Bilim dünyasında kadınların gücünü gösterdi

  1. Yazarlar
  2. Güncel
  3. Esra Öz

ABD’de Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde immünoloji alanında araştırmalar yapan ve Jeffrey Modell ödülü sahibi Türk bilim insanı Dr. Esen Şefik, Science, Nature Immunology ve Cell gibi dünya çapında önemli dergilerde çalışmaları yayınlandı.

Bulgaristan’da dünyaya gelen ve burada Türk göçmeni olarak yaşadığı zorlu günlerden sonra Türkiye’ye yerleşti. Çocukluk dönemindeki anıları nedeniyle kültürel farklılıklarla mücadele etmeye devam eder. Lise eğitimini Türkiye’de tamamladıktan sonra Yale Üniversitesine kabul edilir.

Bu süreçte bilim insanlarının çoğunun yaşadığı maddi zorluklarla karşılaşan Şefik, kadın bilim insanlarının, bilimde biyolojik sebeplerden başarısız olduğu tezine de karşı çıkarak Harvard Üniversitesi’nde doktoraya başlar ve hayatını bilime adar.

2015 yılında yayınladığı Science makalesinde tek bir bakteri tipinin bile bağışıklık sisteminin gelişimi için yeterli potansiyele sahip olduğunu gösterir. Bakteriler yardımıyla gelişen T hücresinin genellikle kalın bağırsakta yaşayıp, biraz şaşırtıcı bir mekanizma kullanarak fareleri kolitten koruyabildiğini bulan Şefik, ayrıca bu hücreyi insan bağırsaklarında da gösterdi.

2016 yılında ise, bakterilerin bireysel etkilerinin sadece T hücreleriyle sınırlı olmadığını ve bağışıklık sisteminin diğer hücrelerinde ve global olarak bağırsakta ne tip değişikliklere yol açtığını kaynak olarak sunan Şefik, bazı bakterilerin bağırsakta koruyucu etkiler gösterdiğini, bazılarının da romatizmayı tetiklediğini bulmayı başardı.

“Yenilgilere yenilgi olarak değil de fırsat olarak bakarım. Bu bakış açısı özellikle bilimde önemli. Çalışmayan bir deney, doğrulamayan bir hipotez başarısızlık değildir.” diyen Yale Üniversitesi İmmünoloji Bölümünden Dr. Esen Şefik ile ilham veren öyküsünü konuştuk.

Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?

1985 yılında Bulgaristan’da doğdum. Doğduğumda babam Türk ismini değiştirmediği ve Türk asimilasyonuna karsı çıktığı için hapiste yatmak durumunda kaldı. Annem hamileliğinin büyük bir kısmında ve benim ilk bebeklik zamanlarımda yalnız kaldı. Şimdi ebeveyn olarak bu sürecin ne kadar zorlu olduğunu daha çok fark ediyorum. 1989 yılında zorunlu göçle İstanbul’a geldik. Küçük de olsam göçün karakterim üstünde etkisi yoğundur. Türkiye’de Bulgar, Bulgaristan’da Türk olmak... Şimdi de Amerika’da yaşıyorum. Yani hayatımın büyük bir bölümünde göçmen oldum. İlk gençlik zamanlarımda çok sorguladım etnik kimliğin önemini anlamaya çalıştım. Belki de o yüzden uluslararası bir iş tercih ettim. Dünyanın her yerinde etnik kimliğin bir önemi olmadan monolog olabilmek çok özgürleştirici bir duygu. Bu anlamda bilimin çok güçlü birleştirici bir yönü var.

Lise yıllarımda Edward Jenner’in sekiz yaşındaki bir çocuğu sütçü bir krizin elindeki Orf (Cowpox) lezyonundan çıkardığı sıvı ile aşıladığını öğrendiğimde adeta büyülenmiştim. Bu ilk aşı denemeleri ölümcül çiçek hastalığının kontrolünde çok etkili olmuştur. 2005 yılında Robert Kolej’den birincilikle mezun oldum ve aynı yıl Yale Üniversitesinde çalışmalarıma başladım. Bağışıklık sistemi beni çok heyecanlandırdığı için Yale’de ilk senemde Dr. Susan Kaech’in laboratuvarında “immunological memory” çalışmaya başladım. Araştırma sevgisinin, heyecanın yanında bana pipet tutmayı, deney dizayn etmeyi başkasına yönlendirmek yerine ilk mentorum Susan Kaech (Sue) şahsen öğretti. Hafta sonları gelip sadece lisans öğrencisi olan bana deneylerimde yardımcı oldu. Yale’de eğitimde bürokrasinin hiç hissedilmemesi ve müthiş bir özgürlüğün olması sayesinde Sue’nun ve diğer mentorlarımın önderliğinde son sene derslerimi ilk senemde alıp, lisans eğitimim süresince doktora programından dersler aldım. Laboratuvarımda ve derslerimde genelde en deneyimsiz olduğum için kariyerim ilk yıllarında aldığım destek gelişimim için çok önemliydi. Ve ben bu konuda çok şanslıydım. Hep çok iyi mentorlerle çalıştım. Yale’de moleküler, hücresel ve gelişimsel biyoloji bölümünden (MCDB) Bachelor of Science olarak mezun oldum. Sue ile 4 sene beraber çalıştım ve tüm seçeneklerim arasından Harvard’ı seçerek 2009 yılında doktorama başladım.

Harvard’da dünyaca ünlü immünologlar Dr. Diane Mathis ve Dr. Christophe Benoist ile bağırsaklardaki yararlı bakterilerin bağışıklık sistemi ve oto-immün ve İnflamasyon hastalıkları üzerindeki etkilerini çalıştım, Dr. Dennis Kasper ile kolaborasyon yaptım ve 2015 yılında doktoramı aldım. Doktora programımın ilk gününden itibaren hep bağımsız bir bilim insanı olarak çalıştım. Mentorlerimin benim potansiyelime olan inançları zaman zaman ürkütücü olsa da doktoranın sancılı ve uzun yıllarında çok güçlü bir motivasyondu. İnsan vücudunda bağırsaklardaki bakteri sayısı ve insan hücresi sayısı başa baş olduğu için inanılmaz derecede ilgimi çekti.

Bağırsaktaki bakterilerin birlikte veya tek başına bağışıklık sisteminin gelişimi için çok gerekli olduğu son yıllarda defalarca örneklenmiş bir gerçek. Bağırsak florasının bozulması özellikle oto-immün ve inflamasyon hastalıkların yükselişte olmasında önemli bir faktör. Biz biraz daha zorlu ve farklı bir deney dizaynı seçerek, özel steril, mikropsuz farelerin bağırsaklarını 62 farklı bakteriyle ayrı ayrı kolonize ettik ve farklı parametrelerle farenin bağışıklık sisteminin gelişimini izledik. Sonuçlar oldukça şaşırtıcı ve heyecanlandırıcıydı. Benzer olarak sınıflandırdığımız bakteriler benzer immünolojik sonuçlar vermedi. Çok farklı olarak nitelediğimiz bakteriler ise bağışıklık siteminin gelişiminde benzer etkilere sahiptiler. Bu çalışmadaki verilerimizi kaynak olarak Science Dergisi’nde yayınladık. Bu çalışmada en etkileyici keşfimiz ise özellikle kalın bağırsakta yaşayan ve bağışıklık sistemini dengede tutan bir T tipi hücrenin bakteriler sayesinde işlevsel olmasıydı. Mikropsuz farelerde bulunmayan bu hücre, tek bir bakteri tipinin varlığı sayesinde sadece savaşçı hücrelerde var olan bir molekülü kullanarak, fareleri kolitten koruyor.

İnsan ve diğer memeliler binlerce yıldır bakterilerle beraber yaşıyorlar. Bu etkileşimin sonucunda bakterilerin insan vücudu üzerindeki faydalı etkileri tartışma götürmez. Ancak bakterilerin insan bağışıklık sisteminin gelişimi için gerekli olduğu sadece son 20 yıldır fark edilen ve çalışılan bir konu. Benim araştırmalarım da tam olarak bakterilerle memeli bağışıklık sistemin kesişişimde odaklanıyor. Bağırsaktaki bakteriler bağışıklık sistemimiz için neden önemli? Bu simbiyotik ilişkiyi kullanarak diyabet, kolit, romatizma gibi hastalıkları nasıl daha iyi anlayabiliriz ve neler yapabiliriz?

2017 Mart ayında Yale Üniversitesine geri döndüm ve benzer konuları bağışlık sistemi insan hücrelerinden oluşan farelerde çalışıyorum. İnsan ve farelerin bağışıklık sistemi birbirine çok yakın da olsa farklılıklar gösteriyor. Bu farklılıkları minimize edebilecek modeller arasında yeni mentorum Dr. Richard Flavel’in laboratuvarında geliştirilen insansı fare (humanized mouse) en başarılarından.

Bakterileri hastalık yapan organizmalar yerine hastalıklardan koruyan organizmalar olarak görmek nispeten yeni bir bakış açısı. Ama yararlı olarak kabul edilen bakterinin farklı tipleri (aynı bacterial species) bağışıklık sisteminde zıt etkiler yaratabiliyor. Bakterileri veya metabolik ürünlerini nasıl çalıştıklarını ve spesifik mekanizmalarını bilmeden eczane raflarına taşımak riskli bir yaklaşım. Maalesef bu günlerde probiyotik, prebiyotik adı altında pazarlanan ürünlerin tam olarak vücutta ne yaptığı bilinmediği gibi belli hastalıklara yatkınlığı olan insanlarda zarar verebilecek potansiyele sahip olduğunu göz ardı ediliyor. Kısacası bakteri ve insan denkleminde daha öğrenilecek çok şey var.

Nasıl fark yaratırsınız?

Çalışkanlık ve disiplinle bunu başarabilirim. Her zaman yapabileceğimin en iyisini, en verimli şekilde yapmaya çalışırım. Disiplin sayesinde aynı anda birçok konuda zorlanmadan çalışabiliyorum. Mesela aynı anda birkaç deney yapıp, toplantıma hazırlanıp, verilerimi güncelleyebilmek çok faydalı oluyor. Böylece birçok projede aynı anda çalışabiliyorum. Zamanımı en verimli şekilde değerlendirebilip sonuç elde edebiliyorum. Bilim insanlarının boş zamanı yoktur aslında. Yapılması öncelikli veya yapılması bir noktada gerekli deneyler vardır sadece. Önceliklerimi oturtmak da fark yaratmada çok etkili oluyor.

Yenilgilerinizden nasıl dersler çıkarttınız?

Yenilgilere yenilgi olarak değil de fırsat olarak bakarım. Bu bakış açısı özellikle bilimde önemli. Çalışmayan bir deney, doğrulamayan bir hipotez başarısızlık değildir. Aksine çok şey öğretir bize. Şakayla karışık bazen, “Negatif sonuçların basıldığı bir yayın olsa çok daha etkili olur.” diye düşünüyorum

Sizin için para nedir?

Para benim için sadece günlük yaşamımı ve araştırmalarımı idare ettirebilmem için gerekli olan bir araçtır. Çocukluk yıllarımda, göçmenliğin ilk yıllarında yokluk yaşadık ailemle ama ne daha az mutlu ne de daha az başarılıydık. Ama özellikle Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde parasız iyi bir eğitim veya sağlık hizmeti almak neredeyse imkânsız. O yüzden para önemsiz ve gereksiz diyemiyorum.

Bilimi kariyer olarak seçtiğimde çok paralı bir yaşam hayal etmiyordum. İş ve laboratuvar tercihlerimi yaptığımda alacağım maaşı sormadım bile. Önemli olan bilimsel olarak saygı duyduğum ve araştırma olanakları zengin bir ortamda çalışmaktı. Ama bir post-doc maaşının nerdeyse aylık yuva masrafı kadar olması çok üzücü. Çevremde çok iyi bir eğitmen ve araştırmacı olduğunu düşündüğüm arkadaşlarımın, tanıdıklarımın çoğunluğu akademiden parasal nedenlerle kaçtı. Kısacası ortada bir dengesizlik var ve bu birçok başarılı bilim insanını bilimden uzaklaştırıyor.

Kendinize hedef koydunuz mu?

Hayatı aşama aşama değerlendirmek altın kuralımdır. Doktoramı aldıktan sonra kısa bir süre doktora grubumla çalışmaya devam ettim. İyi bir yayın daha basmıştım ama başarılı bir akademik kariyer için ve nispeten bağımsız, özgürce araştırma yapabilmek için burs almak istiyordum. Bu sebeple kısa dönemli hedeflerim arasında iyi bir burs alabilmek vardı. Bebeğimizin doğumundan çok kısa bir süre sonra işe dönmemin tek sebebiydi. Amerika’da henüz oturma iznimiz olmadığı için başvurabildiğim burs sayısı çok kısıtlıydı. Şu anki ve geçmişteki mentorlerimin de yardımıyla prestijli bir fellowship olan Damon Runyon Foundation Doktora Sonrası (post-doctoral) araştırma bursunu kazandım. Önümüzdeki 4 yıl için hedefim araştırmalarıma başarıyla devam etmek ve bu süreçte mümkün olduğunca dünyalar tatlısı kızımız Su ile zaman geçirmenin tadını çıkarabilmek. Akademik bir kariyer planlıyorum. Umarım iyi bir mentor ve profesör olurum.

Hayatınızı nasıl dengede tutuyorsunuz?

Denge zor mesele. Haftada bir gün iş yapmama kuralım var. Doktoranın ilk yıllında koyduğum bir kural yoksa insan tükeniyor. Her gün çalıştığım dönemlerde hem yaptığım işten soğurdum hem de verimim düşerdi. O yüzden haftada bir gün çalışmıyorum ve işle ilgili hiçbir şey yapmıyorum. Çok soğuk olmayan hafta sonları da olabildiğince doğada zaman geçiriyoruz eşimle ve şimdi 1 yaşında olan kızımızla. Doğa adeta yeniliyor insanı.

Şimdi kızımızın doğumuyla yeni bir denge oturtmaya çalışıyorum. İşten olabildiğince erken çıkıp eve kızımıza koşuyorum. Bu ilk yılları kaçırmak isteniyorum hiç. Eşimin bu süreçteki desteği inanılmaz. Eşim kendi bilimsel kariyerine ara verdi ve neredeyse son bir senedir evde kızımızla ilgileniyor. Böylece annelikte suçluluk (mother’s guilt) duygusunu daha az yaşıyorum. Henüz dengeyi sağlamış değilim eskisi kadar yoğun ve verimli çalışamıyorum. Şimdi denge denklemine bir de uyku eklendi. Bu konuda ailece çalışıyoruz.

Sizin için rekabet nedir? Rakiplerinizle nasıl mücadele edersiniz?

Rekabet bilimde çok karşı karşıya kaldığımız bir durum. Tatlı rekabetler motivasyon kaynağı olsa da rekabetin bence bilim üzerinde kısıtlayıcı etkisi var. Ben birlikte çalışmayı, paylaşmayı tercih ediyorum. Paylaşım arttıkça bilimin daha çok ilerleyeceği kanısındayım. Hayatım boyunca birileriyle kendimi karşılaştırmaktan kaçındım. O yüzden benim için rekabet insanın kendi kendiyle olan kıyaslamasıdır. “Bundan 5, 10 ya da 20 sene önce Esen neredeydi?” diye sorarım kendime. Cevabımdan mutlu olmadığım yönleri değiştirmeye çalışarak mücadele ederim.

Sağlığınıza nasıl dikkat ediyorsunuz?

Bu konuda maalesef çok ihmalkârım. Alerjik bir bünyem var zamanla farelere de alerji geliştirdim ama alerjik astım olana kadar gereken önlemleri almadım. Şimdi araştırmalarımda fare çalışmalarını minimize etmek durumundayım. 10 sene önceki Esen’de böyleydi. Ama hamilelik döneminde bebeğimin sorumluluğu ile kendime daha çok dikkat etmeyi öğrendim. Mesela yoğunluktan hiç öğle yemeği yemezdim. Kahve ile ayakta durduğum günler çoktu. Şimdi daha özenliyim. Yeni kazandığım alışkanlıklarımı devam ettirmeye çalışıyorum.

Kaybetmek kolay gibi anlatılsa da zorlu bir süreçtir. Siz her yenilgiden sonra nasıl kazandınız?

Fırsat olarak bakarım kaybetmeye. Bu bakış açısını kolay oturtmadım ama sürekli kendime hatırlatırım. Lise yıllarımda hedeflerim arasında en çok Harvard’a gitmek vardı. Nedeni de Harvard’ın popülerliğiydi. Erken başvuru sonuçlarında ertelendim.

Aynı yıl Harvard Rektörü Lawrance Summers bir konuşmasında “Kadınlar niye bilimde başarışızdır?” konusuna değindi. Benim için hayallerimdeki okulun rektörünün, “Kadınların bilimde toplumsal, sosyal eğilimlerden ziyade biyolojik sebeplerden başarısızdır” diye bir açıklama yapması çok üzücü oldu. Harvard sonra yedek listeye koyduğunu haber verdi. Ben ise Yale’e kabul almıştım. İki kez düşünmedim bile. Şimdi geriye baktığımda Harvard beni kabul etmiş olsaydı, ben Yale’i tercih etmezdim ve Yale’de geçirdiğim inanılmaz güzel yıllarım olmazdı. Harvard’ın reddi, beni Yale’e yönlendirdi ve çok daha mutlu oldum. Doktora için Harvard’a gittiğimde çok şey değişmiş ve Drew Faust Harvard’da kadın bilim insanlarına verilen önemi arttırmıştı.

Kaybettiğinizde üstesinden gelmek zorunda olduğunuz en yoğun duygu hangisiydi?

Hayal kırıklığı en güçlü duygu kaybetme sürecinde. İnsana kendi değerini sorgulatıyor. Alınması gereken en önemli derste hiçbir dış etkenin, yenilginin kişinin değerini etkilemediğini benimsemek. Söylendiğinden daha zor da olsa...

{$ nextTitle $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $} © {$ item.Files[0].Sources[0] $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
{$ item.Title $}
ilgili haberler
 
LG
MD
SM
XS