Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu tarafından bu yıl 15’incisi düzenlenen Avrupa Birliği İnsan Hakları Kısa Film Yarışması, tam da bu nedenle sadece bir ödül töreni değil; bir hatırlatma, bir yüzleşme alanıydı. Ankara’da düzenlenen törende, 317 başvuru arasından seçilen filmler ödüllerini aldı.
Bu yıl yarışma üç ana eksende şekillendi: İnsan Hakları, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve İklim Krizi. Yani yalnızca bugünün değil, yarının da en yakıcı meseleleri… Yedi film ödüle layık görüldü ama jüri üyelerinin de vurguladığı gibi, aslında finale kalan her film bir görünmezliği ya da bastırılmış bir sesi taşıyordu.
“İnsan Hakları” kategorisinde birincilik ödülünü Miray Kuyumcu’nun “326” adlı filmi aldı. Ardından Serhat Boylu’nun *“Koçer”i, Furkan Akarsu’nun “Paylaşılamayan”ı ve Abdullah Harun İlhan’ın “Özgür Kelimeler: Gazzeli Bir Şair” filmi geldi.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Özel Ödülü “Göz Devirme Sanatı”na, İklim Krizi Özel Ödülü “Onlar”a, Jüri Özel Ödülü ise “Hayat Tohumları”na verildi.
Liste uzun, isimler çok. Ama mesele, kimin ödül aldığı değil; neyin anlatıldığı.
Törenin açılışında konuşan AB Türkiye Delegasyonu Geçici Maslahatgüzarı Jurgis Vilčinskas’ın sözleri bu noktada çarpıcıydı:
“İnsan hakları yalnızca yasalarda veya kurumlarda şekillenmez; sanatın gün yüzüne çıkardığı gerçek ve kırılgan anlarda yaşar.”
Bu cümle, aslında törenin özeti gibiydi. Çünkü sinema tam da bunu yapıyor: Görmezden gelinen hayatları görünür kılıyor. Sayıya indirgenen insanları, yeniden insana dönüştürüyor.
Jüride yer alan oyuncu Canan Ergüder’in sözleri de bunu destekliyordu. İzlenen filmlerin çok farklı anlatım biçimleriyle ama ortak bir duyguyla buluştuğunu söyledi:
Bilmediğimiz hayatlar, temas etmediğimiz gerçekler, uzaktan bakıp geçtiğimiz hikâyeler…
Yönetmen Selman Nacar ise, seçim sürecini anlatırken önemli bir noktaya işaret etti:
Bir filmin sizi nasıl hissettirdiği… Sizi gerçekten etkileyip etkilemediği… Ve o meselenin nasıl anlatıldığı.
Bugün sosyal medyada saniyeler içinde tüketilen görüntüler arasında, birkaç dakikalık bir kısa filmin insanı durdurabilmesi hâlâ mümkün mü? Bu yarışma gösteriyor ki evet, mümkün. Hâlâ empati kurabiliyoruz. Hâlâ bir hikâye bizi yerimizden edebiliyor.
Belki de bu yüzden, bu filmlerin “perdenin ötesinde de bir yaşamı” olmalı. Okullarda, üniversitelerde, dijital platformlarda, sohbetlerde… Çünkü insan hakları mücadelesi, yalnızca mahkeme salonlarında değil; hafızada kazanılıyor.
Ve hafızayı en iyi besleyen şey hâlâ iyi anlatılmış bir hikâye.

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu tarafından bu yıl 15’incisi düzenlenen Avrupa Birliği İnsan Hakları Kısa Film Yarışması, tam da bu nedenle sadece bir ödül töreni değil; bir hatırlatma, bir yüzleşme alanıydı. Ankara’da düzenlenen törende, 317 başvuru arasından seçilen filmler ödüllerini aldı.
Bu yıl yarışma üç ana eksende şekillendi: İnsan Hakları, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve İklim Krizi. Yani yalnızca bugünün değil, yarının da en yakıcı meseleleri… Yedi film ödüle layık görüldü ama jüri üyelerinin de vurguladığı gibi, aslında finale kalan her film bir görünmezliği ya da bastırılmış bir sesi taşıyordu.
“İnsan Hakları” kategorisinde birincilik ödülünü Miray Kuyumcu’nun “326” adlı filmi aldı. Ardından Serhat Boylu’nun *“Koçer”i, Furkan Akarsu’nun “Paylaşılamayan”ı ve Abdullah Harun İlhan’ın “Özgür Kelimeler: Gazzeli Bir Şair” filmi geldi.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Özel Ödülü “Göz Devirme Sanatı”na, İklim Krizi Özel Ödülü “Onlar”a, Jüri Özel Ödülü ise “Hayat Tohumları”na verildi.
Liste uzun, isimler çok. Ama mesele, kimin ödül aldığı değil; neyin anlatıldığı.
Törenin açılışında konuşan AB Türkiye Delegasyonu Geçici Maslahatgüzarı Jurgis Vilčinskas’ın sözleri bu noktada çarpıcıydı:
“İnsan hakları yalnızca yasalarda veya kurumlarda şekillenmez; sanatın gün yüzüne çıkardığı gerçek ve kırılgan anlarda yaşar.”
Bu cümle, aslında törenin özeti gibiydi. Çünkü sinema tam da bunu yapıyor: Görmezden gelinen hayatları görünür kılıyor. Sayıya indirgenen insanları, yeniden insana dönüştürüyor.
Jüride yer alan oyuncu Canan Ergüder’in sözleri de bunu destekliyordu. İzlenen filmlerin çok farklı anlatım biçimleriyle ama ortak bir duyguyla buluştuğunu söyledi:
Bilmediğimiz hayatlar, temas etmediğimiz gerçekler, uzaktan bakıp geçtiğimiz hikâyeler…
Yönetmen Selman Nacar ise, seçim sürecini anlatırken önemli bir noktaya işaret etti:
Bir filmin sizi nasıl hissettirdiği… Sizi gerçekten etkileyip etkilemediği… Ve o meselenin nasıl anlatıldığı.
Bugün sosyal medyada saniyeler içinde tüketilen görüntüler arasında, birkaç dakikalık bir kısa filmin insanı durdurabilmesi hâlâ mümkün mü? Bu yarışma gösteriyor ki evet, mümkün. Hâlâ empati kurabiliyoruz. Hâlâ bir hikâye bizi yerimizden edebiliyor.
Belki de bu yüzden, bu filmlerin “perdenin ötesinde de bir yaşamı” olmalı. Okullarda, üniversitelerde, dijital platformlarda, sohbetlerde… Çünkü insan hakları mücadelesi, yalnızca mahkeme salonlarında değil; hafızada kazanılıyor.
Ve hafızayı en iyi besleyen şey hâlâ iyi anlatılmış bir hikâye.
