Aslında, her iki gösterge için detaylı analiz yapma ve arka plan okumaları gerçekleştirme ihtiyacını karşılamak gerekiyor. Bu çerçevede, bir kısım temel tespit ve değerlendirmelere işaret ederek yola çıkılması uygun bulunuyor:
%3,4 olarak açıklanan son çeyreklik büyüme rakamı ile 2025 yılının ortalaması %3,6 düzeyine ulaşmış bulunuyor. Bu suretle, Türkiye ekonomisi son 16 yıldır aralıksız büyüme performansı sergilemeyi sürdürüyor. Çeyreklik bazda bakıldığında; aralıksız büyüme grafiğinde 22. ayını geride bırakan Türkiye, hızlı büyüme klasmanında OECD üyeleri arasında ilk üçe, G20 ülkeleri arasında beşinci sıraya giriyor. Kişi başına milli gelir rakamının 18 bin doları; cari fiyatlar ile 710 bin lirayı aştığı ve bu suretle “gelişmiş ülkeler ligine girildiği” ifade ediliyor. Ekonomik büyüklüğün ilk kez 1,6 trilyon dolar ve cari fiyatlar ile 63.3 trilyon lira düzeyine ulaştığı açıklanıyor. Öte yandan, yapısı gereği kompozit (birleşik) bir ekonomik gösterge olan büyüme rakamının alt dinamik ve katmanlarına bakarak, “manşet büyüme performansının hangi ekonomi sektörlerinden kaynaklandığı” konusuna eğilmek gerekiyor. Elde edilen büyümenin ağırlıklı olarak İnşaat ve Vatandaşın Tüketimi kalemlerine dayandığı anlaşılıyor. Ancak, sanayi sektöründeki büyüme oranının (%2,9) adeta yerinde saydığı ve manşet rakamın (%3,6) altında kaldığı ve “büyümede lokomotif rol oynama” işlevinden uzak düştüğü ortaya çıkıyor. İnşaattaki büyümenin, deprem inşaatı bağlantılı “konjonktürel karakteristiği” ve tüketim kaleminin “dezenflasyonist politika karşıtı duruş ile etkisi” ile birlikte düşünüldüğünde, orta-uzun vadeli sürdürülebilir ve istikrarlı büyüme için sanayi/imalat eksenine yerleşme hedefine uzak düşüldüğü anlaşılıyor. Senelerdir maddi-manevi yatırımlarımızı yönelttiğimiz İhracat kaleminde daralma ve “büyümeye katkıda negatife düşme” olgusu değerlendirmelere açık hale gelir iken, ana sıkıntı kaynağını, son 24 yılın en keskin küçülmesinin (% -8,8) yaşandığı Tarım sektörü sergiliyor.
Böylece, 2T (Tüketim ve Tarım) kulvarlarında birlikte ortaya çıkan bu tablonun; cari enflasyonla mücadele programı lehine işaret vermediği açıkça görülüyor. İlaveten, Hizmetler kaynaklı büyüme oranının (%4,3) manşet büyüme rakamından (%3,6) büyük olması, “hizmet kaynaklı enflasyon sarmalının kırılamadığına” ve bunun dezenflasyon süreci bakımından risk faktörü olarak kalmaya devam edeceğine kuvvetli bir delil teşkil ediyor.
Büyüme olgusunun, sürdürülebilir olması bakımından, Kalkınma kavramı ile hemhal edilmesi gerekiyor. Ancak bu suretle “Kaliteli Büyüme” hedefine ulaşılabiliyor ve “Yaşam Kalitesi” ligi içinde üst sıralara tırmanma sağlanıyor. Gelir ve Servet dağılımındaki bozulmanın hızlandığı ve ulusal para bazlı hayat pahalılığının artık dolar temeline de taşındığı/sıçradığı bir sıkıntılı konjonktürde, büyüme tablosunun arka planına dikkatle eğilmek ve vaziyet etmek gerekiyor.
Ocak ayındaki %4,84’lük açılıştan sonra, Şubat ayına ait öngörülerin, bu kez yukarı yönlü güncellendiği ve “Ramazan etkisi” gibi faktörlerin hesaba katıldığı hatırlanıyor. % 2,96’lık manşetin arka plan okumaları, enflasyon seyri bakımından olumlu bir serime işaret etmiyor. Yurtİçi ÜFE (gerilmiş zemberek etkisi) manşetten düşük olmakla beraber (sadece 0,53) genel katılık ve yapışkanlık durumunun kırılamadığına delil teşkil ediyor. Keza, çekirdek enflasyon göstergelerinin tamamında aynı durumu teyit eden kuvvetli göstergeler ortada duruyor. Bizim deyimimizle; “bakkal hesabı” penceresinden bakıldığında, enflasyon ölçümüne konu edilen 174 adet klasmanın sadece 27 adedinde fiyat düşüşü; 142 adedinde ise fiyat artışı görülüyor. O halde, ekonomik aktörlerin, “fiyat arttırma konusunda ellerini korkak alıştırmama duruş ve tercihi” aynen devam ediyor.
Alt kırımlara bakıldığında; akla hemen Karacaoğlan’ın “Bir Ayrılık Bir Yoksulluk” deyişinin son dizeleri geliyor: Üç derdim var birbirinden seçilmez / Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm..
İlk sırayı, hiç şüphesiz, manşet rakamı (2,96) önemli oranda aşan Gıda enflasyonu (%6,89) alıyor. İTO, TEPAV, TZOB ve Türk-İş Gıda Enflasyonu çalışma ve tespitlerinde de aynı durum teyit ediliyor. Sadece sebze fiyatlarındaki artışın (%33) manşet rakamın tam on katı olması dikkat çekiyor. Üstelik, düşük gelire sahip vatandaşlar açısından önlenemeyen gıda fiyat artışları daha ağır bir tabloyu dayatıyor; en düşük %20’lik gelir grubunun harcamaları içerisinde gıdanın payı %33’e (üçte biri) ulaşırken, en yüksek %20’lik grup için bu oran sadece % 12’ de kalıyor! Son yirmi yılda fiyatlar genel seviyesindeki artış 33 kat iken, Gıda kalemi özelinde aynı artış 50 kat olarak hesaplanıyor. İkinci sıradaki “derdimiz” ise Ulaştırma kulvarı temelinde olgunlaşıyor; toplu taşıma zammı, savaş sürecinde petrol fiyatlarında artış riski, “ara çözüm” olarak devreye alınan eşel mobil sisteminin yeterliliği gibi faktörler endişe arttırıcı rol oynuyor. Nihayet, Kira kalemi her daim gündemde kalmayı ve sıkıntı yaratmayı sürdürüyor. Yanında Eğitim ve Sağlık kalemleri de paralel bir tempo tutturmuşa benziyor! Yeni standartlara göre değişen hesaplama sistemi bile, Karacaoğlan’ın üç derdini azaltmak bir yana, belki de iki ilave dert ile daha da ağırlaşmış bir tabloyu önümüze çıkarıyor.
Aslında, her iki gösterge için detaylı analiz yapma ve arka plan okumaları gerçekleştirme ihtiyacını karşılamak gerekiyor. Bu çerçevede, bir kısım temel tespit ve değerlendirmelere işaret ederek yola çıkılması uygun bulunuyor:
%3,4 olarak açıklanan son çeyreklik büyüme rakamı ile 2025 yılının ortalaması %3,6 düzeyine ulaşmış bulunuyor. Bu suretle, Türkiye ekonomisi son 16 yıldır aralıksız büyüme performansı sergilemeyi sürdürüyor. Çeyreklik bazda bakıldığında; aralıksız büyüme grafiğinde 22. ayını geride bırakan Türkiye, hızlı büyüme klasmanında OECD üyeleri arasında ilk üçe, G20 ülkeleri arasında beşinci sıraya giriyor. Kişi başına milli gelir rakamının 18 bin doları; cari fiyatlar ile 710 bin lirayı aştığı ve bu suretle “gelişmiş ülkeler ligine girildiği” ifade ediliyor. Ekonomik büyüklüğün ilk kez 1,6 trilyon dolar ve cari fiyatlar ile 63.3 trilyon lira düzeyine ulaştığı açıklanıyor. Öte yandan, yapısı gereği kompozit (birleşik) bir ekonomik gösterge olan büyüme rakamının alt dinamik ve katmanlarına bakarak, “manşet büyüme performansının hangi ekonomi sektörlerinden kaynaklandığı” konusuna eğilmek gerekiyor. Elde edilen büyümenin ağırlıklı olarak İnşaat ve Vatandaşın Tüketimi kalemlerine dayandığı anlaşılıyor. Ancak, sanayi sektöründeki büyüme oranının (%2,9) adeta yerinde saydığı ve manşet rakamın (%3,6) altında kaldığı ve “büyümede lokomotif rol oynama” işlevinden uzak düştüğü ortaya çıkıyor. İnşaattaki büyümenin, deprem inşaatı bağlantılı “konjonktürel karakteristiği” ve tüketim kaleminin “dezenflasyonist politika karşıtı duruş ile etkisi” ile birlikte düşünüldüğünde, orta-uzun vadeli sürdürülebilir ve istikrarlı büyüme için sanayi/imalat eksenine yerleşme hedefine uzak düşüldüğü anlaşılıyor. Senelerdir maddi-manevi yatırımlarımızı yönelttiğimiz İhracat kaleminde daralma ve “büyümeye katkıda negatife düşme” olgusu değerlendirmelere açık hale gelir iken, ana sıkıntı kaynağını, son 24 yılın en keskin küçülmesinin (% -8,8) yaşandığı Tarım sektörü sergiliyor.
Böylece, 2T (Tüketim ve Tarım) kulvarlarında birlikte ortaya çıkan bu tablonun; cari enflasyonla mücadele programı lehine işaret vermediği açıkça görülüyor. İlaveten, Hizmetler kaynaklı büyüme oranının (%4,3) manşet büyüme rakamından (%3,6) büyük olması, “hizmet kaynaklı enflasyon sarmalının kırılamadığına” ve bunun dezenflasyon süreci bakımından risk faktörü olarak kalmaya devam edeceğine kuvvetli bir delil teşkil ediyor.
Büyüme olgusunun, sürdürülebilir olması bakımından, Kalkınma kavramı ile hemhal edilmesi gerekiyor. Ancak bu suretle “Kaliteli Büyüme” hedefine ulaşılabiliyor ve “Yaşam Kalitesi” ligi içinde üst sıralara tırmanma sağlanıyor. Gelir ve Servet dağılımındaki bozulmanın hızlandığı ve ulusal para bazlı hayat pahalılığının artık dolar temeline de taşındığı/sıçradığı bir sıkıntılı konjonktürde, büyüme tablosunun arka planına dikkatle eğilmek ve vaziyet etmek gerekiyor.
Ocak ayındaki %4,84’lük açılıştan sonra, Şubat ayına ait öngörülerin, bu kez yukarı yönlü güncellendiği ve “Ramazan etkisi” gibi faktörlerin hesaba katıldığı hatırlanıyor. % 2,96’lık manşetin arka plan okumaları, enflasyon seyri bakımından olumlu bir serime işaret etmiyor. Yurtİçi ÜFE (gerilmiş zemberek etkisi) manşetten düşük olmakla beraber (sadece 0,53) genel katılık ve yapışkanlık durumunun kırılamadığına delil teşkil ediyor. Keza, çekirdek enflasyon göstergelerinin tamamında aynı durumu teyit eden kuvvetli göstergeler ortada duruyor. Bizim deyimimizle; “bakkal hesabı” penceresinden bakıldığında, enflasyon ölçümüne konu edilen 174 adet klasmanın sadece 27 adedinde fiyat düşüşü; 142 adedinde ise fiyat artışı görülüyor. O halde, ekonomik aktörlerin, “fiyat arttırma konusunda ellerini korkak alıştırmama duruş ve tercihi” aynen devam ediyor.
Alt kırımlara bakıldığında; akla hemen Karacaoğlan’ın “Bir Ayrılık Bir Yoksulluk” deyişinin son dizeleri geliyor: Üç derdim var birbirinden seçilmez / Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm..
İlk sırayı, hiç şüphesiz, manşet rakamı (2,96) önemli oranda aşan Gıda enflasyonu (%6,89) alıyor. İTO, TEPAV, TZOB ve Türk-İş Gıda Enflasyonu çalışma ve tespitlerinde de aynı durum teyit ediliyor. Sadece sebze fiyatlarındaki artışın (%33) manşet rakamın tam on katı olması dikkat çekiyor. Üstelik, düşük gelire sahip vatandaşlar açısından önlenemeyen gıda fiyat artışları daha ağır bir tabloyu dayatıyor; en düşük %20’lik gelir grubunun harcamaları içerisinde gıdanın payı %33’e (üçte biri) ulaşırken, en yüksek %20’lik grup için bu oran sadece % 12’ de kalıyor! Son yirmi yılda fiyatlar genel seviyesindeki artış 33 kat iken, Gıda kalemi özelinde aynı artış 50 kat olarak hesaplanıyor. İkinci sıradaki “derdimiz” ise Ulaştırma kulvarı temelinde olgunlaşıyor; toplu taşıma zammı, savaş sürecinde petrol fiyatlarında artış riski, “ara çözüm” olarak devreye alınan eşel mobil sisteminin yeterliliği gibi faktörler endişe arttırıcı rol oynuyor. Nihayet, Kira kalemi her daim gündemde kalmayı ve sıkıntı yaratmayı sürdürüyor. Yanında Eğitim ve Sağlık kalemleri de paralel bir tempo tutturmuşa benziyor! Yeni standartlara göre değişen hesaplama sistemi bile, Karacaoğlan’ın üç derdini azaltmak bir yana, belki de iki ilave dert ile daha da ağırlaşmış bir tabloyu önümüze çıkarıyor.