Trump’ın yaptığı ilk açıklamada vurgu yaptığı “Maduro, Amerikan petrollerini çaldı!” ibaresi; 1999 yılında sosyalist iktidar tarafından gerçekleştirilen devletleştirme operasyonuna karşı alınan geç bir rövanş yaklaşımını çağrıştırıyor. “Gelecek yıllarda ticaret ve bölge kaynakları ancak onları koruyabilenlerin kontrolünde olacak!” kuvvetli ifadesi ise küreselin şu anda egemen gücü Trump Amerikası’nın temel duruşunu özetliyor. Tamamen parasal ve emperyal bir yaklaşım çerçevesinde; “Amerikan sermayesi ile var edilip sonradan elden giden bir dış yatırımın, yeniden kazanım ve tazmini” çerçevesinde hareket edildiği izleniyor. Bu arada, yeniden gündeme gelen meşhur Monroe Doktrini başlığını; Donald Trump’ ın; “Donroe Doktrini” olarak telaffuz edilme esprisi ardında yatan ben-merkezcil anlayışa da dikkat çekilmesi gerekiyor.
Venezuela, yeraltı kaynak zenginliği ve biyolojik çeşitlilik bakımından dünyada önde gelen bir ülke kimliği ile tanınıyor. Kanıtlanmış petrol rezervi bakımından dünyada ilk sırada; doğal gaz rezervleri özelinde ise sekizinci olarak küresel klasmanda yer alıyor. Değerli maden ve mineraller bakımından zengin profilinin yanısıra, zengin biyolojik çeşitliliği ile küresel bazda, “mega-çeşitliliğe sahip” sınıfta değerlendiriliyor. Ülkenin, söz konusu kaynak ve zenginliği ile tarih boyunca emperyal heveslerin odağında yer aldığını ve 1522 yılından başlayarak tam üçyüz yıl boyunca İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını unutmamak gerekiyor.
Yıllardır uygulanan yaptırımlar ve yönetsel sorunlar gölgesinde günde bir milyon varile düşen mevcut petrol üretiminin, esas potansiyel olarak hesaplanan miktarın üçte birisini temsil ettiği ifade ediliyor. Amerika; saldırılarında alt yapıyı tahripten özellikle uzak durmuş olsa da, yılların getirdiği yenilenme ve tamir-bakım ihtiyacı ortada duruyor. An itibarıyla, günlük toplam üretimin dörtte birini üreten bir firma (Chevron) dışında aktif başka bir Amerikan petrol firması bulunmuyor. Şirketin, 1920’ lerden bu yana yaptığı yatırımlar ve Venezuela devlet kuruluşu (PDVSA) ortaklığı ile faaliyetlerini aksatmadan sürdürdüğü biliniyor. Ülkede çıkarılan petrolün; dizel yakıt, asfalt ve ağır araç yakıtları başta olmak üzere ihtiyaç duyulan “ağır ham petrol” tipinde olduğu not ediliyor. Üstelik, ABD’ de kurulu rafineri kapasitesinin üçte ikisinin ağır ham petrolü daha randımanlı ve düşük maliyetli olarak işlemek üzerine inşa edildiği hatırlatılıyor. İşte bu noktada, Venezuela rezervleri üzerinde hakimiyet kurulmasının eko-politik arka plan mantığı daha keskin çizgileriyle ortaya çıkıyor.
Petrol emtiası hafta sonlarında işleme konu edilmediği için ABD operasyonunun fiyatlara bir etkisi henüz görülmüyor. Ancak, bir OPEC üyesi olarak Venezuela’ nın karşılaştığı güce dayalı muamelenin hangi değerlemelere konu edileceği merakla bekleniliyor. Petrol ticaretinin beşte birini rezerv para Amerikan Doları dışına taşıyan Venezuela’ya karşı ABD’nin; “zor, oyunu bozar!” çerçevesinde cevap verdiği değerlendirmesini de hesaba katmak gerekiyor. Ancak, bu gelişmelerin Dolardan ziyade Altının önünü açması bekleniyor.
Dönemin Panama lideri Noriega hedefli benzer operasyondan otuzaltı yıl sonra gene 3 Ocak tarihinde gerçekleştirilen Amerikan müdahalesi, emperyal yaklaşım kodlarının aynen ve ısrarla korunduğuna delalet ediyor. Jeo-politik yaklaşım ve dinamiklerin, eko-politik akışları biçimlendirmesi trend ile iklimi varlığının kendisini kuvvetle hissettireceği günler bizi bekliyor. Yakın geleceğin eko-politik gündeminin, jeo-politiğin adeta değişmez vasfı haline gelen “kalıcı risk olma” faktörünün etki ve etkileşimi çerçevesinde şekillenmesi öngörülüyor.
Trump’ın yaptığı ilk açıklamada vurgu yaptığı “Maduro, Amerikan petrollerini çaldı!” ibaresi; 1999 yılında sosyalist iktidar tarafından gerçekleştirilen devletleştirme operasyonuna karşı alınan geç bir rövanş yaklaşımını çağrıştırıyor. “Gelecek yıllarda ticaret ve bölge kaynakları ancak onları koruyabilenlerin kontrolünde olacak!” kuvvetli ifadesi ise küreselin şu anda egemen gücü Trump Amerikası’nın temel duruşunu özetliyor. Tamamen parasal ve emperyal bir yaklaşım çerçevesinde; “Amerikan sermayesi ile var edilip sonradan elden giden bir dış yatırımın, yeniden kazanım ve tazmini” çerçevesinde hareket edildiği izleniyor. Bu arada, yeniden gündeme gelen meşhur Monroe Doktrini başlığını; Donald Trump’ ın; “Donroe Doktrini” olarak telaffuz edilme esprisi ardında yatan ben-merkezcil anlayışa da dikkat çekilmesi gerekiyor.
Venezuela, yeraltı kaynak zenginliği ve biyolojik çeşitlilik bakımından dünyada önde gelen bir ülke kimliği ile tanınıyor. Kanıtlanmış petrol rezervi bakımından dünyada ilk sırada; doğal gaz rezervleri özelinde ise sekizinci olarak küresel klasmanda yer alıyor. Değerli maden ve mineraller bakımından zengin profilinin yanısıra, zengin biyolojik çeşitliliği ile küresel bazda, “mega-çeşitliliğe sahip” sınıfta değerlendiriliyor. Ülkenin, söz konusu kaynak ve zenginliği ile tarih boyunca emperyal heveslerin odağında yer aldığını ve 1522 yılından başlayarak tam üçyüz yıl boyunca İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını unutmamak gerekiyor.
Yıllardır uygulanan yaptırımlar ve yönetsel sorunlar gölgesinde günde bir milyon varile düşen mevcut petrol üretiminin, esas potansiyel olarak hesaplanan miktarın üçte birisini temsil ettiği ifade ediliyor. Amerika; saldırılarında alt yapıyı tahripten özellikle uzak durmuş olsa da, yılların getirdiği yenilenme ve tamir-bakım ihtiyacı ortada duruyor. An itibarıyla, günlük toplam üretimin dörtte birini üreten bir firma (Chevron) dışında aktif başka bir Amerikan petrol firması bulunmuyor. Şirketin, 1920’ lerden bu yana yaptığı yatırımlar ve Venezuela devlet kuruluşu (PDVSA) ortaklığı ile faaliyetlerini aksatmadan sürdürdüğü biliniyor. Ülkede çıkarılan petrolün; dizel yakıt, asfalt ve ağır araç yakıtları başta olmak üzere ihtiyaç duyulan “ağır ham petrol” tipinde olduğu not ediliyor. Üstelik, ABD’ de kurulu rafineri kapasitesinin üçte ikisinin ağır ham petrolü daha randımanlı ve düşük maliyetli olarak işlemek üzerine inşa edildiği hatırlatılıyor. İşte bu noktada, Venezuela rezervleri üzerinde hakimiyet kurulmasının eko-politik arka plan mantığı daha keskin çizgileriyle ortaya çıkıyor.
Petrol emtiası hafta sonlarında işleme konu edilmediği için ABD operasyonunun fiyatlara bir etkisi henüz görülmüyor. Ancak, bir OPEC üyesi olarak Venezuela’ nın karşılaştığı güce dayalı muamelenin hangi değerlemelere konu edileceği merakla bekleniliyor. Petrol ticaretinin beşte birini rezerv para Amerikan Doları dışına taşıyan Venezuela’ya karşı ABD’nin; “zor, oyunu bozar!” çerçevesinde cevap verdiği değerlendirmesini de hesaba katmak gerekiyor. Ancak, bu gelişmelerin Dolardan ziyade Altının önünü açması bekleniyor.
Dönemin Panama lideri Noriega hedefli benzer operasyondan otuzaltı yıl sonra gene 3 Ocak tarihinde gerçekleştirilen Amerikan müdahalesi, emperyal yaklaşım kodlarının aynen ve ısrarla korunduğuna delalet ediyor. Jeo-politik yaklaşım ve dinamiklerin, eko-politik akışları biçimlendirmesi trend ile iklimi varlığının kendisini kuvvetle hissettireceği günler bizi bekliyor. Yakın geleceğin eko-politik gündeminin, jeo-politiğin adeta değişmez vasfı haline gelen “kalıcı risk olma” faktörünün etki ve etkileşimi çerçevesinde şekillenmesi öngörülüyor.