Uzunca bir süredir “ağır-aksak davranma/ortak eylem geliştirme” kulvarlarında haklı eleştiri ve sıkıntıların odağında olan AB’nin son günlerde kazandığı tempo ve sonuçlandırdığı kapsamlı anlaşmalar dikkat çekiyor. Çin ile sağlanan çerçeve ticaret anlaşmasını takiben, her ikisi de yıllardır sürüncemede kalan MERCOSUR (Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’dan oluşan Güney Amerika Ticaret Bloku) ve Hindistan ile serbest ticaret anlaşmaları (STA) sağlayan AB, ilaveten küresel tedarik yapısının yükselen yıldızı Vietnam ile de STA benzeri bir mutabakatı gerçekleştirmiş bulunuyor. Eurocrasy (Avrupa Bürokrasisi) ve sosyalizan-regulasyon temelli anlayışlar çerçevesinde hareket eden bu supra-nasyonal (uluslar-üstü) yapı bakımından alışılmadık bir hız ve insiyatif kullanma tablosu karşımıza çıkıyor.
Bu cümleden olmak üzere, dikkatlerden kaçan bir güncel gelişmeye de dikkat çekmek gerekiyor: Geçtiğimiz hafta Almanya’nın davet ve evsahipliğinde gerçekleştirilen “Altılı Berlin Zirvesi”, AB ekonomisinin %75’ini teşkil eden Almanya, Fransa, Polonya, İspanya, İtalya ve Hollanda’yı biraraya getiriyor. Birlik bütçesine en büyük katkıyı sağlayan bu ülkelerin, Avrupa ekonomisinin omurgasını teşkil ettiğini görmek gerekiyor. Kaynaklarımız, AB’yi daha hızlı ve etkin yapıya ulaştırma amacı etrafında yeni bir “Çekirdek Avrupa” oluşumunun ortaya çıktığı konusuna dikkatlerimizi çekiyor. Belki de, senelerdir gündemde olan “Çok Vitesli Avrupa” yaklaşımı şimdi daha somut hale geliyor; ekonomide ağırlığı olan sınırlı sayıda ülke daha hızlı ve çevik bir “Federal Avrupa” idealini gerçekleştirme yolunda ortak irade geliştiriyor. BREXIT sonrası İngiltere ile yeniden işbirliği tesisi ve ortak hareket opsiyonlarının da ortada olduğu ifade ediliyor. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ‘nin kurulduğu 1958 yılından bu yana yaşanan süreçte, yeni ve köktenci bir değişim/açılımın ilk adımlarına dikkat etmek gerekiyor.
Geleceğin muhtemel bir “Çok Vitesli/Çok Katmanlı” AB yapılanmasında, Türkiye’nin hangi konumda kendisine yer bulacağı konusunda yeniden kafa yorması; doğru okumaları ve yapılanmaları sağlaması işi önem kazanıyor. 31 Temmuz 1959 tarihindeki ortaklık başvurusu sonrasında yaşanan gelişmeler tam bir çıkmaza taşınmış bulunuyor. 1964 yılında imzalanan Ankara Anlaşması fiilen “yetersiz” hale düşmüş iken, 14 Nisan 1987’deki “tam üyelik” başvurusu sonrasında 2005 Ekimi tarihinde resmen başlayan ilgili müzakerelerin 2016 yılında akamete uğramış olmasını hatırlamak gerekiyor. Salim bir bakışla; acele davranılan tam üyelik başvurusu sonrasında gene “zevahiri kurtarma kaygusu temelinde uzlaşılan” Gümrük Birliği açılımlarının Türkiye’nin elini güçlendirmediği gerçeği teslim ediliyor. Şimdi takvimler; yeni AB dev ticaret anlaşmaları karşısında ülkemizin karşılaştığı risklerin; kaybettiği rekabetçi avantajların nasıl bertaraf edileceğini planlama ve (acilen) gereğini yapma zamanını gösteriyor! Üstelik, işin icap ve gereğini Güney Kıbrıs’ın dönem başkanlığı altında sağlama sıkıntısı karşımızda duruyor.
TÜİK tarafından açıklanan Ocak ayı enflasyonu, öncü göstergelerin sergilediği ilk uyarılar ile uyumlu bir yüksek manşet düzeyi ile seneyi açıyor. Orta Vadeli Plan (OVP) ve TCMB (Merkez Bankası) sene sonu hedefi olan %16 çıtasının gerçekleşme ihtimali, aritmetik olarak, şimdiden imkan dışına çıkmış bulunuyor. Arka plan okumaları ise, enflasyon için hedef teşkil etmesi gereken “sürdürülebilir/öngörülebilir/korunabilir” iniş TRENDİ kanalına geçiş için somut işaretlerin varlık delillerini sağla(ya)mıyor. Çekirdek Enflasyon verileri ile Yurt İçi ÜFE alt kırımları kategori bazında incelendiğinde; izlenen iniş eğilimini, yukarıda belirtilen vasıflara sahip iniş trendi mertebesine taşıyacak düzeltici dinamikler kendini göster(e)miyor; kronik enflasyon sendromunun olağan şüphelileri durumundaki “katılık” ve “yapışkanlık” tablosu aşılamıyor. 2025 yılı bazlı yeni endeks ve Amaca Göre Bireysel Tüketim Sınıfları esasına göre yeniden düzenlenen hesaplama tarzında da bu tablonun devam ettiği izleniyor; 174 yeni kalemin %90’ınında kaydedilen fiyat artışları, “ekonomik aktörlerin zam yapma konusunda ellerini korkak alıştırmama” davranışının korunduğunu gösteriyor.
Hızla gelişen ve değişen jeo-politik ve ekonomik gelişmeler karşısında vaziyet etme yolunda Türkiye’nin elini güçlendirmesi bakımından, enflasyon meselesini bertaraf etmenin önem ile aciliyetine öncelik vermek gerekiyor.
Uzunca bir süredir “ağır-aksak davranma/ortak eylem geliştirme” kulvarlarında haklı eleştiri ve sıkıntıların odağında olan AB’nin son günlerde kazandığı tempo ve sonuçlandırdığı kapsamlı anlaşmalar dikkat çekiyor. Çin ile sağlanan çerçeve ticaret anlaşmasını takiben, her ikisi de yıllardır sürüncemede kalan MERCOSUR (Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’dan oluşan Güney Amerika Ticaret Bloku) ve Hindistan ile serbest ticaret anlaşmaları (STA) sağlayan AB, ilaveten küresel tedarik yapısının yükselen yıldızı Vietnam ile de STA benzeri bir mutabakatı gerçekleştirmiş bulunuyor. Eurocrasy (Avrupa Bürokrasisi) ve sosyalizan-regulasyon temelli anlayışlar çerçevesinde hareket eden bu supra-nasyonal (uluslar-üstü) yapı bakımından alışılmadık bir hız ve insiyatif kullanma tablosu karşımıza çıkıyor.
Bu cümleden olmak üzere, dikkatlerden kaçan bir güncel gelişmeye de dikkat çekmek gerekiyor: Geçtiğimiz hafta Almanya’nın davet ve evsahipliğinde gerçekleştirilen “Altılı Berlin Zirvesi”, AB ekonomisinin %75’ini teşkil eden Almanya, Fransa, Polonya, İspanya, İtalya ve Hollanda’yı biraraya getiriyor. Birlik bütçesine en büyük katkıyı sağlayan bu ülkelerin, Avrupa ekonomisinin omurgasını teşkil ettiğini görmek gerekiyor. Kaynaklarımız, AB’yi daha hızlı ve etkin yapıya ulaştırma amacı etrafında yeni bir “Çekirdek Avrupa” oluşumunun ortaya çıktığı konusuna dikkatlerimizi çekiyor. Belki de, senelerdir gündemde olan “Çok Vitesli Avrupa” yaklaşımı şimdi daha somut hale geliyor; ekonomide ağırlığı olan sınırlı sayıda ülke daha hızlı ve çevik bir “Federal Avrupa” idealini gerçekleştirme yolunda ortak irade geliştiriyor. BREXIT sonrası İngiltere ile yeniden işbirliği tesisi ve ortak hareket opsiyonlarının da ortada olduğu ifade ediliyor. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ‘nin kurulduğu 1958 yılından bu yana yaşanan süreçte, yeni ve köktenci bir değişim/açılımın ilk adımlarına dikkat etmek gerekiyor.
Geleceğin muhtemel bir “Çok Vitesli/Çok Katmanlı” AB yapılanmasında, Türkiye’nin hangi konumda kendisine yer bulacağı konusunda yeniden kafa yorması; doğru okumaları ve yapılanmaları sağlaması işi önem kazanıyor. 31 Temmuz 1959 tarihindeki ortaklık başvurusu sonrasında yaşanan gelişmeler tam bir çıkmaza taşınmış bulunuyor. 1964 yılında imzalanan Ankara Anlaşması fiilen “yetersiz” hale düşmüş iken, 14 Nisan 1987’deki “tam üyelik” başvurusu sonrasında 2005 Ekimi tarihinde resmen başlayan ilgili müzakerelerin 2016 yılında akamete uğramış olmasını hatırlamak gerekiyor. Salim bir bakışla; acele davranılan tam üyelik başvurusu sonrasında gene “zevahiri kurtarma kaygusu temelinde uzlaşılan” Gümrük Birliği açılımlarının Türkiye’nin elini güçlendirmediği gerçeği teslim ediliyor. Şimdi takvimler; yeni AB dev ticaret anlaşmaları karşısında ülkemizin karşılaştığı risklerin; kaybettiği rekabetçi avantajların nasıl bertaraf edileceğini planlama ve (acilen) gereğini yapma zamanını gösteriyor! Üstelik, işin icap ve gereğini Güney Kıbrıs’ın dönem başkanlığı altında sağlama sıkıntısı karşımızda duruyor.
TÜİK tarafından açıklanan Ocak ayı enflasyonu, öncü göstergelerin sergilediği ilk uyarılar ile uyumlu bir yüksek manşet düzeyi ile seneyi açıyor. Orta Vadeli Plan (OVP) ve TCMB (Merkez Bankası) sene sonu hedefi olan %16 çıtasının gerçekleşme ihtimali, aritmetik olarak, şimdiden imkan dışına çıkmış bulunuyor. Arka plan okumaları ise, enflasyon için hedef teşkil etmesi gereken “sürdürülebilir/öngörülebilir/korunabilir” iniş TRENDİ kanalına geçiş için somut işaretlerin varlık delillerini sağla(ya)mıyor. Çekirdek Enflasyon verileri ile Yurt İçi ÜFE alt kırımları kategori bazında incelendiğinde; izlenen iniş eğilimini, yukarıda belirtilen vasıflara sahip iniş trendi mertebesine taşıyacak düzeltici dinamikler kendini göster(e)miyor; kronik enflasyon sendromunun olağan şüphelileri durumundaki “katılık” ve “yapışkanlık” tablosu aşılamıyor. 2025 yılı bazlı yeni endeks ve Amaca Göre Bireysel Tüketim Sınıfları esasına göre yeniden düzenlenen hesaplama tarzında da bu tablonun devam ettiği izleniyor; 174 yeni kalemin %90’ınında kaydedilen fiyat artışları, “ekonomik aktörlerin zam yapma konusunda ellerini korkak alıştırmama” davranışının korunduğunu gösteriyor.
Hızla gelişen ve değişen jeo-politik ve ekonomik gelişmeler karşısında vaziyet etme yolunda Türkiye’nin elini güçlendirmesi bakımından, enflasyon meselesini bertaraf etmenin önem ile aciliyetine öncelik vermek gerekiyor.