Bu his genelde büyük şeylerden gelmiyor. Ne “hayallerimi gerçekleştiremedim” dramı ne de büyük bir kırılma. Daha çok küçük anların toplamı. Aranmayan bir dost, gidilmeyen bir buluşma, ertelenen bir plan. “Sonra yaparım” dediğim her şey, içimde sessiz bir eksilme yaratıyor. Ve fark etmeden, hayat sanki başkalarının hikâyesi gibi geçip gidiyor.
Garip olan şu: Aslında çok da kötü bir yerde değilim. İş var, düzen var, rutin var. Ama tam da bu yüzden kaçırıyormuşum gibi hissediyorum. Günler birbirine benzedikçe, zaman hızlanıyor. Pazartesi göz açıp kapayıncaya kadar cumaya dönüşüyor. Aylar, “nasıl geçtiğini anlamadım” cümlesinin içine sıkışıyor. Hatırlanacak ne var diye düşündüğümde, aklıma gelenler hep yarım.
Belki de sorun, hayatı sürekli “daha sonra”ya ertelemek. Daha sonra gezerim, daha sonra yavaşlarım, daha sonra kendime bakarım. O “daha sonra” hiç gelmiyor. Onun yerine yorgunluk geliyor, alışkanlık geliyor, kabullenme geliyor.
Bir de şu karşılaştırma meselesi var. Başkalarının vitrinine bakıp kendi arka odanı beğenmemek… Sosyal medya bunun ustası. Herkesin en parlak anlarını izlerken, kendi sıradan günlerinle baş etmeye çalışıyorsun. Orada hayat dolu, burada bekleme salonu gibi.
Bazen düşünüyorum: Belki de kaçırdığım şey, büyük fırsatlar değil. Belki asıl kaçan, şu anın kendisi. Yoldayken kulaklıkla dünyayı kapatmak, sofradayken aklı başka yerde olmak, konuşurken gerçekten dinlememek. Hayat orada duruyor ama ben hep aceleyle yanından geçiyorum.
Bu hisle başa çıkmanın kesin bir yolu var mı bilmiyorum. Ama şunu fark ediyorum: Ne zaman yavaşlasam, ne zaman küçük bir şeye gerçekten dikkat versem, o “kaçırıyorum” duygusu biraz susuyor. Bir kahvenin tadı, akşamüstü ışığı, plansız bir sohbet… Büyük anlamlar değil, küçük temaslar.
Belki hayat, kaçırılacak bir şey değil de; durup fark edilmesi gereken bir şeydir. Ve belki de en çok kaçırdığımız an, “şu an” dediğimiz o sıradan, sessiz andır.
Bu his genelde büyük şeylerden gelmiyor. Ne “hayallerimi gerçekleştiremedim” dramı ne de büyük bir kırılma. Daha çok küçük anların toplamı. Aranmayan bir dost, gidilmeyen bir buluşma, ertelenen bir plan. “Sonra yaparım” dediğim her şey, içimde sessiz bir eksilme yaratıyor. Ve fark etmeden, hayat sanki başkalarının hikâyesi gibi geçip gidiyor.
Garip olan şu: Aslında çok da kötü bir yerde değilim. İş var, düzen var, rutin var. Ama tam da bu yüzden kaçırıyormuşum gibi hissediyorum. Günler birbirine benzedikçe, zaman hızlanıyor. Pazartesi göz açıp kapayıncaya kadar cumaya dönüşüyor. Aylar, “nasıl geçtiğini anlamadım” cümlesinin içine sıkışıyor. Hatırlanacak ne var diye düşündüğümde, aklıma gelenler hep yarım.
Belki de sorun, hayatı sürekli “daha sonra”ya ertelemek. Daha sonra gezerim, daha sonra yavaşlarım, daha sonra kendime bakarım. O “daha sonra” hiç gelmiyor. Onun yerine yorgunluk geliyor, alışkanlık geliyor, kabullenme geliyor.
Bir de şu karşılaştırma meselesi var. Başkalarının vitrinine bakıp kendi arka odanı beğenmemek… Sosyal medya bunun ustası. Herkesin en parlak anlarını izlerken, kendi sıradan günlerinle baş etmeye çalışıyorsun. Orada hayat dolu, burada bekleme salonu gibi.
Bazen düşünüyorum: Belki de kaçırdığım şey, büyük fırsatlar değil. Belki asıl kaçan, şu anın kendisi. Yoldayken kulaklıkla dünyayı kapatmak, sofradayken aklı başka yerde olmak, konuşurken gerçekten dinlememek. Hayat orada duruyor ama ben hep aceleyle yanından geçiyorum.
Bu hisle başa çıkmanın kesin bir yolu var mı bilmiyorum. Ama şunu fark ediyorum: Ne zaman yavaşlasam, ne zaman küçük bir şeye gerçekten dikkat versem, o “kaçırıyorum” duygusu biraz susuyor. Bir kahvenin tadı, akşamüstü ışığı, plansız bir sohbet… Büyük anlamlar değil, küçük temaslar.
Belki hayat, kaçırılacak bir şey değil de; durup fark edilmesi gereken bir şeydir. Ve belki de en çok kaçırdığımız an, “şu an” dediğimiz o sıradan, sessiz andır.