Geçtiğimiz 17 Haziran’da başlatılan 60 günlük Kalıcı Ateşkes Görüşmeleri sürecinin sonuçsuz kalmasını takiben, 19 Ağustos’ta; Trump ’ın İran’a karşı “Ezici Ekonomik Savaş” ilanı gündeme geliyor. ABD ve İngiltere tarafından tam yetmiş üç yıl önce düzenlenen gizli bir operasyonla, Başbakanlığı döneminde İran petrollerinin millileştirilmesi taraftarı Musaddık’ ın devrilmesi aynı Ağustos gününe denk düşüyor! Darbe sonrası, 1979 İslam Devrimi’ne kadar yirmi altı yıl iktidarda kalacak Reza Pehlevi’ nin başa geçirilmesi ve eski düzenin muhafazasının sağlanması, emperyalist güçlerin senelerdir değişmeyen eko-politik duruş ve aksiyonları bakımından yakın tarihe yeni bir dipnot ekliyor. Aradan seneler geçse de; “19 Ağustos” benzeri tarihlerin sembolik gücü ortada duruyor.
Başkan Trump ’ın artık alışılmış yüksek perdeden ve parmak sallayan söylem ve ifadelerinin arkasında, yıllardır süregelen İran karşıtı ekonomik yaptırımlara, hangi yeni açılımların eklemleneceği sorusu henüz netlik kazanmıyor. Ancak, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı pek çok ülke bakımından, risk analizleri ve tedbir kulvarları temelinde yeni değerlendirmelere ihtiyaç duyuluyor. Çin’in, işin içine ne oranda dahil edileceği konusu; meselenin can alıcı noktasını oluşturuyor. Trump ve Şi arasında önümüzdeki haftalarda gerçekleşmesi beklenen zirve öncesinde Amerikan tarafının, “yüksek teşvik ve aşırı kapasite” sebepleri üzerinden Çin tarafına %7,5 ek gümrük vergisi getirmesinin; (yeni) Ekonomik Savaş hamlesinde atılmış bir ilk; belki de son adım olup/olmayacağı sorusuna cevap aranıyor.
Esasen, sadece geçen yıl, dünya pazarlarına dört trilyon Dolarlık ihracat gerçekleştiren Çin’in küresel planda eriştiği konum ve oynadığı baskın rol, güncel değerlendirmelerin en hassas sinir uçlarından birisini oluşturuyor. Avrupa Birliği (AB), halen, günde 1 milyar Avro açık verdiği Çin ile dış ticaret dinamiklerini yeniden düzenleme ve gittikçe bozulan denge ve elinden kaçırdığı rekabetçi gücü yeniden ihya etme çabalarını yoğunlaştırıyor.
2026 yılının ilk yedi ayındaki rakamlara göre, Çin ile ticaretinde tam “bire; oniki ( 1 Dolarlık İhracata karşılık 12 Dolarlık İthalat) dengesizliği yaşayan ülkemiz için ayrı değerlendirme ve özgün strateji arayışlarına ihtiyaç bulunuyor. Bu gidiş çerçevesinde, yakın bir gelecekte; ”Çin’in; bir numaralı dış ticaret ortağımız olma” etiketini Avrupa Birliği’nden devralma ihtimalinin kuvvetlendiği görülüyor.
10 Eylül’de planlanan Para Politika Kurulu toplantısı öncesinde Merkez Bankası’nın, geçen Mart Ayından (Körfez Savaşı başlangıcından) bu yana sürdürdüğü “de facto yüksek faiz” uygulamasına son verdiği; bu kez, “örtülü faiz indirimi” moduna geçtiği izleniyor. 13 Ağustos Dönemsel Enflasyon Raporu sunumunda ilk işareti verilen bu “fabrika ayarlarına dönüş” operasyonu; palyatif (geçici) ve Merkez’e zaman/nefes alanı kazandırıcı niteliğiyle ön plana çıkıyor. Zira, sene sonu enflasyon beklentileri henüz Banka tarafından yukarı yönlü revize edildiği gibi, güncel Sektörel Enflasyon Beklentileri sonuçları da beklenti cephesinde “reel indirim patikasına yol açıcı” işaret vermiyor: Reel sektör beklentisi %33; Hanehalkı kestirimi ise %46 manşetlerine yaklaşık bir tabloyu karşımıza çıkarıyor. Enerji ve emtia fiyatlarında beklenen yukarı yönlü fiyat hareketleri de hesaba katıldığında, Eylül toplantısı dahil olmak üzere, Merkez’in tekrar geçtiğimiz Mart seviyesine taşıdığı gösterge oran üzerindeki tasarrufları ( montan ve tempo bir arada olmak üzere) bakımından zorlu bir sürece girdiği değerlendiriliyor.
Ülkemizdeki tasarruf davranışları bakımından yılın ikinci çeyreğine ait güncel veriler ( “ING Tasarruf Eğilimleri Araştırması, Nisan-Haziran 2026) dikkate değer tespitlere işaret ediyor. Ülke nüfusunun yaklaşık yarısının tasarruf yap(a)madığı; birikim sahibi kesimin %54 oranında kaldığı tespit ediliyor. “Gelir yetersizliği” ile “borç ve zorunlu ödemeler” sebepleri tasarrufu engelleyici en önemli ( her on kişiden sekizi için) engeller olarak sıralanıyor. Yüksek “zorunlu fatura (elektrik; doğalgaz, vb.) ödemeleri” engeline özellikle vurgu yapılması dikkat çekiyor. İlaveten; “kredi veya kredi kartı borcu” ve “kira ödemeleri” de ilk sıralarda beyan ediliyor. Buna karşın, düzenli tasarruf yapanların; çoğunlukla gelirlerinin %10-20 arasındaki bir bölümünü ayırdıkları; en yaygın birikim aracı olarak sırasıyla; ”yastık altı altın/değerli madenler”, “yastık altı döviz ve TL. nakit” , “altın/değerli maden hesapları”, “TL. vadeli mevduat” olarak gerçekleştiği görülüyor. Finansal okur-yazarlık kulvarında sağlanacak gelişmeler paralelinde alternatif birikim araçlarının da daha ağırlıklı olarak menzile katılacağı değerlendiriliyor.
Yüksek enflasyon andacı ve kıskacında Türkiye’de yaşanan satın alma gücü erozyonu (enflasyonun parayı eritme/satın alma gücünü aşındırma olgusu) üzerine gerçekleştirilen bir analizde çarpıcı bulgulara ulaşılıyor: OECD üyesi 35 ülkede, 2019 yılından bu yana, 100 ABD Doları baz alınarak gerçekleştirilen analizlerde, Türkiye’de alım gücünün geçen yedi yılda %89 oranında erozyona uğradığı hesaplanıyor. Bir başka deyişle; ülkemizde 2019 sonundaki 100 Dolarlık mal-hizmet sepetinin bugünkü satın alma gücü karşılığı yaklaşık 11 Dolar’a düşmüş bulunuyor ve yaklaşık %90’lık alım gücü kaybı ile tüm OECD ülkeleri arasında ulusal parası enflasyon tarafından en sert şekilde eriyen üye ülke klasmanına yerleşiliyor. Mukayese esaslı bir fikir vermek bakımından, benzer hesaplamada mesela ABD için satın alma gücü erozyonunun %23 düzeyinde kaldığını ve alım gücünü en iyi koruyan ülkenin İsviçre olduğunu belirtmek gerekiyor. Türkiye ekonomisi ve ekonomik aktörlerinin; “yüksek enflasyon ile imtihanlarının devam ettiği!” değerlendirmesinin yeni bir somut destek daha kazandığı görülüyor!
Geçtiğimiz 17 Haziran’da başlatılan 60 günlük Kalıcı Ateşkes Görüşmeleri sürecinin sonuçsuz kalmasını takiben, 19 Ağustos’ta; Trump ’ın İran’a karşı “Ezici Ekonomik Savaş” ilanı gündeme geliyor. ABD ve İngiltere tarafından tam yetmiş üç yıl önce düzenlenen gizli bir operasyonla, Başbakanlığı döneminde İran petrollerinin millileştirilmesi taraftarı Musaddık’ ın devrilmesi aynı Ağustos gününe denk düşüyor! Darbe sonrası, 1979 İslam Devrimi’ne kadar yirmi altı yıl iktidarda kalacak Reza Pehlevi’ nin başa geçirilmesi ve eski düzenin muhafazasının sağlanması, emperyalist güçlerin senelerdir değişmeyen eko-politik duruş ve aksiyonları bakımından yakın tarihe yeni bir dipnot ekliyor. Aradan seneler geçse de; “19 Ağustos” benzeri tarihlerin sembolik gücü ortada duruyor.
Başkan Trump ’ın artık alışılmış yüksek perdeden ve parmak sallayan söylem ve ifadelerinin arkasında, yıllardır süregelen İran karşıtı ekonomik yaptırımlara, hangi yeni açılımların eklemleneceği sorusu henüz netlik kazanmıyor. Ancak, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı pek çok ülke bakımından, risk analizleri ve tedbir kulvarları temelinde yeni değerlendirmelere ihtiyaç duyuluyor. Çin’in, işin içine ne oranda dahil edileceği konusu; meselenin can alıcı noktasını oluşturuyor. Trump ve Şi arasında önümüzdeki haftalarda gerçekleşmesi beklenen zirve öncesinde Amerikan tarafının, “yüksek teşvik ve aşırı kapasite” sebepleri üzerinden Çin tarafına %7,5 ek gümrük vergisi getirmesinin; (yeni) Ekonomik Savaş hamlesinde atılmış bir ilk; belki de son adım olup/olmayacağı sorusuna cevap aranıyor.
Esasen, sadece geçen yıl, dünya pazarlarına dört trilyon Dolarlık ihracat gerçekleştiren Çin’in küresel planda eriştiği konum ve oynadığı baskın rol, güncel değerlendirmelerin en hassas sinir uçlarından birisini oluşturuyor. Avrupa Birliği (AB), halen, günde 1 milyar Avro açık verdiği Çin ile dış ticaret dinamiklerini yeniden düzenleme ve gittikçe bozulan denge ve elinden kaçırdığı rekabetçi gücü yeniden ihya etme çabalarını yoğunlaştırıyor.
2026 yılının ilk yedi ayındaki rakamlara göre, Çin ile ticaretinde tam “bire; oniki ( 1 Dolarlık İhracata karşılık 12 Dolarlık İthalat) dengesizliği yaşayan ülkemiz için ayrı değerlendirme ve özgün strateji arayışlarına ihtiyaç bulunuyor. Bu gidiş çerçevesinde, yakın bir gelecekte; ”Çin’in; bir numaralı dış ticaret ortağımız olma” etiketini Avrupa Birliği’nden devralma ihtimalinin kuvvetlendiği görülüyor.
10 Eylül’de planlanan Para Politika Kurulu toplantısı öncesinde Merkez Bankası’nın, geçen Mart Ayından (Körfez Savaşı başlangıcından) bu yana sürdürdüğü “de facto yüksek faiz” uygulamasına son verdiği; bu kez, “örtülü faiz indirimi” moduna geçtiği izleniyor. 13 Ağustos Dönemsel Enflasyon Raporu sunumunda ilk işareti verilen bu “fabrika ayarlarına dönüş” operasyonu; palyatif (geçici) ve Merkez’e zaman/nefes alanı kazandırıcı niteliğiyle ön plana çıkıyor. Zira, sene sonu enflasyon beklentileri henüz Banka tarafından yukarı yönlü revize edildiği gibi, güncel Sektörel Enflasyon Beklentileri sonuçları da beklenti cephesinde “reel indirim patikasına yol açıcı” işaret vermiyor: Reel sektör beklentisi %33; Hanehalkı kestirimi ise %46 manşetlerine yaklaşık bir tabloyu karşımıza çıkarıyor. Enerji ve emtia fiyatlarında beklenen yukarı yönlü fiyat hareketleri de hesaba katıldığında, Eylül toplantısı dahil olmak üzere, Merkez’in tekrar geçtiğimiz Mart seviyesine taşıdığı gösterge oran üzerindeki tasarrufları ( montan ve tempo bir arada olmak üzere) bakımından zorlu bir sürece girdiği değerlendiriliyor.
Ülkemizdeki tasarruf davranışları bakımından yılın ikinci çeyreğine ait güncel veriler ( “ING Tasarruf Eğilimleri Araştırması, Nisan-Haziran 2026) dikkate değer tespitlere işaret ediyor. Ülke nüfusunun yaklaşık yarısının tasarruf yap(a)madığı; birikim sahibi kesimin %54 oranında kaldığı tespit ediliyor. “Gelir yetersizliği” ile “borç ve zorunlu ödemeler” sebepleri tasarrufu engelleyici en önemli ( her on kişiden sekizi için) engeller olarak sıralanıyor. Yüksek “zorunlu fatura (elektrik; doğalgaz, vb.) ödemeleri” engeline özellikle vurgu yapılması dikkat çekiyor. İlaveten; “kredi veya kredi kartı borcu” ve “kira ödemeleri” de ilk sıralarda beyan ediliyor. Buna karşın, düzenli tasarruf yapanların; çoğunlukla gelirlerinin %10-20 arasındaki bir bölümünü ayırdıkları; en yaygın birikim aracı olarak sırasıyla; ”yastık altı altın/değerli madenler”, “yastık altı döviz ve TL. nakit” , “altın/değerli maden hesapları”, “TL. vadeli mevduat” olarak gerçekleştiği görülüyor. Finansal okur-yazarlık kulvarında sağlanacak gelişmeler paralelinde alternatif birikim araçlarının da daha ağırlıklı olarak menzile katılacağı değerlendiriliyor.
Yüksek enflasyon andacı ve kıskacında Türkiye’de yaşanan satın alma gücü erozyonu (enflasyonun parayı eritme/satın alma gücünü aşındırma olgusu) üzerine gerçekleştirilen bir analizde çarpıcı bulgulara ulaşılıyor: OECD üyesi 35 ülkede, 2019 yılından bu yana, 100 ABD Doları baz alınarak gerçekleştirilen analizlerde, Türkiye’de alım gücünün geçen yedi yılda %89 oranında erozyona uğradığı hesaplanıyor. Bir başka deyişle; ülkemizde 2019 sonundaki 100 Dolarlık mal-hizmet sepetinin bugünkü satın alma gücü karşılığı yaklaşık 11 Dolar’a düşmüş bulunuyor ve yaklaşık %90’lık alım gücü kaybı ile tüm OECD ülkeleri arasında ulusal parası enflasyon tarafından en sert şekilde eriyen üye ülke klasmanına yerleşiliyor. Mukayese esaslı bir fikir vermek bakımından, benzer hesaplamada mesela ABD için satın alma gücü erozyonunun %23 düzeyinde kaldığını ve alım gücünü en iyi koruyan ülkenin İsviçre olduğunu belirtmek gerekiyor. Türkiye ekonomisi ve ekonomik aktörlerinin; “yüksek enflasyon ile imtihanlarının devam ettiği!” değerlendirmesinin yeni bir somut destek daha kazandığı görülüyor!