İnsanlık tarihi, kıt kaynaklara hakim olma ve bu yolla zenginleşme-güçlenme mücadeleleri üzerinden okunabilir ve gelecekteki muhtemel gelişmeler kestirilebilir. Tuz, değerli metal, petrol, su gibi ana kaynaklar temelinde yapılacak analizlere ilaveten, ekilecek arazi ve çalıştırılacak insan benzeri klasmanlar için bu tespit esaslı ve geçerlidir. Kaba yağmacılık ve talandan; görece sofistike emperyalist yaklaşım ve planlara kadar, tarih boyunca arzulanan/arzulanacak olan, maalesef, tam da budur.
Ekonomi kuramının temel yapı taşları arasında yer alan “Kıymet/Değer” kavramı, “Nadirlik” faktörü ile doğrudan ilişkilidir. Nadir/Kıt ve Kısıtlı (kaynaklara) ulaşmak daha zahmetli ve maliyetli olacağı ve erişemeyenlere göre bir üstünlük ile rekabetçi avantaj sağlayacağı için daha değerlidir. Nadir olan kıymet kazanır; Nedret’ e ulaşan, her zaman daha değerlidir.
Nedret ilkesinin en keskin örneklerinden birisi; ressamların hayatlarını kaybetmesi ile ortaya çıkan durumdur. Sadece kendi elinden çıkacak özgün tablolara yenilerinin ilave edilme imkan ve ihtimalinin ortadan kalkmasıyla sanatçının eserleri değer kazanır.
Altın değerlidir; nadirliği ve zor elde edilişi ile “Nedretin Şahikası (Zirve Noktası)” sıfatını hak eder. Üstelik, tarih kadar eski simya girişimleri ile “başka bir şeyden altın elde etme” yoğun çabalarının sonuç vermediği bilinmektedir.
Tekelci-kontrollü yaklaşımlarla arzı kısıtlanan/kontrol edilen Pırlanta, uzun yıllar değerini Nedret İlkesi üzerinden tanımlamış ve puanlamıştır. Ancak, sentetik elde edim konusunda altın kadar “şanslı olmadığı” için, “laboratuvar üretimi” elmas/pırlanta gerçeği karşısında bu vasfını süratle kaybetme sürecine girmiştir. Bazı değerlendirmeler, Nedret rabıtası zayıflayan pırlantada son dönem değer kaybını %70’li oranlara kadar endekslemektedir.
İçindeki nadir-değerli metali düşürülmüş “kalp para”; yabancı madde karıştırılmış safran ve ucuz yağ katılmış zeytinyağı; şeker karıştırılmış nadir bal ve diğer tüm “tağşiş edilmiş” kıymet örnekleri, nedret’e saygısızlık ve saldırı olarak değerlendirilmelidir. Nadir olma özelliğini kaybeden; değerini de, er veya geç, kaybedecektir! Bu tespit, koleksiyona konu objelerden; çok basılan yüksek emisyon hacimli paraya kadar her alanda geçerlidir.
Öte yandan, ekonomik analiz ve arka plan okumalarında uzak kalınmaması gereken bir bakış açısı olarak “Feraset/Anlayış” gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Ferasetli bir yaklaşım, sadece bazı kesim ve sektörleri değil, ve fakat, bütüncül-derleyip toparlayıcı kavrayışı mümkün kılar. Bu yönüyle, “hakkaniyetli yaklaşım prensipleri”, ekonomi sahasında da geçerli hale getirilir. Genel geçer bir ifade ile; “parayı verenin düdüğü çalmasına” müsamaha göstermenin adeta panzehiri bulunmuş olur.
Ekonomiyi sadece “piyasa” açısından okuyan; bu platform üzerinden algı yaratmaya kalkışan zümre karşısında, pusulayı “insan odaklı” kullanarak ilerlemek; “bireysel kazanç ve kurtuluş” şehvetine kapılmama feraseti ve hakkaniyetine duyulan ihtiyaç azalmıyor. Kısa vadenin kör edici etkilerinin; orta ve uzun vadeli ferasetli ve adaletli yaklaşımlarla dengelenmesi ön plana çıkıyor. Her türlü çıkar, kazanç ve beklenti ilişkilerinin, ferasetli-hakkaniyetli değerlendirme ile analizlerin en büyük katili olduğunu da unutmamak gerekiyor!
İşte, tam bu noktada, değindiğimiz tüm dinamikleri alt üst eden; “tüm zamanların en büyük bozucu / dejenere edici” kurgusu olan ENFLASYON ortaya geliyor. Bizatihi “çokluk içinde yokluk!” olan bir musibet olarak tarih boyunca yıkıcı /bozucu etkisini sürdürüyor. Ekonominin “kara vebası” enflasyon, dirlik ve düzenliğin en büyük düşmanı ve yanıltıcı algının her daim baş operatörü olmaktan geri durmuyor. “Çok Para; Yok Para!” deyişi bu durumu en özlü biçimde ifade ediyor. Yerleşik enflasyon, Nedret; Feraset ve Hakkaniyet cevherlerini berbat ederek; perdeleyerek, her türlü musibetin önünü açıyor.
Kısacası, enflasyon belasından kararlı bir kurtuluş sağlanmadıkça, sürdürülebilir bir refah ve yaygın esenliğin kapıları, toplumların büyük bir çoğunluğu bakımından hep kapalı kalıyor.
İnsanlık tarihi, kıt kaynaklara hakim olma ve bu yolla zenginleşme-güçlenme mücadeleleri üzerinden okunabilir ve gelecekteki muhtemel gelişmeler kestirilebilir. Tuz, değerli metal, petrol, su gibi ana kaynaklar temelinde yapılacak analizlere ilaveten, ekilecek arazi ve çalıştırılacak insan benzeri klasmanlar için bu tespit esaslı ve geçerlidir. Kaba yağmacılık ve talandan; görece sofistike emperyalist yaklaşım ve planlara kadar, tarih boyunca arzulanan/arzulanacak olan, maalesef, tam da budur.
Ekonomi kuramının temel yapı taşları arasında yer alan “Kıymet/Değer” kavramı, “Nadirlik” faktörü ile doğrudan ilişkilidir. Nadir/Kıt ve Kısıtlı (kaynaklara) ulaşmak daha zahmetli ve maliyetli olacağı ve erişemeyenlere göre bir üstünlük ile rekabetçi avantaj sağlayacağı için daha değerlidir. Nadir olan kıymet kazanır; Nedret’ e ulaşan, her zaman daha değerlidir.
Nedret ilkesinin en keskin örneklerinden birisi; ressamların hayatlarını kaybetmesi ile ortaya çıkan durumdur. Sadece kendi elinden çıkacak özgün tablolara yenilerinin ilave edilme imkan ve ihtimalinin ortadan kalkmasıyla sanatçının eserleri değer kazanır.
Altın değerlidir; nadirliği ve zor elde edilişi ile “Nedretin Şahikası (Zirve Noktası)” sıfatını hak eder. Üstelik, tarih kadar eski simya girişimleri ile “başka bir şeyden altın elde etme” yoğun çabalarının sonuç vermediği bilinmektedir.
Tekelci-kontrollü yaklaşımlarla arzı kısıtlanan/kontrol edilen Pırlanta, uzun yıllar değerini Nedret İlkesi üzerinden tanımlamış ve puanlamıştır. Ancak, sentetik elde edim konusunda altın kadar “şanslı olmadığı” için, “laboratuvar üretimi” elmas/pırlanta gerçeği karşısında bu vasfını süratle kaybetme sürecine girmiştir. Bazı değerlendirmeler, Nedret rabıtası zayıflayan pırlantada son dönem değer kaybını %70’li oranlara kadar endekslemektedir.
İçindeki nadir-değerli metali düşürülmüş “kalp para”; yabancı madde karıştırılmış safran ve ucuz yağ katılmış zeytinyağı; şeker karıştırılmış nadir bal ve diğer tüm “tağşiş edilmiş” kıymet örnekleri, nedret’e saygısızlık ve saldırı olarak değerlendirilmelidir. Nadir olma özelliğini kaybeden; değerini de, er veya geç, kaybedecektir! Bu tespit, koleksiyona konu objelerden; çok basılan yüksek emisyon hacimli paraya kadar her alanda geçerlidir.
Öte yandan, ekonomik analiz ve arka plan okumalarında uzak kalınmaması gereken bir bakış açısı olarak “Feraset/Anlayış” gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Ferasetli bir yaklaşım, sadece bazı kesim ve sektörleri değil, ve fakat, bütüncül-derleyip toparlayıcı kavrayışı mümkün kılar. Bu yönüyle, “hakkaniyetli yaklaşım prensipleri”, ekonomi sahasında da geçerli hale getirilir. Genel geçer bir ifade ile; “parayı verenin düdüğü çalmasına” müsamaha göstermenin adeta panzehiri bulunmuş olur.
Ekonomiyi sadece “piyasa” açısından okuyan; bu platform üzerinden algı yaratmaya kalkışan zümre karşısında, pusulayı “insan odaklı” kullanarak ilerlemek; “bireysel kazanç ve kurtuluş” şehvetine kapılmama feraseti ve hakkaniyetine duyulan ihtiyaç azalmıyor. Kısa vadenin kör edici etkilerinin; orta ve uzun vadeli ferasetli ve adaletli yaklaşımlarla dengelenmesi ön plana çıkıyor. Her türlü çıkar, kazanç ve beklenti ilişkilerinin, ferasetli-hakkaniyetli değerlendirme ile analizlerin en büyük katili olduğunu da unutmamak gerekiyor!
İşte, tam bu noktada, değindiğimiz tüm dinamikleri alt üst eden; “tüm zamanların en büyük bozucu / dejenere edici” kurgusu olan ENFLASYON ortaya geliyor. Bizatihi “çokluk içinde yokluk!” olan bir musibet olarak tarih boyunca yıkıcı /bozucu etkisini sürdürüyor. Ekonominin “kara vebası” enflasyon, dirlik ve düzenliğin en büyük düşmanı ve yanıltıcı algının her daim baş operatörü olmaktan geri durmuyor. “Çok Para; Yok Para!” deyişi bu durumu en özlü biçimde ifade ediyor. Yerleşik enflasyon, Nedret; Feraset ve Hakkaniyet cevherlerini berbat ederek; perdeleyerek, her türlü musibetin önünü açıyor.
Kısacası, enflasyon belasından kararlı bir kurtuluş sağlanmadıkça, sürdürülebilir bir refah ve yaygın esenliğin kapıları, toplumların büyük bir çoğunluğu bakımından hep kapalı kalıyor.