23 Nisan 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bir yıl sonra ilan edilen Milli Bayram ile çıkılan yolda, Atatürk’ün direktifleri ile 1929 yılında Çocuk Bayramı ihdas ediliyor. 1935 senesindeki düzenleme Ulusal Egemenlik Bayramı; 1983 yılındaki nihai kararla; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, daha nice yıllarda kutlanmak üzere kabul edilmiş bulunuyor. Yakın tarihimizin meclis geleneğinin 1876 yılına; ilk Osmanlı Meclis-i Mebusan yapılanmasına uzandığı ve 23 Nisan’ın; dünyada çocuklara (milletin geleceğine) adanmış ilk örneği teşkil ettiğini unutmamak gerekiyor.
TÜİK’in, 23 Nisan kapsamında kamuoyuna sunduğu “İstatistiklerle Çocuk, 2025” derlemesine göre, 0-17 yaş aralığını oluşturan çocuk nüfusumuz, verilerin derlenmeye ve bayramlarının ilan edildiği 1935 yılından bu yana en düşük seviyesine inmiş bulunuyor. 86 milyonluk ülke nüfusunun dörtte biri, geleceğin teminatı çocuklardan oluşuyor. Türkiye’deki hanelerin %42’sinde, 0-17 yaş arasında en az bir çocuk yaşarken, en yüksek orana sahip şehir olarak Şanlıurfa (%44); en düşük yüzdeyi temsilen de Tunceli (%15) karşımıza çıkıyor.
Çocuk nüfusun toplam nüfus içindeki oransal düşüşü, aslında önemli bir “demografik dönüşüm” anlamına geliyor. Üstelik, TÜİK’in “Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri”, dikkatle vaziyet edilmesi gereken noktaları gündeme taşıyor; nüfusun tamamında %28 oranı ile beliren yoksulluk ve sosyal dışlanma oranı, çocuklar arasında %37’ye (her üç çocuktan birisi) ulaşıyor. Geleceğin refah ve zenginliğini yaratması beklenen çocuklarımıza yönelik özellikli ve etkin yeni yaklaşım ile politikalar geliştirilmesi ihtiyacı ortada duruyor.
İçeride piyasaların tatil; dışarıda ise Körfez Savaşı baskısında ilerleyen dinamiklerin öne çıktığı bir konjonktürde, eko-politik akışın öne çıkan başlıklarını not etmek gerekiyor:
Merkez Bankası’nın Para Politika Kurul kararı, beklentiler doğrultusunda “pas geçme” yönünde açıklanıyor. İlgili açıklamada, enflasyon görünümünde beklenen kötüleşme ön plana çıkarılır iken, parasal politikalar bakımından ilave edilecek yeni açılım ve alınacak yeni vaziyete ilişkin bir ipucuna rastlanmıyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P Global’ın; “ jeo-politik riskler ve enflasyon baskıları yüzünden faiz indirimlerinin Aralık ayından önce gündeme gelmeyeceği” yönündeki güncel tespitleri de dikkate değer görülüyor.
Körfez Savaşı andacında enerji piyasalarında sıkıntı ve gerilim devam ediyor. Savaş koşulları etkisinde ortaya çıkan arz şoku, günde yaklaşık 13 milyon varil eksikliğe yol açıyor. Doğal gaz kulvarında ise yaklaşık 100 milyar metreküplük eksik arz sendromu ortaya çıkıyor. Bu akut hale gelen açmazda; sadece enerji fiyatları değil, gübre, sülfür, helyum (çip üretiminde elzem) ve plastik benzeri tüm petrokimya piyasaları olumsuz etkileniyor. Bölgede saldırılar ile tahrip edilen tesis ve kapasite kayıplarının iki yıldan önce eski durumuna gelemeyeceği ifade ediliyor. Bu çerçevede, savaş döneminde elli doları aşkın geniş bir bant aralığında hareket eden petrol fiyatlarında yukarı yönlü trend hakim kalıyor. Nitekim, alıcı ve kullanıcı kesimi
temsil eden IEA (Uluslararası Enerji Ajansı), mevcut durumun; “yaşanmış tüm enerji krizlerinden daha büyük bir risk oluşturduğunu” vurgulamayı ısrarla sürdürüyor.
Bu sıkıntılı seyirde, Türkiye’nin enerji politikaları, bir kere daha mercek altına alınıyor. Son tespitlere göre, 2025 yılında toplam elektriğinin %22’sini rüzgar ve güneşten elde eden ülkemiz, %17’lik dünya ortalamasını geride bırakıyor. Ancak, hidroelektrik üretiminde yaşanan sert düşüş, fosil yakıt kullanımını arttırıcı bir etki ortaya koyuyor ve bu açık, doğal gaz ithalatı ile kapanmaya çalışılıyor ve yıllık ortalama iki milyar Dolarlık ek bir ithalat-cari açık yükü üstlenilmek durumunda kalınıyor.
Zor ve zorlu zamanların, başta enerji politikaları gelmek üzere, bütüncül ve ekonominin tamamını kapsayıcı değerlendirme ve revizyonların kapısını araladığına şüphe bulunmuyor.
23 Nisan 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bir yıl sonra ilan edilen Milli Bayram ile çıkılan yolda, Atatürk’ün direktifleri ile 1929 yılında Çocuk Bayramı ihdas ediliyor. 1935 senesindeki düzenleme Ulusal Egemenlik Bayramı; 1983 yılındaki nihai kararla; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, daha nice yıllarda kutlanmak üzere kabul edilmiş bulunuyor. Yakın tarihimizin meclis geleneğinin 1876 yılına; ilk Osmanlı Meclis-i Mebusan yapılanmasına uzandığı ve 23 Nisan’ın; dünyada çocuklara (milletin geleceğine) adanmış ilk örneği teşkil ettiğini unutmamak gerekiyor.
TÜİK’in, 23 Nisan kapsamında kamuoyuna sunduğu “İstatistiklerle Çocuk, 2025” derlemesine göre, 0-17 yaş aralığını oluşturan çocuk nüfusumuz, verilerin derlenmeye ve bayramlarının ilan edildiği 1935 yılından bu yana en düşük seviyesine inmiş bulunuyor. 86 milyonluk ülke nüfusunun dörtte biri, geleceğin teminatı çocuklardan oluşuyor. Türkiye’deki hanelerin %42’sinde, 0-17 yaş arasında en az bir çocuk yaşarken, en yüksek orana sahip şehir olarak Şanlıurfa (%44); en düşük yüzdeyi temsilen de Tunceli (%15) karşımıza çıkıyor.
Çocuk nüfusun toplam nüfus içindeki oransal düşüşü, aslında önemli bir “demografik dönüşüm” anlamına geliyor. Üstelik, TÜİK’in “Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri”, dikkatle vaziyet edilmesi gereken noktaları gündeme taşıyor; nüfusun tamamında %28 oranı ile beliren yoksulluk ve sosyal dışlanma oranı, çocuklar arasında %37’ye (her üç çocuktan birisi) ulaşıyor. Geleceğin refah ve zenginliğini yaratması beklenen çocuklarımıza yönelik özellikli ve etkin yeni yaklaşım ile politikalar geliştirilmesi ihtiyacı ortada duruyor.
İçeride piyasaların tatil; dışarıda ise Körfez Savaşı baskısında ilerleyen dinamiklerin öne çıktığı bir konjonktürde, eko-politik akışın öne çıkan başlıklarını not etmek gerekiyor:
Merkez Bankası’nın Para Politika Kurul kararı, beklentiler doğrultusunda “pas geçme” yönünde açıklanıyor. İlgili açıklamada, enflasyon görünümünde beklenen kötüleşme ön plana çıkarılır iken, parasal politikalar bakımından ilave edilecek yeni açılım ve alınacak yeni vaziyete ilişkin bir ipucuna rastlanmıyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P Global’ın; “ jeo-politik riskler ve enflasyon baskıları yüzünden faiz indirimlerinin Aralık ayından önce gündeme gelmeyeceği” yönündeki güncel tespitleri de dikkate değer görülüyor.
Körfez Savaşı andacında enerji piyasalarında sıkıntı ve gerilim devam ediyor. Savaş koşulları etkisinde ortaya çıkan arz şoku, günde yaklaşık 13 milyon varil eksikliğe yol açıyor. Doğal gaz kulvarında ise yaklaşık 100 milyar metreküplük eksik arz sendromu ortaya çıkıyor. Bu akut hale gelen açmazda; sadece enerji fiyatları değil, gübre, sülfür, helyum (çip üretiminde elzem) ve plastik benzeri tüm petrokimya piyasaları olumsuz etkileniyor. Bölgede saldırılar ile tahrip edilen tesis ve kapasite kayıplarının iki yıldan önce eski durumuna gelemeyeceği ifade ediliyor. Bu çerçevede, savaş döneminde elli doları aşkın geniş bir bant aralığında hareket eden petrol fiyatlarında yukarı yönlü trend hakim kalıyor. Nitekim, alıcı ve kullanıcı kesimi
temsil eden IEA (Uluslararası Enerji Ajansı), mevcut durumun; “yaşanmış tüm enerji krizlerinden daha büyük bir risk oluşturduğunu” vurgulamayı ısrarla sürdürüyor.
Bu sıkıntılı seyirde, Türkiye’nin enerji politikaları, bir kere daha mercek altına alınıyor. Son tespitlere göre, 2025 yılında toplam elektriğinin %22’sini rüzgar ve güneşten elde eden ülkemiz, %17’lik dünya ortalamasını geride bırakıyor. Ancak, hidroelektrik üretiminde yaşanan sert düşüş, fosil yakıt kullanımını arttırıcı bir etki ortaya koyuyor ve bu açık, doğal gaz ithalatı ile kapanmaya çalışılıyor ve yıllık ortalama iki milyar Dolarlık ek bir ithalat-cari açık yükü üstlenilmek durumunda kalınıyor.
Zor ve zorlu zamanların, başta enerji politikaları gelmek üzere, bütüncül ve ekonominin tamamını kapsayıcı değerlendirme ve revizyonların kapısını araladığına şüphe bulunmuyor.