Elbette hiçbir uluslararası festival Hollywood ile boy ölçüşemez. O bambaşka bir dünyadır. Oscar’lar, sinema sanatının daha akademik tarafını temsil eder. Adı üzerinde, akademik bir anlayışın yanı sıra büyük bir şovdur. Tören sona erdikten hemen sonra, bir sonraki yılın hazırlıkları yoğun biçimde başlar.
Oscar ödüllerinden sonra en itibarlı sinema etkinliği Cannes Film Festivali’dir. Fransa’nın mavi Rivierası’nda düzenlenen Avrupa’nın en tanınmış festivali, bağımsız ve tutucu bir yapıya sahiptir. Genellikle sinemanın genç senarist ve yönetmenlerine kucak açar. Hollywood ile çok yakın bir ilişkisi yoktur. Yalnızca birkaç Amerikalı yönetmen ya da oyuncu davet edilir; o da kırmızı halıyı renklendirmeleri içindir.
Venedik ise bambaşkadır. Öncelikle Hollywood’a bağımlıdır. Lido Adası’nda düzenlenen ve Excelsior Oteli’nin terasında gerçekleştirilen festivalin amacı, adeta Hollywood’u İtalya’ya taşımaktır. Örneğin ben, ünlülerle yaptığım röportajların çoğunu Venedik’te gerçekleştirmişimdir. Festival mutlaka yarışma dışı bir Amerikan filmi galasıyla açılır. Jüride ise her zaman şöhretli ve güçlü isimler bulunur.
Maalesef artık sinemanın bu etkinliklerine katılamıyorum. Anılarıyla yaşıyorum desem yeridir. Ama sosyal medyadan ve arama motorlarından mutlaka izliyorum.

Geçen hafta sonu 79. Cannes Film Festivali’nin sonuçları açıklandı ve Rumen yönetmen Cristian Mungiu, siyaset kokan “Fjord” filmiyle Altın Palmiye ödülüne layık görüldü. Zaten yarışma bölümüne katılan yapıtların büyük bölümü; savaşlar, yerinden edilme, sürgün ve siyasi çatışmalar üzerine kurulmuştu.
Örneğin Büyük Ödül’ü alan Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, “Minotaur” filminde Putin’e seslenerek Ukrayna işgaline son vermesini ve katliamı durdurmasını talep eden siyasi bir mesaj verdi. Yönetmen, “Bu kıyımı durdurabilecek tek insan Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’dir ve görevini yapmalıdır” dedi.
Ancak Cannes’a davet edilen Oscar’lı oyuncu Julianne Moore, düzenlediği basın toplantısında çok sert konuştu ve bağımsız sinemayı desteklerken Hollywood yapımcılarını ağır şekilde eleştirdi.
Moore, dünyada bugün yaşananları asla kabul etmediğini belirterek; şiddet, silah ve patlamaların yer aldığı senaryoları artık okumayacağını, bu tür filmlerde kamera karşısına geçmeyeceğini söyledi. Ayrıca diğer oyuncuların da kendisini desteklemesini istedi.
Bu çıkış, bağımsız sinemanın yuvası sayılan Cannes’da büyük yankı uyandırdı. Hollywood’ta ise ciddi bir panik yarattı.
İtibarlı oyuncu Moore’un bu çıkışının, sinema dünyasında silahlı ve şiddet içerikli yapımları ne ölçüde etkileyeceği bilinmez; ancak belki de sinemayı yeniden romantik bir döneme taşıyabilir.
Biliyoruz ki sinema endüstrisi, dünya düzenini etkileyen en güçlü araçlardan biridir. Yıllar önce çekilmiş bazı filmlere bugün baktığımızda, aslında dünyadaki siyasi ve toplumsal gelişmelere dair önemli mesajlar verdiğini görüyoruz. Ancak o dönem bunların çoğunu fark edemedik.
Bugün dünya neredeyse küresel bir savaş atmosferinin içinde. Üstelik bu yalnızca tek bir kıtada yaşanmıyor; dünyanın birçok bölgesinde çatışmalar, işgaller, göçler ve insanlık dramları yaşanıyor.
Bu vahşet sinema dünyasında sürekli işlendiğinde ise tehlikeli bir algı ortaya çıkıyor:
“Eğer haklıysan silaha sarılabilirsin… Kendi hakların için masum insanları öldürmek normaldir.”
Tam da bu aşamada sinemanın etkisi devreye giriyor. Çünkü sinema, milyonlarca insana ulaşan dev bir endüstridir. Sürekli savaş, şiddet ve intikam temalarının işlendiği filmler; özellikle yeni yetişen nesillerin bilinçaltında bu görüntüleri sıradanlaştırabiliyor. Bir süre sonra şiddet, olağan bir çözüm yöntemi gibi algılanmaya başlanıyor.
Oysa sanatın görevi yalnızca çatışmayı göstermek değil, insanlığı da hatırlatmaktır. Sinema; barışı, vicdanı, sevgiyi ve empatiyi güçlendirdiği ölçüde gerçek anlamda değer kazanır.
İşte tam da bu noktada Julianne Moore büyük bir cesaret göstererek sinema endüstrisine güçlü bir biçimde “dur” dedi. Bu çıkışı elbette büyük yankı uyandırdı. Sanıyorum ki onun gibi duyarlı sanatçılar da zamanla kendisine destek verecektir.
Ancak başka bir gerçek daha var. Julianne Moore, böylesine büyük ve küresel bir endüstriye karşı çıktığı için sistem tarafından dışlanabilir, hatta işsiz bırakılabilir. Bunu bize zaman gösterecek.
Benim gönlüm ise Julianne Moore’un haklılığından yana. Eğer sanat dünyası ona destek verirse, belki de şiddeti ve savaşı normalleştiren bu anlayışa güçlü bir “dur” denilebilir.
Sırada Venedik Film Festivali var. Cannes’daki ciddi ve güncel konular buraya da sıçrarsa, Başkan Alberto Barbera ciddi sıkıntılar yaşayabilir.
Trump karşıtı Hollywood oyuncuları ve yapımcıları Venedik’e çıkarma yaparsa, Lido Adası’nda yine siyaset ön plana çıkacaktır.
Sonuçta görüyoruz ki; beyazperdede anlatılan her hikaye, geleceğin toplumlarını sessizce şekillendiriyor; bugün alkışlanan şiddet, yarının dünyasında sıradan bir gerçeğe dönüşüyor.
Elbette hiçbir uluslararası festival Hollywood ile boy ölçüşemez. O bambaşka bir dünyadır. Oscar’lar, sinema sanatının daha akademik tarafını temsil eder. Adı üzerinde, akademik bir anlayışın yanı sıra büyük bir şovdur. Tören sona erdikten hemen sonra, bir sonraki yılın hazırlıkları yoğun biçimde başlar.
Oscar ödüllerinden sonra en itibarlı sinema etkinliği Cannes Film Festivali’dir. Fransa’nın mavi Rivierası’nda düzenlenen Avrupa’nın en tanınmış festivali, bağımsız ve tutucu bir yapıya sahiptir. Genellikle sinemanın genç senarist ve yönetmenlerine kucak açar. Hollywood ile çok yakın bir ilişkisi yoktur. Yalnızca birkaç Amerikalı yönetmen ya da oyuncu davet edilir; o da kırmızı halıyı renklendirmeleri içindir.
Venedik ise bambaşkadır. Öncelikle Hollywood’a bağımlıdır. Lido Adası’nda düzenlenen ve Excelsior Oteli’nin terasında gerçekleştirilen festivalin amacı, adeta Hollywood’u İtalya’ya taşımaktır. Örneğin ben, ünlülerle yaptığım röportajların çoğunu Venedik’te gerçekleştirmişimdir. Festival mutlaka yarışma dışı bir Amerikan filmi galasıyla açılır. Jüride ise her zaman şöhretli ve güçlü isimler bulunur.
Maalesef artık sinemanın bu etkinliklerine katılamıyorum. Anılarıyla yaşıyorum desem yeridir. Ama sosyal medyadan ve arama motorlarından mutlaka izliyorum.

Geçen hafta sonu 79. Cannes Film Festivali’nin sonuçları açıklandı ve Rumen yönetmen Cristian Mungiu, siyaset kokan “Fjord” filmiyle Altın Palmiye ödülüne layık görüldü. Zaten yarışma bölümüne katılan yapıtların büyük bölümü; savaşlar, yerinden edilme, sürgün ve siyasi çatışmalar üzerine kurulmuştu.
Örneğin Büyük Ödül’ü alan Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, “Minotaur” filminde Putin’e seslenerek Ukrayna işgaline son vermesini ve katliamı durdurmasını talep eden siyasi bir mesaj verdi. Yönetmen, “Bu kıyımı durdurabilecek tek insan Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’dir ve görevini yapmalıdır” dedi.
Ancak Cannes’a davet edilen Oscar’lı oyuncu Julianne Moore, düzenlediği basın toplantısında çok sert konuştu ve bağımsız sinemayı desteklerken Hollywood yapımcılarını ağır şekilde eleştirdi.
Moore, dünyada bugün yaşananları asla kabul etmediğini belirterek; şiddet, silah ve patlamaların yer aldığı senaryoları artık okumayacağını, bu tür filmlerde kamera karşısına geçmeyeceğini söyledi. Ayrıca diğer oyuncuların da kendisini desteklemesini istedi.
Bu çıkış, bağımsız sinemanın yuvası sayılan Cannes’da büyük yankı uyandırdı. Hollywood’ta ise ciddi bir panik yarattı.
İtibarlı oyuncu Moore’un bu çıkışının, sinema dünyasında silahlı ve şiddet içerikli yapımları ne ölçüde etkileyeceği bilinmez; ancak belki de sinemayı yeniden romantik bir döneme taşıyabilir.
Biliyoruz ki sinema endüstrisi, dünya düzenini etkileyen en güçlü araçlardan biridir. Yıllar önce çekilmiş bazı filmlere bugün baktığımızda, aslında dünyadaki siyasi ve toplumsal gelişmelere dair önemli mesajlar verdiğini görüyoruz. Ancak o dönem bunların çoğunu fark edemedik.
Bugün dünya neredeyse küresel bir savaş atmosferinin içinde. Üstelik bu yalnızca tek bir kıtada yaşanmıyor; dünyanın birçok bölgesinde çatışmalar, işgaller, göçler ve insanlık dramları yaşanıyor.
Bu vahşet sinema dünyasında sürekli işlendiğinde ise tehlikeli bir algı ortaya çıkıyor:
“Eğer haklıysan silaha sarılabilirsin… Kendi hakların için masum insanları öldürmek normaldir.”
Tam da bu aşamada sinemanın etkisi devreye giriyor. Çünkü sinema, milyonlarca insana ulaşan dev bir endüstridir. Sürekli savaş, şiddet ve intikam temalarının işlendiği filmler; özellikle yeni yetişen nesillerin bilinçaltında bu görüntüleri sıradanlaştırabiliyor. Bir süre sonra şiddet, olağan bir çözüm yöntemi gibi algılanmaya başlanıyor.
Oysa sanatın görevi yalnızca çatışmayı göstermek değil, insanlığı da hatırlatmaktır. Sinema; barışı, vicdanı, sevgiyi ve empatiyi güçlendirdiği ölçüde gerçek anlamda değer kazanır.
İşte tam da bu noktada Julianne Moore büyük bir cesaret göstererek sinema endüstrisine güçlü bir biçimde “dur” dedi. Bu çıkışı elbette büyük yankı uyandırdı. Sanıyorum ki onun gibi duyarlı sanatçılar da zamanla kendisine destek verecektir.
Ancak başka bir gerçek daha var. Julianne Moore, böylesine büyük ve küresel bir endüstriye karşı çıktığı için sistem tarafından dışlanabilir, hatta işsiz bırakılabilir. Bunu bize zaman gösterecek.
Benim gönlüm ise Julianne Moore’un haklılığından yana. Eğer sanat dünyası ona destek verirse, belki de şiddeti ve savaşı normalleştiren bu anlayışa güçlü bir “dur” denilebilir.
Sırada Venedik Film Festivali var. Cannes’daki ciddi ve güncel konular buraya da sıçrarsa, Başkan Alberto Barbera ciddi sıkıntılar yaşayabilir.
Trump karşıtı Hollywood oyuncuları ve yapımcıları Venedik’e çıkarma yaparsa, Lido Adası’nda yine siyaset ön plana çıkacaktır.
Sonuçta görüyoruz ki; beyazperdede anlatılan her hikaye, geleceğin toplumlarını sessizce şekillendiriyor; bugün alkışlanan şiddet, yarının dünyasında sıradan bir gerçeğe dönüşüyor.