Bölgesel ve sınırlı katılımlı bir savaş süreci niteliğine karşın, petrol ve ilgili sektörler ve tedarik dinamikleri üzerinden tüm dünyayı etkileyen bir çatışma yaşanıyor. Kısa süreli geçmişine karşın, dördüncü yılına giren Ukrayna-Rusya Savaşı’nı dahi geride bırakan bir rutin-dışı gelişme, güncel eko-politiğe adeta damgasını vuruyor. Bu tespit geçerli olmak ve belirsiz bir erime kadar yerini korumak ile birlikte, içeride ve dışarıda gelişen, dikkat çekici eko-politik dinamikleri not etmek; “günceli yakalama” adına gerekli görülüyor.
Küresel piyasalar bakımından, Nisan ayının önümüzdeki son günlerini ; “Merkez Bankaları Haftası” olarak adlandırmak gerekiyor. ABD (FED), Avrupa (ECB), Kanada (BoC), İngiltere (BoE) ve Japonya (BoJ) merkez bankalarının, istisnasız olarak “pas geçme” duruş ve kararlarında buluşmaları öngörülüyor. Küresel planda geçerli hale gelen “enflasyon yukarı/büyüme aşağı” çifte riski andacında bekle-gör politikalarının ağırlık kazandığı izleniyor. 2012 yılından yılından bu yana FED Yönetim Kurulu üyesi ve son sekiz senedir iki dönem Başkanı olarak görev yapan Jerome Powell’ın son toplantısında söyleyeceği ve/veya imtina edeceği konu ile başlıklar merak ile bekleniyor. Geçtiğimiz hafta içinde açıklanan Türkiye (TCMB) faiz kararının da aynı paralelde oluştuğu, Merkez’in; tabela faiz oranını (%37), uygulanan faiz oranına (%40) dahi taşımadığı için, aslında “şartların, şimdi geçit vermediği bir indirim eğiliminin” okunması gerektiği değerlendiriliyor. S&P Global’ın, yakın tarihli bir uzman değerlendirmesinde; “muhtemel faiz indirimi takvimini Aralık ayına kadar ötelediği” bilgisi de hatırlatılıyor.
Nitekim, TCMB enflasyon beklentilerinde, her kesim temelinde bir bozulma sendromunun ortaya çıktığı izleniyor; Hanehalkları nezdinde %52’ye yaklaşan yılsonu enflasyon beklentisi, fiyatları tayin eden Reel Kesim bakımından %34’lere taşınıyor. Güncel BETAM (Bahçeşehir Üniversitesi ) verileri de, hanehalkları beklenti düzeyini %61 çıtasına yerleştiriyor. Kırk aya yaklaşan bir süre zarfında yürürlükte olan enflasyon-karşıtı politikaların etkinlik ile muhtemel yeniden düzenleme opsiyonlarının daha sık gündeme gelmesine, belki bu yönden bakmak gerekiyor.
Körfez Savaşı andacındaki gelişmeler paralelinde, yer/bölge değiştirmek isteyen yatırımları ülkeye çekme ve İstanbul’un finansal merkez konumunu güçlendirme çabaları ivme kazanıyor ve yeni bir kısım teşvik ile düzenlemelerin getirileceği açıklanıyor. Teknik ayrıntıların ortaya çıkması ve yasalaşma sürecinin tamamlanması, hemen önümüzdeki günlerde beklenen bu yeni yaklaşımın; yatırım ortamını güçlendirme ve ülkemizin küresel rekabet gücünü arttırma ekseninde yapılandırıldığı anlaşılıyor.
Bu günden tam kırk yıl önce yaşanan ve 2011’deki Fukuşima (Japonya) felaketi ile birlikte dünyanın en büyük nükleer kazası olarak adlandırılan Çernobil (Ukrayna) unutulmuyor. Gelişen yeni eko-politik dinamikler tahtında, başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede, yeniden nükleere dönüş kararlarının alındığı bir iklimde, bu ve benzeri hadiselerden elde edilen deneyim ve bilginin kritik önemi artıyor. Halen “kapalı bölge” konumunda tutulan bölgede gerçekleşen kazanın; yakın tarihin en yüksek maliyetli (yalnızca Ukrayna için 180 milyar Dolar) felaketi olduğu kayıtlara geçmiş bulunuyor. Teknik değerlendirmelere bakılırsa, tamamen temizlenmiş ve nükleer riskleri sıfırlanmış bir onarım/rehabilitasyon hedefine ancak 2065 yılında ulaşılabileceği gerçeği karşımızda duruyor. Fosil yakıtlardan, yenilenebilir enerji kulvarlarına geçme politikalarında Başkan Trump yaklaşımları ve yaşanan savaşın zorlaması nedeniyle süratli “geri dönüşler” yaşanılıyor. Süratle yaygınlık kazanan kömüre dönüş gibi trendlerin paralelinde, nükleer enerji opsiyonunu yeniden ve fakat azami dikkatle masaya getirme düşüncesi taraftar kazandığı izleniyor.
Süregelen savaşlarda, “ateş, düştüğü yeri yakmaya” devam ediyor. Bu, insanlık açısından elim gerçeğe ilaveten, savaşı sonlandıran her “barışın”, çoğu kere, yeni ve takip edecek savaşların bir hazırlayıcısı olduğu keskin tespiti de akıllardan çık(a)mıyor!.
Bölgesel ve sınırlı katılımlı bir savaş süreci niteliğine karşın, petrol ve ilgili sektörler ve tedarik dinamikleri üzerinden tüm dünyayı etkileyen bir çatışma yaşanıyor. Kısa süreli geçmişine karşın, dördüncü yılına giren Ukrayna-Rusya Savaşı’nı dahi geride bırakan bir rutin-dışı gelişme, güncel eko-politiğe adeta damgasını vuruyor. Bu tespit geçerli olmak ve belirsiz bir erime kadar yerini korumak ile birlikte, içeride ve dışarıda gelişen, dikkat çekici eko-politik dinamikleri not etmek; “günceli yakalama” adına gerekli görülüyor.
Küresel piyasalar bakımından, Nisan ayının önümüzdeki son günlerini ; “Merkez Bankaları Haftası” olarak adlandırmak gerekiyor. ABD (FED), Avrupa (ECB), Kanada (BoC), İngiltere (BoE) ve Japonya (BoJ) merkez bankalarının, istisnasız olarak “pas geçme” duruş ve kararlarında buluşmaları öngörülüyor. Küresel planda geçerli hale gelen “enflasyon yukarı/büyüme aşağı” çifte riski andacında bekle-gör politikalarının ağırlık kazandığı izleniyor. 2012 yılından yılından bu yana FED Yönetim Kurulu üyesi ve son sekiz senedir iki dönem Başkanı olarak görev yapan Jerome Powell’ın son toplantısında söyleyeceği ve/veya imtina edeceği konu ile başlıklar merak ile bekleniyor. Geçtiğimiz hafta içinde açıklanan Türkiye (TCMB) faiz kararının da aynı paralelde oluştuğu, Merkez’in; tabela faiz oranını (%37), uygulanan faiz oranına (%40) dahi taşımadığı için, aslında “şartların, şimdi geçit vermediği bir indirim eğiliminin” okunması gerektiği değerlendiriliyor. S&P Global’ın, yakın tarihli bir uzman değerlendirmesinde; “muhtemel faiz indirimi takvimini Aralık ayına kadar ötelediği” bilgisi de hatırlatılıyor.
Nitekim, TCMB enflasyon beklentilerinde, her kesim temelinde bir bozulma sendromunun ortaya çıktığı izleniyor; Hanehalkları nezdinde %52’ye yaklaşan yılsonu enflasyon beklentisi, fiyatları tayin eden Reel Kesim bakımından %34’lere taşınıyor. Güncel BETAM (Bahçeşehir Üniversitesi ) verileri de, hanehalkları beklenti düzeyini %61 çıtasına yerleştiriyor. Kırk aya yaklaşan bir süre zarfında yürürlükte olan enflasyon-karşıtı politikaların etkinlik ile muhtemel yeniden düzenleme opsiyonlarının daha sık gündeme gelmesine, belki bu yönden bakmak gerekiyor.
Körfez Savaşı andacındaki gelişmeler paralelinde, yer/bölge değiştirmek isteyen yatırımları ülkeye çekme ve İstanbul’un finansal merkez konumunu güçlendirme çabaları ivme kazanıyor ve yeni bir kısım teşvik ile düzenlemelerin getirileceği açıklanıyor. Teknik ayrıntıların ortaya çıkması ve yasalaşma sürecinin tamamlanması, hemen önümüzdeki günlerde beklenen bu yeni yaklaşımın; yatırım ortamını güçlendirme ve ülkemizin küresel rekabet gücünü arttırma ekseninde yapılandırıldığı anlaşılıyor.
Bu günden tam kırk yıl önce yaşanan ve 2011’deki Fukuşima (Japonya) felaketi ile birlikte dünyanın en büyük nükleer kazası olarak adlandırılan Çernobil (Ukrayna) unutulmuyor. Gelişen yeni eko-politik dinamikler tahtında, başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede, yeniden nükleere dönüş kararlarının alındığı bir iklimde, bu ve benzeri hadiselerden elde edilen deneyim ve bilginin kritik önemi artıyor. Halen “kapalı bölge” konumunda tutulan bölgede gerçekleşen kazanın; yakın tarihin en yüksek maliyetli (yalnızca Ukrayna için 180 milyar Dolar) felaketi olduğu kayıtlara geçmiş bulunuyor. Teknik değerlendirmelere bakılırsa, tamamen temizlenmiş ve nükleer riskleri sıfırlanmış bir onarım/rehabilitasyon hedefine ancak 2065 yılında ulaşılabileceği gerçeği karşımızda duruyor. Fosil yakıtlardan, yenilenebilir enerji kulvarlarına geçme politikalarında Başkan Trump yaklaşımları ve yaşanan savaşın zorlaması nedeniyle süratli “geri dönüşler” yaşanılıyor. Süratle yaygınlık kazanan kömüre dönüş gibi trendlerin paralelinde, nükleer enerji opsiyonunu yeniden ve fakat azami dikkatle masaya getirme düşüncesi taraftar kazandığı izleniyor.
Süregelen savaşlarda, “ateş, düştüğü yeri yakmaya” devam ediyor. Bu, insanlık açısından elim gerçeğe ilaveten, savaşı sonlandıran her “barışın”, çoğu kere, yeni ve takip edecek savaşların bir hazırlayıcısı olduğu keskin tespiti de akıllardan çık(a)mıyor!.