aşk ise bir kuştur, o nedenle insan kendini uçuracak şeyi arzular ve yatar kalkar “aşk aşk aşk” diye sayıklar. 

İşte Şef Ludovic Morlot yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’ndaki o geceki konserinde, ikinci yarıyı Habanera ile başlatan Angela’ya, o bedenini şarkının kıvrımlarıyla beraber her hareket ettirdiğinde, ışığı daha da çok üzerine çekişini ve de bilerek dişiliğini hakettiği bir biçimde ‘Habanera’ için sergileyişini bu nedenle yazmak istedim. Çünkü bana o kadınları anımsattı. O kadınları düşünmemi ve onlar üzerine yazmamı sağladı. Bu aşağıda okuyacağınız paragraf, o gece sahnede izlediğim canlı bir Oscar heykelciğini anımsatan Angela aracılığıyla tüm zamansız kadınlar için..

“… çünkü bazı kadınlar aynı böyledir işte. Zamansızdır. Her dönemin kadınıdır. Kilo alsa da verse de tek bedendir. Ne giyerse giysin en parlak, en göz alıcı, en ihtişamlı olandır. Ne yaparsa yapsın en arzulanan, en istenen ve en karşı konulmaz olandır. Kuralsızdır, yerine göre tanımsızdır. İstendiği vakit gelmeyen ancak kendi istediği vakit gelendir. O nedende bu tip kadınlar hayallerde en ulaşılabilir olduğu halde gerçek hayatta en ulaşılmaz olanlardır. Evcilleştirilemeyeceği bilindiği halde en çok evcilleştirilmek istenen kadınlar. “ 

 

içerikler
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ photo.Metadata.Title $}
 
LG
MD
SM
XS