Yine zamanı geliyordu ve çalıştığım Milliyet Spor Servisi'nde çareler arıyordum.
Bir seçenek daha vardı. Aracımı İstanbul Yeşilköy Havalimanı Gümrüğü'ne emanet ederek uçakla istediğim yere gidebilirdim.
Öneri, rahmetli voleybol yazarı Tankut Abi'den (Antikacıoğlu) geldi.
Eczacıbaşı Kadın Voleybol Takımı, Avrupa Şampiyonası Dörtlü Finali için o zamanki adıyla Çekoslovakya'nın Jičín kasabasında oynayacaktı. Tankut Abi'yi kırmadılar. Kafileye beni de davet ettiler ama gazeteci olarak değil, yönetici olarak.
Rahmetli hoca Cengiz Göllü ile takım kaptanı Aylin Abla (Üstündağ) beni saygıyla karşıladılar. Ford Capri'yi gümrüğe teslim ettikten sonra önce hazırlık maçları için Budapeşte'ye uçtuk.
Diğer rakipler Çek, Macar ve Arnavut şampiyonlarıydı. Eleme usulü değil, tüm takımlar birbirleriyle oynayacaktı.
İlk iki maçı kaybettik. Sıra Arnavutluk temsilcisiyle sabahın köründe oynayacağımız maça gelmişti. Bir gece önce Arnavutlar, sürpriz yaparak Macar takımını yenmişti.
Dışarısı kar, kış, kıyamet... Ama sabah saat 06.00'da uyandık. Buna rağmen kızlarımız, mahmurluklarını atmak ve maça hazırlanmak için ormanda kros yaptı.
İlk iki seti rahatlıkla aldık. Üçüncü set başa baş gidiyordu. Galibiyete bir sayı kalmıştı. Arzu'nun müthiş smaç vuruşunu Arnavut oyuncu Mimoza, fileye takınca 3-0 galip geldik.
Salonda tek bir Türk seyirci yoktu. File önünde sarmaş dolaş olduk.
Hemen telefona koştum. Ödemeli olarak gazeteyi aradım. Kırk dakika sonra karşımda Tankut Antikacıoğlu vardı.
"Abi, Arnavutları yendik ve ikinci olduk!" müjdesini verdim.
Bana inanmadı. Aylin Üstündağ'ı telefona istedi. Ahizeyi kaptana verdim.
Kahvaltı sırasında Türkiye'den telefonlar ve tebrikler yağmaya başladı. Hâlâ bu tarihi ikinciliğin başarısını tam anlamıyla idrak edememiştik.
Dönüşte uçak Yeşilköy Havalimanı'na indiğinde apronda müthiş bir kalabalık gördük. Kızlarımız çiçeklerle karşılandı. Eşim bile oradaydı.
Voleybolda ikinci olmanın bile ne denli ses getirdiğini o gün gördük.
Ertesi gün rahmetli Şakir Eczacıbaşı bir otelde resepsiyon verdi. İki gün sonra Ankara'dan, Gençlik ve Spor Bakanlığı'ndan davet aldık. Anıtkabir'de Atatürk'ün huzuruna çıkılacaktı.
İşte o gün başarılı voleybolcularımıza "Atatürk'ün Kızları" unvanı verildi ve bu güzide sporun temelleri böylece atılmış oldu.
O günden bugüne özellikle kadın voleybolunda çok yol kat ettik. Eczacıbaşı Spor Kulübü'nün önderliğinde başlayan bu gelişim, daha sonra diğer kulüplere yayıldı. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, VakıfBank derken müessese kulüpleri de çoğaldı.
Şampiyon Kulüpler Kupası'nda ikincilikle destan yazarken artık bu klasman bize yetmedi. Hep birinci olmak için mücadele ettik; başardık ve başarmaya devam ediyoruz.
Milli takımımız ilk kez 2003'te Avrupa Şampiyonası'nda podyuma çıkarak gümüş madalya kazandı. Sonrası malum...
"Atatürk'ün Kızları"na bu kez "Filenin Sultanları" unvanı da eklendi.
Kadın Voleybol Milli Takımımız Makao'da Milletler Kupası'nı kazandı. Dünya kadın voleybolu bugün İtalya, Brezilya, ABD ve Türkiye arasında dönüyor.
Özellikle İtalyan antrenör Daniele Santarelli takımın başına geçtiğinden beri şaşırtıcı sonuçlar alıyoruz. Elinde çok güçlü bir kadro var. Üstelik Melissa Vargas'ın varlığı başlı başına büyük bir şans.
Kupayı kazanmışız... Bir televizyon kanalında maçla ilgili yorumlar yapılıyor. Santarelli eleştiriliyor. Milli takımımızı kulüp antrenörlerinin hazırladığı, İtalyan hocanın ise sadece oyuncuların file önündeki yerleşimini yönettiği söyleniyor.
Ağzım açık kalıyor. Kanal değiştiriyorum.
Bu başarıyı çekemeyenler var ülkemizde. Düşünün, bu büyük zaferi görmeyen medya kuruluşları bile var.
Tutucular ise özellikle kızlarımızın kısa şortlarına takmış durumda!
Uzun konvoylarla Dünya Kupası'na uğurlanan ve kupayı ülkemize getireceklerine inanılan futbol milli takımımızın yaşadığı hayal kırıklığından sonra voleybolcularımızın bu görkemli başarısı yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Bugün kazandığımız kupalara bakıp sadece son maçı konuşursak büyük resmi kaçırırız.
Bu başarı, bir gecede ortaya çıkmadı. Yıllardır süren planlı bir çalışmanın eseridir. Federasyon artık doğru çocukları küçük yaşta keşfediyor, onları bilimsel yöntemlerle altyapıda yetiştiriyor ve zamanı geldiğinde ülkenin en güçlü kulüplerine yönlendiriyor. Asıl gelişim de orada devam ediyor. Dünyanın en iyi antrenörleriyle, en modern tesislerde, uluslararası rekabetin içinde pişiyorlar. Sonra da ay yıldızlı formayı giydiklerinde ortaya dünyanın saygıyla izlediği bir takım çıkıyor.
Elbette bu takım eleştirilecek. Başarının olduğu yerde beklenti de büyür. Ancak eleştiri, yıkmak için değil geliştirmek için yapılmalıdır. Sağlıklı eleştiriler, eksikleri gösterir; bir sonraki şampiyonluğun yol haritasını çizer. Kimsenin bundan rahatsız olmaması gerekir.
Ama spor tarihinin bir gerçeği vardır. Yıllar sonra kimse "Şu oyuncu neden oyundan çıktı?", "Bu değişiklik doğru muydu?" diye hatırlamaz. Tarih sadece kupaları ve şampiyonları yazar. Altın harflerle yazılan tek kelime vardır: ŞAMPİYON TAKIM.
Filenin Sultanları bugün yalnızca maç kazanmıyor; Türkiye'ye doğru planlamanın, sabrın ve emeğin sonunda nelerin başarılabileceğini de gösteriyor. Onları yenilmez yapan sadece teknikleri ya da fizik güçleri değil; ülke sevgileri, kazanma arzuları ve pes etmeyen karakterleridir. İşte gerçek şampiyonluk kültürü budur.
Kupayı kazanmıştık. Ama dönüş yolculuğu öncesinde hepimizin aklında tek bir soru vardı: Bu başarıya rağmen kızlarımız yine ekonomi sınıfında mı seyahat edecekti?
Videoda gördüm; business sınıfında yolculuk etmişler. Karşılama töreni de harikaydı. Tam onlara layıktı.
Bir soru daha var.
Eleme grubundan çıkamayan futbolculara villalar hediye edileceği konuşuluyor. Peki bize bu gururu yaşatanlara ne verilecek?
Üstelik prim pazarlığı yapmayan ve sadece "Ay yıldızlı formamız için terliyoruz." diyen Filenin Sultanları, yani Atatürk'ün Kızları için ne yapılsa azdır.
Filenin Sultanları ,Atatürk'ün kızları bugün yalnızca maç kazanmıyor; Türkiye'ye doğru planlamanın, sabrın ve emeğin sonunda nelerin başarılabileceğini de gösteriyor. Onları yenilmez yapan sadece teknikleri ya da fizik güçleri değil; ülke sevgileri, kazanma arzuları ve pes etmeyen karakterleridir. İşte gerçek şampiyonluk kültürü budur.
1979'da ilk kıvılcımlarına tanık olduğum kadın voleybolumuzun bugün geldiği nokta, tamamen bilinçli ve sistematik bir çalışmanın meyvesidir.
Biz voleybol ülkesiyiz... Nokta.
Yine zamanı geliyordu ve çalıştığım Milliyet Spor Servisi'nde çareler arıyordum.
Bir seçenek daha vardı. Aracımı İstanbul Yeşilköy Havalimanı Gümrüğü'ne emanet ederek uçakla istediğim yere gidebilirdim.
Öneri, rahmetli voleybol yazarı Tankut Abi'den (Antikacıoğlu) geldi.
Eczacıbaşı Kadın Voleybol Takımı, Avrupa Şampiyonası Dörtlü Finali için o zamanki adıyla Çekoslovakya'nın Jičín kasabasında oynayacaktı. Tankut Abi'yi kırmadılar. Kafileye beni de davet ettiler ama gazeteci olarak değil, yönetici olarak.
Rahmetli hoca Cengiz Göllü ile takım kaptanı Aylin Abla (Üstündağ) beni saygıyla karşıladılar. Ford Capri'yi gümrüğe teslim ettikten sonra önce hazırlık maçları için Budapeşte'ye uçtuk.
Diğer rakipler Çek, Macar ve Arnavut şampiyonlarıydı. Eleme usulü değil, tüm takımlar birbirleriyle oynayacaktı.
İlk iki maçı kaybettik. Sıra Arnavutluk temsilcisiyle sabahın köründe oynayacağımız maça gelmişti. Bir gece önce Arnavutlar, sürpriz yaparak Macar takımını yenmişti.
Dışarısı kar, kış, kıyamet... Ama sabah saat 06.00'da uyandık. Buna rağmen kızlarımız, mahmurluklarını atmak ve maça hazırlanmak için ormanda kros yaptı.
İlk iki seti rahatlıkla aldık. Üçüncü set başa baş gidiyordu. Galibiyete bir sayı kalmıştı. Arzu'nun müthiş smaç vuruşunu Arnavut oyuncu Mimoza, fileye takınca 3-0 galip geldik.
Salonda tek bir Türk seyirci yoktu. File önünde sarmaş dolaş olduk.
Hemen telefona koştum. Ödemeli olarak gazeteyi aradım. Kırk dakika sonra karşımda Tankut Antikacıoğlu vardı.
"Abi, Arnavutları yendik ve ikinci olduk!" müjdesini verdim.
Bana inanmadı. Aylin Üstündağ'ı telefona istedi. Ahizeyi kaptana verdim.
Kahvaltı sırasında Türkiye'den telefonlar ve tebrikler yağmaya başladı. Hâlâ bu tarihi ikinciliğin başarısını tam anlamıyla idrak edememiştik.
Dönüşte uçak Yeşilköy Havalimanı'na indiğinde apronda müthiş bir kalabalık gördük. Kızlarımız çiçeklerle karşılandı. Eşim bile oradaydı.
Voleybolda ikinci olmanın bile ne denli ses getirdiğini o gün gördük.
Ertesi gün rahmetli Şakir Eczacıbaşı bir otelde resepsiyon verdi. İki gün sonra Ankara'dan, Gençlik ve Spor Bakanlığı'ndan davet aldık. Anıtkabir'de Atatürk'ün huzuruna çıkılacaktı.
İşte o gün başarılı voleybolcularımıza "Atatürk'ün Kızları" unvanı verildi ve bu güzide sporun temelleri böylece atılmış oldu.
O günden bugüne özellikle kadın voleybolunda çok yol kat ettik. Eczacıbaşı Spor Kulübü'nün önderliğinde başlayan bu gelişim, daha sonra diğer kulüplere yayıldı. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, VakıfBank derken müessese kulüpleri de çoğaldı.
Şampiyon Kulüpler Kupası'nda ikincilikle destan yazarken artık bu klasman bize yetmedi. Hep birinci olmak için mücadele ettik; başardık ve başarmaya devam ediyoruz.
Milli takımımız ilk kez 2003'te Avrupa Şampiyonası'nda podyuma çıkarak gümüş madalya kazandı. Sonrası malum...
"Atatürk'ün Kızları"na bu kez "Filenin Sultanları" unvanı da eklendi.
Kadın Voleybol Milli Takımımız Makao'da Milletler Kupası'nı kazandı. Dünya kadın voleybolu bugün İtalya, Brezilya, ABD ve Türkiye arasında dönüyor.
Özellikle İtalyan antrenör Daniele Santarelli takımın başına geçtiğinden beri şaşırtıcı sonuçlar alıyoruz. Elinde çok güçlü bir kadro var. Üstelik Melissa Vargas'ın varlığı başlı başına büyük bir şans.
Kupayı kazanmışız... Bir televizyon kanalında maçla ilgili yorumlar yapılıyor. Santarelli eleştiriliyor. Milli takımımızı kulüp antrenörlerinin hazırladığı, İtalyan hocanın ise sadece oyuncuların file önündeki yerleşimini yönettiği söyleniyor.
Ağzım açık kalıyor. Kanal değiştiriyorum.
Bu başarıyı çekemeyenler var ülkemizde. Düşünün, bu büyük zaferi görmeyen medya kuruluşları bile var.
Tutucular ise özellikle kızlarımızın kısa şortlarına takmış durumda!
Uzun konvoylarla Dünya Kupası'na uğurlanan ve kupayı ülkemize getireceklerine inanılan futbol milli takımımızın yaşadığı hayal kırıklığından sonra voleybolcularımızın bu görkemli başarısı yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Bugün kazandığımız kupalara bakıp sadece son maçı konuşursak büyük resmi kaçırırız.
Bu başarı, bir gecede ortaya çıkmadı. Yıllardır süren planlı bir çalışmanın eseridir. Federasyon artık doğru çocukları küçük yaşta keşfediyor, onları bilimsel yöntemlerle altyapıda yetiştiriyor ve zamanı geldiğinde ülkenin en güçlü kulüplerine yönlendiriyor. Asıl gelişim de orada devam ediyor. Dünyanın en iyi antrenörleriyle, en modern tesislerde, uluslararası rekabetin içinde pişiyorlar. Sonra da ay yıldızlı formayı giydiklerinde ortaya dünyanın saygıyla izlediği bir takım çıkıyor.
Elbette bu takım eleştirilecek. Başarının olduğu yerde beklenti de büyür. Ancak eleştiri, yıkmak için değil geliştirmek için yapılmalıdır. Sağlıklı eleştiriler, eksikleri gösterir; bir sonraki şampiyonluğun yol haritasını çizer. Kimsenin bundan rahatsız olmaması gerekir.
Ama spor tarihinin bir gerçeği vardır. Yıllar sonra kimse "Şu oyuncu neden oyundan çıktı?", "Bu değişiklik doğru muydu?" diye hatırlamaz. Tarih sadece kupaları ve şampiyonları yazar. Altın harflerle yazılan tek kelime vardır: ŞAMPİYON TAKIM.
Filenin Sultanları bugün yalnızca maç kazanmıyor; Türkiye'ye doğru planlamanın, sabrın ve emeğin sonunda nelerin başarılabileceğini de gösteriyor. Onları yenilmez yapan sadece teknikleri ya da fizik güçleri değil; ülke sevgileri, kazanma arzuları ve pes etmeyen karakterleridir. İşte gerçek şampiyonluk kültürü budur.
Kupayı kazanmıştık. Ama dönüş yolculuğu öncesinde hepimizin aklında tek bir soru vardı: Bu başarıya rağmen kızlarımız yine ekonomi sınıfında mı seyahat edecekti?
Videoda gördüm; business sınıfında yolculuk etmişler. Karşılama töreni de harikaydı. Tam onlara layıktı.
Bir soru daha var.
Eleme grubundan çıkamayan futbolculara villalar hediye edileceği konuşuluyor. Peki bize bu gururu yaşatanlara ne verilecek?
Üstelik prim pazarlığı yapmayan ve sadece "Ay yıldızlı formamız için terliyoruz." diyen Filenin Sultanları, yani Atatürk'ün Kızları için ne yapılsa azdır.
Filenin Sultanları ,Atatürk'ün kızları bugün yalnızca maç kazanmıyor; Türkiye'ye doğru planlamanın, sabrın ve emeğin sonunda nelerin başarılabileceğini de gösteriyor. Onları yenilmez yapan sadece teknikleri ya da fizik güçleri değil; ülke sevgileri, kazanma arzuları ve pes etmeyen karakterleridir. İşte gerçek şampiyonluk kültürü budur.
1979'da ilk kıvılcımlarına tanık olduğum kadın voleybolumuzun bugün geldiği nokta, tamamen bilinçli ve sistematik bir çalışmanın meyvesidir.
Biz voleybol ülkesiyiz... Nokta.